Gangster emperyalizmini durdurmalıyız – ABD ve İsrail’e karşı İran ve Filistin halkının yanında

İran’ın bombalanması ve İran’ın bu bombardımanlara bölge ülkelerinin ABD üslerine sahip olanlarının tamamını bombalayarak yanıt vermesi dünya ekonomisi üzerinde ve tek tek tüm ülkelerin jeopolitik yaklaşımlarında sarsıcı etkiler yaratacak.

ABD1 ve İsrail’in İran’a vahşice saldırıları ile ABD’nin gerileyen emperyalist hegemonyası arasında doğrudan bir bağ var. İran’ın bombalanmaya başladığını duyduğumuz ilk andan itibaren ilk hissettiğimiz şey büyük bir öfke oldu. 175 çocuğun bombardımanla öldürülmesi ve ölü sayısının hızla artması hepimizi çok öfkelendiriyor. Şunu açıklamak zorundayız elbette: ABD ile İran arasındaki müzakerelerin 5. oturumu sürerken ve her şey iyi gidiyorken İran’a ansızın neden saldırıldı?

Biliyoruz ki ABD’nin asli sorunu, gerileyen emperyalist hegemonyasını yeniden tesis etmek ve Çin’le küresel düzeyde sürdürdüğü rekabette başarılı olmak. ABD, Kosova savaşına yaptığı müdahaleden beri NATO’yu da kullanarak 21. yüzyılın efendisi olduğunu kanıtlamak istiyor. İran’ı vururken Çin’e ve Rusya’ya da bir kez daha meydan okumuş oluyor. İsrail içinse ABD’nin attığı her savaş adımı Filistin’de ve bölgede sürdürdüğü soykırım politikasını derinleştirmek için geniş bir alan sunuyor.

Trump’ın etrafında bütünleşen azgın sağcı, faşizan ve ‘Epstein sınıfı’ diyebileceğimiz Elon Musk gibi süper sermaye güçlerinin temel derdi, Çin (ve çok daha zayıf temellerde Rusya) gibi emperyalist güçlerin küresel üstünlüğü ele geçirmesini önlemek ve önümüzdeki 75 yılın üstün askeri sanayi gücü olduğunun altını çizmek. ABD bir yandan güncel askeri müdahalelerde bulunurken bir yandan da Çin Denizi’ne uzanan bir kuşatma hattı inşa ederek esas amacının ne olduğunu gösteriyor.

ABD’nin batı Asya’daki tüm işgallerde enerji alanlarına, petrole el koymayı amaçladığı iddiası en başından beri hatalı. ABD 2003’te Irak’a Irak petrollerini ABD’de kullanmak için saldırmadı petrol vanalarını kontrol eden asli emperyalist güç olduğunu göstermek için saldırdı. Şimdi de ne İsrail’in ne de ABD’nin amacı İran petrollerine el koymak.,

