‘Miayzma Kampı’nda Ergenlik Arzuları ve Ölüm’, kuir geçmişin korku filmlerine göz kırpıyor ve kanlı bir öpücük gönderiyor

Jane Schoenbrun’un “Teenage Sex and Death at Camp Miasma” (2026) (Miyazma Kampı’nda Ergenlik Arzuları ve Ölüm) filmi, slasher filmlerine getirdiği kuir ve postmodern yaklaşımıyla eleştirmenlerden büyük övgü topladı.

Şehvet düşkünü gençler, yenilmez katiller ve ıssız bir kulübe… Daha ne ters gidebilir ki!?

Gençlerin bir katil tarafından teker teker öldürüldüğü slasher filmleri, korku türünün vazgeçilmez bir parçasıdır. Kurbanlar tipik olarak beyaz ve heteroseksüeldir; kötüler ise cinsel olarak aktif kadınları cezalandırırken iffetli kızların yaşamasına izin veriyor gibi görünmektedir. Hayatta kalan bu kişiye genellikle “son kız” (final girl) denir.

Jane Schoenbrun’un “Teenage Sex and Death at Camp Miasma” (2026) (Miyazma Kampı’nda Ergenlik Arzuları ve Ölüm) filmi, slasher filmlerine getirdiği kuir ve postmodern yaklaşımıyla eleştirmenlerden büyük övgü topladı. Hannah Einbinder’ın canlandırdığı kadın kahraman Kris, slasher alt türü hakkında ansiklopedik bilgiye sahip, çiçeği burnunda bir film yapımcısıdır. Miyazma Kampı filmi, izleyicilere birden fazla “son kız” sunuyor ve cinsellik hakkındaki püriten kurallara doğrudan meydan okuyor.

‘Küçük Ölüm her zaman geri döner.’

Film, Kris’in her yeni filmle birlikte giderek azalan bir başarı yakalayan kurgusal bir slasher serisi olan “Miyazma Kampı”nı yeniden başlatma kararına odaklanıyor. Bunu yapmak için, ilk filmin çekildiği kampta yaşayan orijinal “son kız” Billy Presley’i (Gillian Anderson tarafından canlandırılıyor) bulmaya çalışıyor. Kris’in Billy’ye ilgi duyduğu kısa sürede anlaşılıyor ve bu durum, stüdyonun ve menajerinin hoşnutsuzluğuna rağmen, yapmak istediği filmle ilgili vizyonunu değiştiriyor. Serinin kötü adamı Küçük Ölüm ortaya çıkmaya başladığında, canavarın gerçek mi yoksa hayal ürünü mü olduğu belirsizleşiyor.

Schoenbrun’un filmi, “13. Cuma” gibi 1980’lerin slasher filmlerine göndermeler yapıyor. Ancak aynı zamanda geçmiş korku filmlerindeki kuir klişeleri, özellikle de kuir kötü karakterleri ortaya çıkarıyor, tersyüz ediyor ve bazen de kutluyor.

Lezbiyen vampirler zamana yenik mi düşüyor?

Sinema tarihinin büyük bir bölümünde, kuir veya kuir olarak kodlanmış karakterler sıklıkla olumsuz bir ışık altında tasvir edilmiştir.

Korku filmlerinde bu olumsuz kodlama, kuir karakteri bir canavara dönüştürerek gerçekleştirilmiştir. Bu kötü karakter anlatılarının en eskilerinden biri de lezbiyen vampir klişesidir.

“Drakula’nın Kızı” (1936) filminde, baş karakter olan Drakula’nın kadın karakterlere karşı kana susamış bir saplantısı vardır. Bu tür klişelerde yaş farkı yaygındır ve genellikle gençliğin masumiyetini ve kuir canavarlığı karşı karşıya getiren ahlakçı bir alt metin vardır. Bu yırtıcı doğa; Drakula’nın kızı Kontes Zaleska’nın genç bir kadını sanat çalışması için poz vermeye davet ettikten sonra ona saldırdığı kilit bir sahnede kristalleşir.

‘Drakula’nın Kızı’, kuir canavarın ilk temsillerinden biridir.

Yine de Kontes Zaleska vampirliğinden nefret eder ve kendisini “iyileştirmesi” için erkek bir psikiyatrist arar. Nihayetinde değişemeyen Kontes, psikiyatristin kız arkadaşı da dahil olmak üzere kadınları defalarca kurban haline getirir. Hikayenin onarım terapisi ve içselleştirilmiş homofobiyle olan paralellikleri filmin temelini oluşturmaktadır.

