İktidarın aynasında siyaset yapmak

İktidarın açtığı alanı toplum hangi yönde kullanacak, hangi mücadeleler o alanı genişletecek, hangi güç ilişkileri yeniden kurulacak?

Meclis’ten geçen çerçeve yasanın ardından ortaya çıkan tartışmaları izlerken, yasanın kendisinden çok Türkiye’de siyaset yapma biçimimiz üzerine düşünmemek mümkün değil. Bir düzenleme geliyor; daha metnin ne söylediğini, kimleri kapsadığını, hangi hukuki sonuçları doğurduğunu, hangi alanları açıp hangilerini kapattığını konuşmadan taraflar belirleniyor. Bir kesim için mesele “AKP yaptıysa kötüdür” kadar basit. Bir başka kesim ise “barış geliyor, o halde eleştirmeyelim” noktasına savruluyor. İlk bakışta birbirinin karşıtı gibi görünen bu iki tutumun aslında ortak bir zemini var: İkisinde de siyasetin referans noktası toplum değil, iktidarın kendisi.

Oysa bir düzenlemeyi değerlendirmek için ilk sorumuz “Bunu kim yaptı?” olmamalı. Asıl soru “Bu ne yapıyor?” olmalı. Kimin hayatını değiştiriyor, kimin üzerindeki baskıyı azaltıyor, hangi hak alanını genişletiyor, kimleri kapsam dışında bırakıyor, hangi eşitsizlikleri olduğu gibi koruyor? Daha önemlisi, ezilenler açısından nasıl bir sonuç yaratıyor? Bir düzenlemenin iktidar tarafından hazırlanmış olması, onun içerisindeki her hükmün otomatik olarak kötü olduğu anlamına gelmediği gibi, iktidarın bir adım atıyor olması da o adımı koşulsuz biçimde desteklememizi gerektirmiyor. Tam tersine, sol siyasetin ayırt edici niteliği tam burada ortaya çıkmalı: Kendi siyasal ölçütlerini iktidarın tutumundan bağımsız olarak kurabilmek.

Çerçeve yasaya ilişkin tartışmanın asıl önemi de burada. Meclis’ten geçen düzenleme, PKK’nin silah bırakması ve örgütsel varlığının sona ermesine ilişkin belirli bir hukuki çerçeve oluşturuyor; bunun devlet tarafından tespiti ve teyidi sonrasında belirli kişiler bakımından soruşturma, kovuşturma ve infaz süreçlerine ilişkin sonuçlar doğurmasını öngörüyor. Dolayısıyla düzenlemeyi doğrudan “genel af” olarak tarif etmek de, Kürt meselesinin bütün siyasal ve hukuki boyutlarının çözüldüğünü düşünmek de doğru değil.

Tam tersine, yasanın sınırları kadar açtığı alanı da görmek gerekiyor.

Çünkü silahların susması ile Kürt meselesinin demokratik çözümü aynı şey değil. Silahların bırakılması, yıllardır devam eden çatışmanın sona ermesi açısından tarihsel bir eşik olabilir. Fakat silahların olmadığı bir Türkiye’de nasıl bir siyasal düzen kurulacağı sorusu bundan sonra daha da yakıcı hale gelecek. Kürtlerin eşit yurttaşlığı, siyasal temsil, yerel demokrasi, dil ve kültür hakları, siyasi faaliyetleri nedeniyle cezaevinde bulunan insanların durumu, kayyım uygulamaları, ifade özgürlüğü ve anayasal yurttaşlık meselesi kendiliğinden ortadan kalkmayacak. Tam tersine, silahların susması bu soruları daha görünür hale getirecek.

Bu yüzden bugün yapılması gereken ne iktidarın attığı her adımı alkışlamak ne de AKP yaptı diye her adımı reddetmek. İktidarın kendi siyasi hesabının olduğunu elbette biliyoruz. Devletin güvenlik politikalarından iktidarın siyasal geleceğine kadar pek çok hesabın bu sürecin içerisinde bulunduğunu görmek gerekiyor. Fakat iktidarın bir hesabının olması, ortaya çıkan her toplumsal sonucun yalnızca o hesabın ürünü olduğu anlamına gelmez. Siyasetin asıl konusu da zaten burada başlar: İktidarın açtığı alanı toplum hangi yönde kullanacak, hangi mücadeleler o alanı genişletecek, hangi güç ilişkileri yeniden kurulacak?

Türkiye’de uzun zamandır başka bir şey oluyor. İktidarın attığı adımlar, yalnızca siyasal gündemi değil, muhalefetin düşünme biçimini de belirliyor. İktidar bir şey söylüyor, muhalefet onun karşısında konumlanıyor. İktidar bir adım atıyor, muhalefet o adımın karşısına geçiyor. Bir süre sonra muhalefetin kendi siyasal programı değil, iktidarın gündemi belirleyici hale geliyor. İktidara karşı siyaset yaptığını düşünen bir muhalefet, farkında olmadan kendi siyasal tahayyülünü iktidarın hareketlerine bağımlı kılıyor.