Küresel hegemonya ve soykırımı derinleştirmek için

Alex Callinicos’un Washington Post’tan aktardığı derin toplantı yorumu ABD’nin yaklaşımıyla emir eri İsrail’inki arasında bir farklılık olduğunu gösteriyor: “Salı günü, Temsilciler Meclisi, Senato ve her iki meclisin istihbarat komitelerinin liderlerinden oluşan Sekizli Çete’ye yapılan brifingde, Dışişleri Bakanı Marco Rubio, milletvekillerine, misyonun zamanlaması ve hedeflerinin, İsrail’in ABD’nin desteği olsun ya da olmasın saldırı yapacağı gerçeği tarafından belirlendiğini belirtti.” İsrail’in, ABD’nin desteği olsun ya da olmasın İran’a saldırmaya karar vermiş olması Trump yönetiminin bir ölçüde İsrail’in peşinden sürüklendiğini, dolayısıyla tüm askeri şovuna rağmen köşeye sıkışmış bir emperyalist güç olduğunu gösteriyor. İsrail sadece ABD’nin bekçisi gibi değil, zaman zaman onun patronu gibi de davranıyor. Gerileyen imparatorluğun çeperlerinde alt emperyalist güçler zaman zaman bağımsız davranabiliyorlar. Hele, İsrail’in tüm Ortadoğu’da soykırımı derinleştirip hegemonyasını genişletme amacından bir milim bile geri adım atmadığını düşünürsek bu daha da anlaşılır oluyor. Diğer yandan Trump ve Netanyahu kendi iç politika arenalarında ciddi krizler yaşıyorlar.2 İkisi de iktidardan düştüklerinde yargılanacaklarını biliyorlar. İkisi de hali hazırda kendi devletlerinin mahkemeleri tarafından yargılanmış vaziyetteler. Trump, geçtiğimiz aylarda İsrail Cumhurbaşkanına Netanyahu’yu affetmesi için neredeyse yalvardı. İkincisi uzun süredir bir savaş suçlusu olarak aranıyor. Canının istediği her ülkeye gitmesinin önünde Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından çıkartılan tutuklama kararı var. Dolayısıyla kendi iç muhalefetlerini bastırmak ve gündemi değiştirmek için İran’a saldırarak dikkatleri bir kakafoniye çekiyorlar. Ama bu Charlie Kimber’ın dediği gibi Gazze’de ve bölgede ölenlerin çığlıklarının oluşturduğu vahşi bir kakofoni. İran bunun devamı. Demokrat Partili bazı temsilcilere göre Epstein dosyalarında adı binlerce kez geçen, bazı seferlerinde de çocukları istismar bölümlerinde kendisinden bahsedilen Trump, kafasında USA şapkasıyla herkese “başka konuları” tartıştırabildiği için hoşnut hissediyordur kendisini.

ABD tarihi bir bombardımanlar tarihidir

Siyaset bilimci Robert Pape, ABD’nin İsrail’le beraber İran’a saldırısında iç politik ihtiyaçların daha önde olduğunu düşünüyor: “Bana göre bu, ABD’deki iç siyasi baskılarla bağlantılı… Donald Trump’ın savaşçı dış politikası, gerçek bir jeopolitik stratejiden çok, kendi kampındaki iç dengelerle bağlantılı. Bu, Venezuela için geçerli. Grönland için de geçerli. Ve şimdi İran için de geçerli. Başkan Trump, kendisi için en iyi siyasi hesaplamanın – yani en iyi iç siyasi hesaplamanın – İran’ı bombalamak olduğuna karar verdi.”3

Ama hiçbir kakafoni “sırtı duvara yaslanmış” kriz içerisindeki emperyalist bir 4güçle karşı karşıya olduğumuz gerçeğinin üzerini örtemez. Bu noktaya değinmeden önce Hameney rejiminin “desteklenmesi” konusunu hızlıca tartışmalıyız.

Dış müdahale ile İran rejimine yönelik eleştiriler arasındaki denge meselesi bir dizi emperyalist müdahale sırasında olduğu gibi yeniden devreye girdi. Bu, ABD’nin her işgalinde açığa çıkan bir tartışma. Howard Zinn’in etkileyici kitabında anlattığı gibi “insanlık ve özgürlük aşkı” (1898 Küba işgali), “eğitmekten, uygarlık aşılayıp, Hıristiyanlaştırarak onları yüceltmekten ve Tanrı’nın yardımıyla onları en iyi biçime sokmaktan” (1899 Filipinler işgali), “Grenada’da yapılan askeri darbenin ABD’li öğrencileri tehlikeye atması” (1983 Grenada işgali), “ABD vatandaşlarını korumak ve Noriega’yı uyuşturucu trafiğini kontrol etmekten yargılamak” (1989 Panama işgali), “Vietnam halkına ve yönetimine bağımsızlıklarını kazanmaları için yardım etmek” (ABD’nin Vietnam işgali), Afganistan ve Irak işgallerini Afganistan’a demokrasi götürmek ve Irak’ın ise kitle imha silahlarını tüm dünyaya tehdit oluşturmasını engellemek için saldırdığı yalanlarını söyledi. Oysa ABD, Küba’yı ticari yatırımlarını korumak, Filipinler’i Çin’e karşı bir güç merkezi elde etmek, Grenada’yı bölgeyi ABD’nin yönettiğini kanıtlamak ve Vietnam yenilgisinin acısını çıkartmak, Panama’yı ABD’nin Orta Amerika’daki etki alanlarını yeniden inşa etmek için işgal etmişti. Vietnam işgalinde Güneydoğu Asya’nın pirinç, kauçuk, kömür ve petrol gibi zengin doğal kaynakları açısından ülkenin stratejik öneminin asıl cezbedici faktör olduğu ABD yöneticilerinin kendi iç yazışmalarında görülüyor.5 Afganistan ve Irak işgallerinde ABD’yi harekete geçiren asıl güdü ise gerileyen ekonomik gücünü askeri dehşet saçarak dengeleyip emperyalist piramidin en tepesinde olduğunu tüm dünyaya göstermekti.6

