Katliam yasasının ikinci yılını Benjamin ile düşünürken: “Tarihin havını tersine taramak”

Hayvanların özgürleşmesi, kendisi de bir hayvan olan insanın özgürleşmesiyle; insanın sermaye düzenince unutturulan kendi hayvanlığını yeniden hatırlamasıyla doğrudan bağıntılıdır.

Düşman kazanırsa, ölüler bile güvende olmayacak. Ve bu düşman kazanmaktan hiç vazgeçmedi.

                                          Walter Benjamin, Tarih Üzerine Tezler

Katliam yasası ikinci yılına girdi ve hepimiz derin bir mutsuzluk içindeyiz: Köpekleri koruyamadık!

Geçtiğimiz günlerde İçişleri Bakanlığı’nın açıkladığı verilere göre sokakta yaşayan köpeklerin yüzde 97’si toplandı. Bunların barınaklara alındığı iddia edilse de bizler barınakların ölüm anlamına geldiğini çok iyi biliyoruz. Bu yazı, hem kişisel olarak böyle bir yükle ne yapabileceğimin bir hesaplaşması, hem de bundan kolektif bir şekilde nasıl bir sonuç çıkarabileceğimizin tartışması olarak kaleme alınıyor.

Köpekleri koruyamadığımız duygusu katliam yasasına karşı mücadele eden herkes için çok ağır bir duygu. Hangi aktivistle, gönüllüyle, beslemeciyle, hayvan kurtarıcısıyla karşılaşsam acı içinde. Bu acıya ağır bir umutsuzluk da eşlik ediyor. Maalesef umutsuzluğun getirisi de mücadeleden uzaklaşmak oluyor.

Oysa umutsuzluğa teslim olduğumuzda katliam yasasının uygulama alanı an be an daha da genişliyor. Biz umutsuzluğa teslim olduk diye sokakta yaşayan hayvanlara dönük şiddeti kışkırtan GÜSODER gibi örgütler ve şiddeti bire bir uygulayanlar nefrete ara vermiyor.

Bunun son örneğini kedilerin hedef gösterilmeye başlamasıyla gördük, görmeye devam ediyoruz. Köpekleri hedef alan şiddet, domuzlardan martılara, insanlardan yaban hayatının kendisine dek uzandı. Tam da bu yüzden asla geri adım atmamak gereken bir noktadayız.

Burjuva uygarlığının içine gömülü bir tehdit

20. yüzyılın en etkileyici Marksist düşünürlerinden biri olan Walter Benjamin, “Tarih Üzerine Tezler”[1] isimli denemesinde tam da umutsuzluğun üzerimize bir heyula gibi çöktüğü günlerde direnişin olanaklarını aramıştır. Bunu yaparken bugün sokakta yaşayan hayvanlara ilişkin pek çok ipucunu da Benjamin’in metninde bulmak mümkündür.

Bugün bizlere “medeni ülkelerin hiçbirinde sokak köpeği bulamazsınız” diye bağırıp duruyorlar. Bu doğru, “medeni” diye adlandırılan ve çoğunlukla tarihleri sömürgeciliğin, köleciliğin tarihi üzerinden yükselmiş kapitalist batı ülkelerinin neredeyse hiçbirinde sokakta köpek yoktur. Yok edilmişlerdir çünkü. Benjamin, kapitalizmin bu sanki sürekli “ileri” gidiyormuşçasına “medenileşme” tavrını çok açık bir şekilde yüzlerine vurur: “Hiçbir kültür ürünü yoktur ki, aynı zamanda bir barbarlık belgesi olmasın”.

Benjamin, Almanya’da doğan bir Yahudi olarak döneminin en korkunç gerçeğiyle faşizmle hesaplaşmaya çalışıyordu. Faşizmi öylesine ortaya çıkmış bir anomali olarak değil, kapitalist modernleşmenin ve burjuva uygarlığının içinde gömülü olan bir tehdit olarak görüyordu. İşte bu yüzden Benjamin’in 1940’ta, faşizmin tüm Avrupa’yı sardığı o zamanlarda formüle ettiği ilkeler, bugün sokak hayvanlarına dönük örgütlü devlet şiddetini anlamak için de önemli.