Bunun adı zaman zaman “ilkeli muhalefet” diye tarif ediliyor. Oysa ilke, iktidarın yaptığı her şeye karşı çıkmak değildir. İlke, iktidardan bağımsız olarak neyin doğru olduğunu söyleyebilmektir.

Toplumlarda bazı düşünceler zaman içinde o kadar yerleşir ki artık düşünülmeden tekrarlanır. “Bunu AKP yapıyorsa mutlaka bir bit yeniği vardır”, “İktidarın attığı her adımın arkasında mutlaka başka bir hesap vardır”, “AKP’nin işine yarayan hiçbir şey toplumun işine yaramaz” gibi ön kabuller de böyle bir siyasal sağduyuya dönüşebilir. Oysa siyaset tam da sorgulanmadan kabul edilen bu kabullerin karşısına kendi sorularını koyabildiğinde başlar. İktidarın niyetini görmek önemlidir; fakat yalnızca iktidarın niyetini görmek, toplumsal sonuçları görmemize yetmez.

Çünkü bazen iktidarlar kendi hesaplarıyla bir alan açar ve toplum o alanı onların öngöremeyeceği kadar genişletir. Bazen de demokratikleşme görüntüsü altında yeni bir denetim mekanizması kurulur. İkisini birbirinden ayıracak olan şey, iktidarın bize ne söylediği değil, toplumun o alanda ne kazanıp ne kaybettiğidir.

Türkiye solunun Kürt meselesiyle ilişkisi de tam burada yeniden düşünülmeli. Bu ilişkiyi “Türkiye solu Kürtleri hiçbir zaman görmedi” diyerek basitleştirmek tarihsel olarak doğru değil. 1960’ların ve 1970’lerin sosyalist hareketleri içinde Kürt meselesini farklı biçimlerde tartışan, devletin inkâr ve asimilasyon politikalarını eleştiren güçlü damarlar vardı. Türkiye İşçi Partisi’nin 1970’teki 4. Büyük Kongresi’nde Kürt halkının varlığının ve maruz kaldığı baskıların açık biçimde ifade edilmesi önemli bir eşikti. Daha sonra bazı devrimci hareketler bu konuda çok daha radikal tutumlar geliştirdi ve Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkını tartışmanın merkezine aldı.

Dolayısıyla mesele, geçmişi toptan mahkûm etmek ya da romantikleştirmek değil. Mesele, o tarihten bugüne taşınan soruyu yeniden sormak: Ezilen bir halkın özgürlük talebi karşısında sosyalist siyaset nerede durur?

Bu soru yalnızca Kürt meselesine ilişkin değildir. Çünkü bir halkın özgürlük talebini başka bir halkın güvenlik kaygısının karşısına koyduğumuz anda siyaseti sıfır toplamlı bir oyuna dönüştürmüş oluruz. Kürtlerin eşit yurttaşlık talebinin Türklerin kaybı, Kürtlerin siyasal görünürlüğünün Türkiye’nin diğer halklarının alanını daraltacağı, Kürtlerin dil ve kültür haklarının başka bir topluluğun hakkından çalınacağı fikri, demokratik siyasetin değil, korkunun dilidir.

Oysa demokratik hakların mantığı tam tersidir. Bir grubun hak alanı genişlediğinde, toplumun tamamının özgürlük alanı genişler. Seçilmiş bir belediye başkanının iradesinin tanınması yalnızca o belediyede yaşayanların meselesi değildir. Bir siyasi mahpusun özgürlüğü yalnızca onun mensup olduğu siyasi hareketin meselesi değildir. Bir dilin kamusal alanda özgürleşmesi başka bir dili ortadan kaldırmaz. Bir halkın kendisini özgürce ifade edebilmesi, diğer halkların daha az özgür olmasını gerektirmez.

Tam da bu nedenle ulusal mesele ile sınıfsal ve demokratik özgürlükleri birbirinin alternatifi haline getirmekten vazgeçmek gerekiyor. Türkiye’nin eşitlik sorunu ile Kürt meselesi birbirinden kopuk değil. Devletin merkezileşmesi, siyasal alanın daraltılması, emeğin değersizleştirilmesi, kadınların ve farklı kimliklerin üzerindeki baskı mekanizmaları aynı toplumsal düzen içerisinde birbirine temas ediyor. Bir halkın demokratikleşmesiyle Türkiye’nin demokratikleşmesi arasında zorunlu bir karşıtlık yok; aksine güçlü bir bağ var.