“Miyazma Kampı”nda izleyiciler, kuir kötü karakter klişesinin hem tersine çevrilmesini hem de altüst edilmesini görüyorlar. Genç Kris, yaşlı Billy’nin peşine düşüyor ve aralarında cinsel ve romantik bağlar kuruyor. Billy, rızaya ve Kris’in seksle ilgili sorunlarına son derece duyarlı. 1936 yapımı filmde Kontes Zaleska genç kadınlar için açık bir tehdit oluştururken, Billy bir canavar yerine eksantrik biri olarak çerçeveleniyor; Billy birkaç noktada korkutucu veya deliymiş gibi davranıyor, ancak daha sonra şaka yaptığını belli ediyor.

Sınırları ve ikilikleri doğramak

İlişkileri geliştikçe, Billy ve Kris, katil Küçük Ölüm tarafından üçgen bir tuzağa düşürülürler. Daha önceki korku filmlerinde olduğu gibi, Küçük Ölüm (orgazm için kullanılan Fransızca “la petite mort” ifadesine yapılan pek de ince olmayan bir gönderme) transseksüel, ikili cinsiyet sistemine uymayan veya her ikisi birden olarak kodlanmıştır. Geçmişinde hem erkek hem de kadın gibi giyindiği için alay konusu olması vardır.

Trans ve karşı cins kıyafetleri giyen katiller, “Psycho” (1960), “Dressed to Kill” (1980) ve “The Silence of the Lambs” (1991) gibi filmlerde uzun süredir kullanılan bir başka korku klişesidir. Bu klişe, katili hasta veya sapkın olarak çerçeveler ve katilin cinsel yöneliminin veya cinsiyetinin, onu şiddet içeren eylemlere yöneltmesini içerir.

 

 

Bu klişe, 1983 yapımı düşük bütçeli korku filmi “Sleepaway Camp”te (Kanlı Kamp) zirveye (ya da nereden baktığımıza bağlı olarak dip noktasına) ulaştı. Film, kötü karakteri filmin büyük bölümünde kadın olarak sunar, ancak kafa karıştırıcı ve transfobik olay örgüsünün bir parçası olarak, aslında doğumda cinsiyetinin erkek olarak atanmış olduğu ortaya çıkarır. Kötü karakterin yaşadığı kafa karışıklığı ayrıca babasının başka bir erkekle seviştiğini izleme anısıyla da bağlantılıdır. İlk kurbanının pedofil ve tecavüzcü bir yetişkin olması, izleyicilerin katili algılama biçimini karmaşıklaştırır.

Küçük Ölüm, “Miyazma Kampı”nda benzer bir konumda yer alıyor; ancak film, karakterin cinsiyet normlarına uymamasını (gender nonconformity) katil olmakla ilişkilendirmek yerine, Küçük Ölüm’ü Kris’in arzularını gerçekleştirmesine yardımcı olan bir unsur olarak sunuyor: hiçbirini diğerinden üstün tutmadan hem katil hem kurban, hem aktif hem pasif, hem erkek hem kadın olmak.

En sevdiğiniz meta korku filmi hangisi?

Filmde ve Kris karakterinde görünüşte birbirine zıt fikirleri sunmak için yönetmen Schoenbrun, son birkaç on yılın meta korku türünü yeniden yorumluyor.

“Scream” (Çığlık) serisi, slasher filmlerine öz farkındalık kazandırdı. Scream filmlerinde, slasher türünün klişelerine hakim olan gençler yer alıyor. Maskeli katil ve hayatta kalan son kız gibi klasik kalıpları içermesine rağmen, bu durum çoğunlukla komedi unsuru olarak kullanılıyor.

Ancak kült haline gelen “Jennifer’s Body” (2009) (Kana Susadım) gibi filmler, bu öz farkındalığı gerçek duygular ve toplumsal eleştiriyle harmanlayarak karmaşıklaştırıyor. Filmde, Amanda Seyfried’in canlandırdığı Needy ile seksi ve daha popüler en iyi arkadaşı olan ve erkekleri yiyen canavar Jennifer (Megan Fox tarafından canlandırılıyor) arasındaki karmaşık dinamik inceleniyor. “Jennifer’s Body”, klişeler veya anlatı kalıplarla oynasa bile, postmodern sinizmin çoğu zaman kırılganlığı gizlemenin bir yolu olabileceğini ortaya koyuyor.