Şöyle diyordu Benjamin:

“Ezilenlerin geleneği, bize içinde yaşadığımız “olağanüstü hal”in gerçekte kural olduğunu öğretir. Yapmamız gereken, bu duruma uygun düşecek bir tarih kavramına ulaşmaktır. O zaman gerçek anlamda olağanüstü hal’in oluşturulması, gözümüzde bir görev niteliğiyle belirecektir; böylece de faşizme karşı yürütülen kavgadaki konumumuz, daha iyi bir konum olacaktır. Faşizmin bir şansı da, faşizme karşı olanların onu ilerleme adına tarihsel bir kural saymalarıdır. — Yaşadıklarımızın yirminci yüzyılda “hâlâ” olabilmesi karşısında duyulan şaşkınlık, felsefe anlamında bir şaşkınlık değildir. Bu şaşkınlık, kendisine kaynaklık eden tarih anlayışının savunulamayacağı bilinmediği sürece, hiçbir bilme sürecinin başlangıcını oluşturamaz.”

Benjamin’in bunu yazdığı yıllarda işçiler, sosyal demokratlar, komünistler, LGBTİ+’lar, Çingeneler ve Yahudiler “insan” kategorisinin dışına çıkarılmış; başta Yahudiler olmak üzere ezilenler sokaklarda ve toplama kamplarında acımasızca imha edilmekteydi. Tıpkı bugün bize Avrupa sokaklarını örnek gösterenlerin köpeklere reva gördüğü gibi. Bugün köpekler için “olağanüstü hal” kural olmuştur ve bu asla köpeklerle sınırlı kalmayacaktır.

Unutturulan hayvanlar ve hayvanlığımız

Benjamin, yazdıklarını hayvanlar üzerine yazmamıştı. Bizatihi insanları, yani ezilen sınıfı yok etmeye çalışan bir “ilerleme” fikrinin eleştirisini yapıyordu. Tezlerde, hayvan üzerine tek cümle 1848 devrimleri öncesinde yaşamış ilerlemeci-pozitivist bir ütopik sosyalist olan Charles Fourier’ye ilişkin alaycı satırlarında yer almaktadır: “Fourier’ye göre iyi bir yapı­ya kavuşturulmuş toplumsal emeğin sonucunda dünyamızın ge­cesi, dört ay tarafından aydınlatılacak, kutuplardaki buzlar geri çekilecek, denizin suyu artık tuzlu bir tat taşımayacak ve vahşi hayvanlar insanların hizmetine gireceklerdi.”

Bu düşüncenin kökleri hayvanı insandan tamamen ayrı ve onun hizmetinde bir makine olarak düşünmeye meyilli Descartes düşüncesine kadar uzanıyor. Ancak her şeyin “insanın” egemenliği altına alınması fikrinin gelişiminin kapitalizmin gelişimiyle koşut gitmesi tesadüf değil. Elbette kapitalizm öncesi toplumsal yapılarda da tahakküm vardı ancak kapitalizmin başardığı şey toplumsal ilişkiler ile birlikte insanın doğayla ve insan-dışı hayvanla kurduğu ilişkiyi de köklü biçimde değiştirmesiydi. Karl Marx, bu dönüşüme metabolik yarılma adını veriyordu.

Kapitalizmin, her şeyi insanın egemenliği altına vermek istemesini kolektif bir insanlık olarak anlamak da düşülebilecek en büyük yanılgılardan biridir. Bilakis kapitalizm insanlığın çok küçük bir bölümünün tüm doğa, kaynaklar, insanlar ve insan-dışı hayvanlar üzerinde tahakküm kurmasının sistemidir. Dolayısıyla yazdığı tarih insanlığın değil, ezenlerin, yani bir sınıfın tarihidir. Burada bir amaç da hayatının son yıllarını faşizmin zindanlarında geçiren bir başka Marksist olan Antonio Gramsci’nin dediği gibi egemenlik altına alınamayan hayvanların olduğu kadar insanın içindeki disipline edilmeye direnen “hayvansal” öğelerin de yok edilmesidir.[2]

Dolayısıyla hayvanların özgürleşmesi, kendisi de bir hayvan olan insanın özgürleşmesiyle; insanın sermaye düzenince unutturulan kendi hayvanlığını yeniden hatırlamasıyla doğrudan bağıntılıdır.

