10 yıl önce 2016 yılının ilk günlerinde Kürt illerinde yaşanan ölümlere ses çıkarmak amacıyla 2212 akademisyenle birlikte Barış İçin Akademisyenler ’in “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisini imzalayanlardan biriydim. Bildirinin açıklanmasının hemen ardından “buzdolabına kaldıran” Tayyip Erdoğan, televizyonlarda barış bildirisini imzalayan akademisyenleri teröre destek vermekle suçlamış, hemen ardından akademisyenlere dönük bir cadı avı başlatılmıştı.
Bildirinin talebi son derece netti: Akan kan dursun, bir süre önce devlet ile PKK arasında süren müzakerelere yani çözüm sürecine geri dönülsün.
Aradan yıllar geçti. Bu 10 yılda önce üniversitelerin idari inisiyatifleriyle daha sonra ise OHAL KHK’leri ile benim de aralarında bulunduğum 800’den fazla akademisyen işten çıkarıldı. Hakkımızda “terör örgütü propagandası yapmak” suçlamasıyla ağır ceza davaları açıldı. Bazı akademisyenler bu davalar sebebiyle cezaevlerinde tutsak edildi. Pasaportlarımız iptal edildi, KHK’lilerin yurttaşlıktan kaynaklanan hakları bile sorgulandı; zaman zaman açıkça çiğnendi. Sonunda Anayasa Mahkemesi bildirinin ifade özgürlüğü kapsamında olduğuna hükmetti ve ceza davalarından beraat ettik. Ancak AYM’nin bu kararı işe dönmemiz anlamına gelmedi.
Bu akademisyenlerin önemli bir kısmı hâlen “terör örgütüyle iltisak” gibi muğlak bir gerekçeyle işsizliğe mahkûm ediliyor. Üstelik bildiri sebebiyle işten çıkarılmış olsak da hakkında tek bir soruşturma veya suç kararı olmayan çeşitli sosyal medya paylaşımlarımız, katıldığımız basın açıklamaları, dernek üyelikleri vs. “iltisak” delili sayılıyor. Örneğin benim Danıştay 5. Daire tarafından reddedilen dosyamda barış bildirisinin yanısıra 2014 yılında yapmış olduğum paylaşımlar dosyaya girmiş ve ülkenin en önemli hukuk kurumlarından Danıştay neye dayandırdığı belli olmayan bir şekilde bunları “iltisak” delili saymıştı.
Aynı bildiriye imza atmış olsak da mahkemeler hakkımızda farklı kararlar verdi. Gelinen noktada Danıştay’dan olumlu karar almak da yeterli değil, özellikle Ankara BİM 13. Daire Danıştay’dan çıkan kararlara rağmen son verdiği ret hükmünde ısrar etmeye devam ediyor. Bu durumda Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun bir karar vermesi bekleniyor ancak kurul karar vermediği için akademisyenlerin atamaları da yapılmıyor.
Ve yıllar sonra
27 Şubat 2025 günü yokluğunun acısını her gün yeniden hissettiğimiz sevgili Sırrı Süreyya Önder, Abdullah Öcalan’ın tarihi mesajını okumadan önce bir giriş yaptı ve şunları söyledi:
“Aydınlar, akademisyenler ama en çok Barış Akademisyenleri… Aşından, işinden, ekmeğinden olan yüzlerce, bilimin onuruna sahip çıkan bilim emekçileri… Bu barışta sizin payınız yadsınamaz. Sizleri saygıyla selamlıyoruz. Ebedi şükranlarımızı kabul etmenizi diliyoruz.”
Sırrı Süreyya Önder’le hiçbir kişisel tanışıklığımız maalesef olmadı ancak Gezi günlerinde ağaçların, Meclis Parkı’ndaki köpekler toplanırken köpeklerin, her iki süreçte de hayatı ve özgürlüğü pahasına barışın yanında durduğunu çok iyi hatırlıyorum. İhraç edildiğimiz 7 Şubat’ın ertesi günü Ankara Üniversitesi Cebeci Kampüsü’nde eskiden odamın olduğu katta bizi ziyaret edip saz çalışını da çok iyi hatırlıyorum.