Canavar en yakın arkadaşınız özgüvensiz mi, yoksa size aşık mı?

“Kana Susadım” filminde, popüler kültür referansları karakterlerin birbirleriyle konuşma biçiminin bir parçasıdır. Jennifer’ın cinayet çılgınlığını durdurmaya çalışırken, Needy, Jennifer’ın kötü bir arkadaş olduğunu belirtir: “Sen bir pisliksin!” Kan içinde kalan Jennifer ise “Güzel hakaret, Hannah Montana. Sokmak istediğin başka lafların var mı?” diye karşılık verir.

“Miyazma Kampı”nın korku türüne yaptığı göndermeler büyük ölçüde başka bir filmden ünlü bir sahneyi yeniden yaratmak veya ondan esinlenmekle sınırlı kalıyor. Küçük Ölüm’ün cinayet serilerinden birinde, bir kurbanı ağaca çarparak öldürüyorlar; bu da “13. Cuma Bölüm VII: Yeni Kan” filmindeki abartılı bir cinayeti yansıtıyor. Filmlere gönderme yapan tek diyalog, Kris’in bitmek bilmeyen film sohbetlerinden geliyor. Film ilerledikçe, Kris’in zekâsının (özellikle de filmler hakkındaki engin bilgisinin) kendi cinsel arzularından kaçınmanın bir yolu olduğu açıkça ortaya çıkıyor.

Kuir çelişkiler

“Miyazma Kampı”da, film ilerledikçe gerçeklik giderek daha kaygan hale gelir. Bu gerçeküstücülük, Kris’in kendi içindeki ve başkalarındaki ikilikler ve çelişkilerle boğuşurken evrilen kimliğini ve arzularını yansıtır.

“Miyazma Kampı”nın kilit repliklerinden biri “Fazla gerçek hale gelirse, her zaman kapatabilirsin” cümlesidir. Filmin tuhaf dünyasında bu ifade, filmler için doğru olabilir de veya olmayabilir de, ancak arzu ve cinsiyet için kesinlikle doğru değildir. “Miyazma Kampı”, dünyadan ve ailelerinden kopmuş iki karakteri konu alıyor; kampın kendisi onlar için yeni bir yuva haline geliyor, tıpkı kuir insanların kendi ailelerini ve alanlarını yaratmak zorunda kalmaları gibi.

Film yapımcısı Schoenbrun kendini trans ve ikili cinsiyet sistemine uymayan biri olarak tanımlıyor ve filmi, kuir bir kişi olmanın, hele ki kuir bir korku filmi hayranı ve yaratıcısı olmanın çelişkileriyle dolu.

“Drakula’nın Kızı”, “Kanlı Kamp” ve “Kana Susadım” filmlerinin kuir hayranları, ilk başlarda eleştirmenlerin olumsuz tepkilerine veya ticari başarısızlığa rağmen, bu filmleri sahiplenerek kült takipçi kitleleri oluşturdular. Temsiliyetin bazen homofobi, transfobi veya her ikisiyle yan yana getirildiği bu filmlerle boğuşmak zorunda kalan kuir izleyiciler, önemli eleştirel tartışmaların doğmasını da sağladılar.

“Miyazma Kampı’nda Ergenlik Arzuları ve Ölüm”, sorunlu yönlerini çözerek değil, iyi ya da kötü kuir temsiliyeti fikrinin de karşı çıkılması gereken başka bir ikilik olduğunu vurgulayarak kuir korku türünde devrim yaratıyor.

Scott Malia

(The Conversation)

son yazıları

İran savaşı Trump'ın sınırlarını ortaya çıkarmaya devam ediyor
İklim Fest coşkusuyla Halkların İklim Zirvesi’ne
Deniz Göktaş’a ceza ve tahliye: “Ömrümden üç ay çalındı”

ilginizi çekebilir

indir (6)
İran savaşı Trump'ın sınırlarını ortaya çıkarmaya devam ediyor
3-Festival alanı (1)
İklim Fest coşkusuyla Halkların İklim Zirvesi’ne
deniz-goktas-hakim-karsisinda-abv3
Deniz Göktaş’a ceza ve tahliye: “Ömrümden üç ay çalındı”