Bu nedenle çerçeve yasa tartışmasında siyasi tutsaklar meselesinin ele alınma biçimi de önemli. Elbette yasanın kimleri kapsadığı, hangi suçları dışarıda bıraktığı, hangi hukuki mekanizmaların işletileceği tartışılmalı. Fakat yıllardır siyasi mahpusların özgürlüğü konusunda yeterince güçlü ve ortak bir siyasal mücadele kuramayan çevrelerin bugün yalnızca iktidarın hazırladığı bir düzenleme üzerinden bu meseleyi hatırlaması da sorgulanmalı.

Aynı soruyu yasanın destekçilerine de sormak gerekiyor. Eğer mesele gerçekten barışsa, neden barışın demokratikleşme boyutunu yalnızca silahların bırakılmasıyla sınırlayalım? Eğer amaç gerçekten yeni bir dönem başlatmaksa, neden bu dönemin siyasal özgürlükler, hukuk devleti, yerel demokrasi ve eşit yurttaşlık başlıkları da aynı ciddiyetle tartışılmasın?

Çünkü barış, yalnızca silahların yokluğu değildir. Silahların susması elbette çok önemlidir; fakat kalıcı barış, silahların bıraktığı boşluğun nasıl bir siyasal ve toplumsal düzenle doldurulacağıyla ilgilidir. İnsanların kimlikleri nedeniyle dışlanmadığı, siyasi faaliyetleri nedeniyle hapsedilmediği, seçilmiş iradenin yok sayılmadığı, farklı dillerin ve kültürlerin tehdit olarak görülmediği bir siyasal düzen kurulmadan barışın kalıcılaşması mümkün değildir.

Türkiye’nin bütün halklarının ortak geleceği de burada başlıyor. Türklerin, Kürtlerin, Alevilerin, Sünnilerin, Ermenilerin, Rumların, Süryanilerin, Arapların, Lazların, Çerkeslerin, Romanların ve bu ülkenin bütün topluluklarının birlikte yaşayabilmesi, birbirlerine ne kadar taviz verdiklerini hesapladıkları bir pazarlıkla mümkün olmayacak. Bir grubun hakkını diğerinin kaybı olarak görmeyen bir siyasal kültür gerekiyor.

Bu nedenle bugün kendisine sol diyen çevrelerin önünde önemli bir sınav var. İktidarın attığı her adıma göre pozisyon almak kolay. İktidarın yaptığı her şeyi eleştirmek de kolay. Asıl zor olan, iktidardan bağımsız bir siyasal ölçü geliştirmek. Gerektiğinde iktidarın attığı bir adımın olumlu sonucunu kabul ederken aynı anda o adımın eksiklerini, sınırlarını ve risklerini gösterebilmek. Bir düzenlemenin yarattığı demokratik alanı savunurken, daha fazlasını talep edebilmek.

Çünkü eleştirel destek teslimiyet değildir. Eleştirel muhalefet de refleksif ret değildir. Siyaset, bu ikisini birbirinden ayırabilecek düşünsel cesareti gerektirir.

Sol, iktidarın yaptıklarının toplamının karşıtı değildir. Sol, başka bir hayatın mümkün olduğuna dair bir iddiadır. Bu iddianın ölçüsü de iktidarın hangi adımı attığı değil, toplumun hangi yönde özgürleştiğidir.

Bugün kendimize “AKP ne yapıyor?” sorusunu soralım. “AKP ne amaçlıyor?” sorusunu da soralım. Fakat bunlarla yetinmeyelim. Asıl soruyu da soralım: Türkiye halkları neye ihtiyaç duyuyor ve bu ihtiyaçların ortak bir demokratik siyasete dönüşmesinin önündeki engeller neler?

Çünkü iktidarın aynasında siyaset yapılmaz. İktidarın ne yaptığı elbette önemlidir; fakat bizim nasıl bir ülkede yaşamak istediğimiz ondan daha önemlidir. Kendi siyasal pusulamızı iktidarın eline bıraktığımızda, iktidara karşı çıkarken bile onun çizdiği haritanın içinde kalırız.

Türkiye’nin ihtiyacı, bu haritanın dışına çıkabilecek bir siyasal akıl. Halkların eşitliğini birbirlerinin karşısına koymadan savunabilecek, barışı yalnızca silahların susması değil özgürlüklerin genişlemesi olarak tarif edebilecek, iktidarın açtığı her alanı kendi toplumsal ölçüleriyle değerlendirebilecek bir siyasal akıl.

Çünkü mesele yalnızca bu yasanın ne olduğu değil. Mesele, bu ülkede bundan sonra nasıl birlikte yaşayacağımız.

son yazıları

Kahkahanın suç mahali
Yokluğun üretimi: Freud’dan Marx’a
Kayyumla başlayan butlanla bitmez!

ilginizi çekebilir

Collage_Protest-1024x723
Hindistan: Hamamböcekleri yürümeyi öğrendi
images (25)
‘Yetmez ama Evet’ten Çerçeve Yasa’ya: Çılgın ulusalcılar her şeye karşı
images (23)
(Seçtiklerimiz) Türkiye'nin NATO'ya katılımı