Şimdi o gün Sırrı Süreyya Önder’in okuduğu o tarihi sürece ilişkin çağrı “Çerçeve Yasa” tartışmalarına dönüştü. Herkes bir konum alıyor ya da Yeni Parti gibi aslında konum alır gibi yaparken konum almıyor.
Bizler, çerçeve yasada içerilmiyoruz. Devlet, bizim o gün talep ettiğimiz masayı yeniden kurarken bizi cezalandırmaya devam etmeyi seçiyor. Yasa çok teknik, çok sınırlı. Pek çok eleştirmeninin söylediği gibi demokratikleşme bu yasanın ruhunda yok. AKP-MHP iktidar bloku ana muhalefet partisi CHP’ye önce otoriter şok dalgalarıyla saldırmışken, sonrasında ise bizzat başına kayyum atayıp kayyum karşıtı CHP’lilerin Yeni Parti’li olmasına yol açmışken zaten iktidar blokunun aklında demokratikleşme diye bir şey olmasını beklemek de çok mümkün değil. Yine de, meclisten geçen ve yasalaşan o çerçeve yasada Sırrı Süreyya Önder’in teşekkürünü karşılayacak en ufak bir katkım varsa bununla gurur duyarım.
Barış nereden gelirse gelsin
Bütün barış bildirisi imzacıları adına konuşamam ancak ben 2016’da attığım o imzayı tam da devlet PKK ile masaya otursun, akan kan dursun, Kürt sorunu barışçıl bir çözüme ulaşsın diye attım. Yaşadıklarım, yaşadıklarımız hep haksızdı, hâlâ da bu haksızlığı yaşamaya devam ediyoruz ancak hiçbir pişmanlığım yok. Bugün talep ettiğimiz masa kurulduğunda ise dönüp “yetersiz” diye karşı çıkmayı anlamsız buluyorum.
Barış, savaşanlar arasında yapılır. Biz savaşmayanlar ancak bunun çözümünü talep edebiliriz. 2016’da bunu devletten ve o devleti yöneten iktidardan talep ettik. Bugün aynı parti iktidarda diye kendi adıma talebimi bir kenara bırakacak değilim. Bizim ödediğimiz bedelin yüzlerce katını ödemiş bir halkın önemli bir kısmının özlemlerine seslenebilen ve kendi kadroları da yıllarca bedel ödemiş bir politik hareket bize bu meselenin önemli olduğunu anlatmaya çalışıyor. Kulağımızın üzerine yatma hakkımız yok diye düşünüyorum.
Demokrasi bir anda gelmiyor evet, ancak biz 2015’te “buzdolabı” hem çözüm sürecini kaldırmak hem de Kürdistan’da annelerin çocuklarının ölülerini saklamak için kullanıldığından beri silahların susmadığı bir ortamda demokrasi mücadelesinin çok zor olduğunu zaten biliyoruz.
Demokrasiyi kazanmak ise bir şeylere yetersiz olduğu için, eksik olduğu için burun kıvırıp hijyenik kalmaktan geçmez. Demokrasi tam da bugün silahların sustuğu yerde, aralanan kapıya ezilenlerle yani Kürt halkının büyük çoğunluğunun temsilcileriyle omuz omuza yüklenmekle kazanılır.
Çerçeve yasa yetersiz ama meclisten büyük bir çoğunlukla geçtiği için mutluyum.
Hayatım boyunca talep ettiğim barıştan bir an bile vazgeçmeyi aklımdan geçirmiyorum.
İktidar istesin ya da istemesin: Biz bu barışa ortak olacağız çünkü bunu aslında onlar değil bizler, ezilenler, halklar talep ettik ve sonuna kadar da peşindeyiz.