Uygar batının şerifleri doğuya demokrasi taşıyor

Şimdi de ABD emperyalizmi İsrail’le beraber 1979 yılından beri ambargo uyguladığı İran’a vahşice saldırıyor. Bu saldırı karşısında tarafsız kalınamaz. Elbette, en başta, bir yanlış anlamaya izin vermemek için İran rejimi hakkındaki gerçeği aktarmakla işe başlamak gerekir. İran İslam Cumhuriyeti’nin ne kadar gaddar, acımasız, özgürlük ve kadın düşmanı bir “katiller toplamı” olduğu bizim açımızdan tartışma götürmez. Ayrıca, İran rejiminin kendi halkının haklı ayaklanma ve mücadelelerini çok kanlı bir biçimde bastırdığı gerçeğini de unutacak değiliz. Hamaney diktatörlüğünün altında inim inim ezilen kadınları, LGBT+ aktivistleri, işçileri ve protestolarda ölen binlerce insanı, idam edilen Kürt aktivistleri biliyoruz. Ancak hem solun ve insanlığin ortak hafızası şu konuda net olacak deneyimleri çok iyi hatırlıyor ABD emperyalizmi Libya’yı, Irak’ı ve Afganistan’ı bu bölgelerdeki diktatörlükleri, baskıları ve antidemokratik uygulamaları gerekçe olarak öne sürerek ve kendisinin uygarlık değerlerinin ve demokrasinin taşıyıcısı olduğunu söyleyerek bombaladı, işgal etti. Fakat ABD ve ortaklarının hiçbir müdahalesinin siyasal sonucu demokrasi olmadı. Aksine müdahale edilen ülkelerdeki sosyal dokuyu parçaladı, yüz binlerce insanı öldürdü ve şiddeti meşrulaştırdı. Örneğin Irak işgali olmasaydı Ebu Gureyb’deki işkenceler yaşanmaz, IŞİD gibi bir örgütlenme doğmazdı. İran işgalinin başından beri etkili hatırlatmalarla savaş karşıtlarına perspektif ve ipuçları sunan Charlie Kimber son mesajlarından birisinde bombardımanlar tarihini inceleyen ve Chicago Üniversitesi’nde siyaset bilimci ve tarih boyunca hava saldırılarının etkileri üzerine en çok referans verilen kitabın yazarı Robert Pape ile yapılan röportajdan aktarıyor. Pape’ye göre, “Mevcut bombardımanın İran’da olumlu bir rejim değişikliğine yol açma şansı neredeyse hiç yok… Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana, ABD, İngiltere, İsrail ve Rusya dahil birçok ülke, hava gücünü kullanarak rejim değişikliği dayatmak için onlarca girişimde bulunmuştur…müdahaleler sistematik olarak iki sonuca yol açıyor. Birincisi, mevcut rejim değişmeden kalıyor. Elbette liderler öldürülüyor, ancak onların yerine onlara çok benzeyen kişiler geçiyor. Daha da önemlisi, yeni liderler arasında radikalleşme görüyoruz; bu liderler daha agresif olmaya ve askeri önlemler de dahil olmak üzere daha radikal önlemler almaya meyilli.”