Ezenlerin hayvansızlaştıran tarihinin karşısına hayvanları da içeren ezilenlerin tarihi ile çıkmak gerekir. Mezbahalardan, 1910’un Hayırsızada’sına, toplama kamplarından bugünün katliam yasasına bu tarih ezilenlerin, bizlerin ve bunu değiştirebilecek olan tek sınıf olan proletaryanın tarihidir.

Ölen hayvanları da özgürleştireceğiz

Benjamin, ezenlerin tarihinin karşısına çıkmayı “tarihin havını tersine taramak” metaforuyla anlatıyordu. Çok düzenli, sorunsuz görünen akış yönünü tersine taradığımızda içindeki bütün arızaların, disiplinsizlerin, ezilenlerin, hayvanların tarihi açığa çıkacaktır. Tam da bu yüzden katliam yasasına karşı mücadele sadece bugünün değil aynı zamanda geçmişin ve geleceğin mücadelesidir.

Sadece bugünün hayvanlarını, yarının olası ölümlerini durdurmak için değil geçmişin ölülerinin hesabını sormak için de mücadele ediyoruz. Bu yüzden umutsuzluk sebebiyle sokaklardan geri çekilmeye hakkımız yok. Bunu bugün bir istatistik olarak sunulan on binlerce köpeğe de borçluyuz. Bir yandan insan ve insan-dışı hayvanların gelecekteki birlikte yaşamı için mücadele edeceğiz, bir yandan ise geçmişten bu yana anısı egemenler tarafından bastırılmış her bir ezilenin, hayvanın, insanın hesabını sormak, onların anısını egemenlerin elinden çekip almak, kendi tarihimizi yazmak için sokaklarda olacağız.

“Yaşatan yasa istiyoruz” kampanyası bunun küçük ama önemli bir adımı. Ancak özgürleşme dediğimizde tüm mahlukatın özgürlüğünden söz ediyoruz. Tam da bu yüzden hayvan özgürlüğü mücadelesi antikapitalist, antikapitalist mücadele ise türcülük karşıtı olmak zorundadır. Geçmişi, bugünü ve yarını mutlaka kazanacağız:

Ve kuytularda, dağlarda, alanlarda
Akıtılan ve akıp gelen kanlarda
Bir sabah büyük büyük ateşler yanınca
Eller temizlenecektir
Bir tören olacaktır
Ölülerimiz toplanacaktır.

Turgut Uyar

[1] https://yersizseyler.wordpress.com/2013/12/31/tarih-kavrami-uzerine-walter-benjamin/

[2] https://marksist.org/gramscinin-hayvansalligi/

Not: Görseldeki köpekler Ankara’da kolluk güçlerinin tehditlerinden kaçırmak zorunda kaldığımız Güleç ve Necati. Yapay zeka yardımıyla Güleç ve Necati’yi Benjamin ile aynı kareye koydum. Hem köpeklerimize hem de “Tekniğin olanaklarıyla yeniden üretilebildiği çağda sanat yapıtı” makalesinin de yazarı olan Benjamin’e bir selam çakmak istedim.

son yazıları

Çerçeve yasa ve barış talebi: Bu barışa ortak olacağız
Hamam Böceği İsyanı: Hindistan’da gençlik hareketi ve sınıf dayanışması
ABD: Henüz komünizm değil ama bir hayalet dolaşıyor

ilginizi çekebilir

247688-cerceve-yasa-resmi-gazete-de-yayimlandi-6a837b7451f25
Yeni çözüm sürecinin asıl sınavı
demirtas-yuksekdag-mizarakli
(Seçtiklerimiz) Barışa giden uzun yolda Camuscu cesaret, kahraman ve mücadele sorumluluğu
Collage_Protest-1024x723
Hindistan: Hamamböcekleri yürümeyi öğrendi