Muhteşem Kadın filmiyle 2018’de En İyi Yabancı Film dalında Oscar Ödülü kazanan yönetmen Sebastián Lelio’nun son filmi Dalga (La Ola) temmuz ayının ilk haftasında Türkiye’de vizyona girdi. 2018’de Şili’de, cezasız bırakılan taciz ve şiddet olaylarına karşı tabandan yükselen ve tüm dünyaya yayılan feminist dalgadan ilhamla çekilen film, kitleselleşen protestolar ve üniversite işgalleri gibi gerçek olayları bir müzikal olarak seyirciye aktarıyor.
Filmin ana karakteri olan Julia, devlet konservatuarında bir şan öğrencisi; film boyunca tanıklık ettiğimiz feminist hareketin yükselişinin, zamanla merkezine Julia’yı alması ise tesadüf değil. Erkek şiddetine ve tüm kurumların ataerkil yapısına karşı hem kendi kişisel sesini keşfetmesi hem de bu sesin, yükselen mücadele içinde kolektifleşme sürecine dair oldukça sembolik bir karakter Julia.
“Bu okul bir tecavüzcüyü mezun ediyor” pankartının okulun avlusuna asılması ve ardından kalabalık bir kadın öğrenci topluluğunun okulun sessizliğini teşhir eden şarkıları eşliğinde sergiledikleri dans performansı sahnesiyle hareketin fitilinin ateşlendiği kadın mücadelesi, film boyunca içindeki tüm çelişkiler-açmazlar ve tüm kurumları kapsayan karanlığıyla anlatılıyor. Öğrencilerin, hareketi inşa ederken kurdukları birimlerde topladıkları ifadeler, tacizin üniversite içinde ne kadar yaygın olduğunu ve bu şiddete uğrayan kadınların yaşadıkları çaresizlik ve öfke duygularını ortaya çıkarıyor. Okul yönetimine ve adli mercilere yapılan şikayetlerin karşılık bulmadığı, her kademeden erkeğin bu suçlara sessizlikle de ortak olduğu vurgusu filmin temel odaklarından biri. Hareketin başlangıç olarak okul yönetimini hedef alması ve tacizcileri kampüse sokmamak, kampüsü işgal etmek ve rektörü okuldan çıkarmak gibi yöntemlere başvurması, bu yaygın sessizliğe karşı üretilmiş bir çözüm.
Film boyunca inşa edilen bu hareket içinde farklı perspektiflerin çelişkisini de görüyoruz. Okulda bursla okuyan öğrencilerin, protestolara katılarak burslarını kaybetme tereddüdü yaşamaları; bu mücadeleyi daha popülist ve liberal bir yerden, failin sembolik olarak teşhiri düzeyinde ele alan tutum ile sistem eleştirisini daha bütüncül ele almayı ve hiçbir öznenin ön plana çıkmadığı kolektif bir direnişi inşa etmenin zorunluluğunu savunarak meseleye politik/sınıfsal yaklaşan taraf arasındaki küçük çatışmalar, hareketi tüm yönleriyle anlatmanın çabaları olarak görülebilir. Bunun en açık ifadesi, liberal kanadın rektörle müzakere yolunu ararken, diğer kanadın onu okuldan dışarı çıkardığı ve bu sırada rektörün “Marksist teröristler!” diye haykırdığı sahnede görülüyor. Bu tutumun bir başka örneği ise öğrencilerin “Bu bir MeToo hareketi değil, çünkü burası Latin Amerika!” diye haykırdıkları sahne.
Filmin temel gerilim hattı ise Julia’nın tecavüze uğrayıp uğramadığı gerçekliği etrafında gelişiyor. Sarhoş olduğu ve uyuduğu için kendi içinde de gerçeğin ne olduğu konusunda başta şüpheleri olan ancak zamanla bunun rızası dışında bir eylem olduğundan emin olan Julia’ya okul, polis ve basın ağız birliği edercesine aynı soruları soruyor. Alışık olduğumuz sorular bunlar: Onun evine kendi isteğinle mi gittin? Sarhoş muydun? Ona hayır dedin mi?
Direniş dalgasının etkisiyle sessizliğini bozmak zorunda kalan okul yönetimi, ikiyüzlülüğünün başka veçhelerini devreye sokuyor. Önce, uğranılan şiddetin ardından kişisel olarak daha dirençli hale gelmeyi öğreten, nefes egzersizleri ve yeni moda söylemlerle bu şiddeti bireyselleştirmeye çalışan öğretilerin temsilcisi bir grubu, rehber olarak okula davet ediyor. Bu bir işe yaramayınca da tecavüzcü öğrenciyi okuldan attıklarını ilan ediyorlar. Mesele tam da burada şeffaflaşıyor aslında. Bu kararın ilanından itibaren Julia’nın iç sesinden en muhtemel gelecek senaryolarını duyuyoruz: Birkaç yıl sonra, olaylar unutulunca fail okula geri döner, yüksek ünvanlı faillere hiç dokunulmaz ve en fenası da Julia, okulu bitirse bile öne çıkan adı ve negatif şöhreti nedeniyle, sanat alanında istediği noktalara asla ulaşamaz ve hayatının geri kalanı boyunca, ailesinin işlettiği küçük markette hiç istemediği halde çalışmaya mecbur kalır.
Filmin senaryosu her ne kadar Sebastián Lelio ve üç kadın senarist tarafından yazılmış olsa da bu kadın hareketini erkek bir yönetmenin anlatıyor olmasına yönelik olası eleştiriyi yerleştirmiş yönetmen filmin içinde. Gerçeklik, kurgu ve hayal arasında gidip gelen sahnelerin birinde yönetmeni görüyoruz ve öğrenciler ona, “Seni gidi fırsatçı, hikayemizden kendi kahramanlığını çıkarmaya çalışıyorsun!” diye öfkelerini dile getiriyorlar.
Gerçek bir yakın tarihe dayanan ve onu güçlü şarkılar ve dans performansları eşliğinde anlatmayı tercih eden filmin en temel zaafı, gerçek-hayal anlatısı etrafında gidip gelen muğlaklığı. Bu kadar ciddi bir meselenin, yer yer fazla şenlikli ve Julia’nın zihninin içi mi gerçekliğin kendisi mi ayrımına varamadığımız yorucu bir atmosferde ele alınması, konunun doğru politik tutumunu da biraz gölgede bırakıyor.
Değişimi yaratacak olan; utanç duyan, susan ve kurban olmayı reddeden tüm kadınların, bu suça tüm kurumlarıyla ortaklık eden ve cezasızlığı normalleştiren çok boyutlu sisteme karşı ses çıkarması. Buradan yükselen sesin kolektif bir mücadele hattını yaratması da umudun başladığı yer. Yan yana gelmenin ve ortak mücadele etmenin gücünün verdiği umut. Dalga filmi, yakın tarihli bir gerçeklikten hareketle bunu hatırlatıyor bize.