Saddam rejimine karşı başlayan ABD işgali günlerinde, etrafımızdaki esaslı tartışmalardan birisi Saddam’ın diktatör olmasıydı. Bir ülkede rejimin diktatörlüğü o ülkenin ABD ve ortakları tarafından işgalini meşrulaştırmak için kullanılıyordu. O dönemde, Irak’ın olsa olsa kanlı bir mahalle çetesi olduğu, ABD’nin ise tüm mahallelerdeki çeteleri kontrol eden asıl mafya örgütlenmesi olduğu benzetmesini yaparak tartışıyorduk. Bir mahalle mafyasının cinayetlerini, zorbalıklarını, hırsızlıklarını, tüm mahallelerde soygun yapan, tecavüz örgütleyen, cinayet işleyen, tüm suçları organize etmeye çalışan Godfather’ın müdahalesinin çözebileceğini düşünmek birkaç noktayı gözden kaçırmakla mümkün olabiliyordu.

İlk nokta, ABD’nin demokrasinin beşiği olduğu, Irak’la kıyaslanamayacak bir rejime sahip olduğu fikriydi. ABD demokrasisi madalyonun diğer yüzünde ikili parti sistemi, soykırım üzerinde yükselen bir burjuvazi, nükleer bomba kullanan tek egemen sınıfa sahip olması, siyah hayatları cehenneme çeviren kölecilik tarihi ve etkisi hala devam eden ırkçılık ve savaşsız tek bir gün geçirmeyen dış politikadaki saldırganlık yatıyordu. Neoconların Bush’u bu konuda daha ikna edici olmuş olsa da MAGA’cıların Trump’ı ABD demokrasisinin üzerindeki örtüyü çoktan indirmiş durumda.Epstein dosyaları ise nasıl bir sermaye rejiminin egemen olduğunu bir kez daha gösterdi. Elbet de Saddam Hüseyin diktatördü ve Halepçe katliamı başta olmak üzere çok fazla insanlık suçu işlemişti. Ama Saddam Hüseyin’in cezasını sistematik yalanlarla dünyanın en büyük, en organize cinayet şebekesi olan ABD emperyalizminin kesmesi, bir diktatörün cezalandırılması değil, tüm Irak ezilenlerin ve bölgede yaşayan tüm halkların aşağılanması anlamına geliyordu. Emperyalizm piramidinin en tepesindeki güç herhangi bir ülkeyi canı istediği gibi bombalayabildiğinde, bu ülkenin piramidin zirvesinde kalmak için askeri müdahale seçeneğini kullanmaya bağımlı hale geleceği ve bu yönde cesaret kazanacağı çok açık. Bu eğilimin tersine çevrildiği çok çarpıcı deneyimler var. ABD emperyalizminin Irak’a saldırısı çok büyük bir savaş karşıtı hareketle karşılaştı; Türkiye’nin savaş cephesi açması engellendi ve saldırı başladıktan sonra uzun vadede ABD yenildi Vietnam savaşında işgalin ABD’nin istediği gibi gitmemesi hem içeride dev bir savaş karşıtı protesto dalgasını hem de dünya çapında 1968 hareketini ve Vietnam’daki katliamlara karşı birbirini tetikleyen devrimci patlama potansiyelini beraberinde getirdi. Bugün de bu potansiyel mevcut ama elbette bu potansiyeli gerçek bir eyleme dönüştürecek olan örgütlü savaş karşıtı güçlerin örgütlü işçi sınıfıyla birleşik bir direnişi küreselleştirme yeteneği taşıyıp taşımadığıdır.

Tarafsızlık, Üçüncü Yolculuk ve hijyen merakı

ABD-İsrail’in İran’a açtığı savaşın yarattığı bir başka kafa karışıklığı da Lenin konusudur. Evet, yanlış okumadınız, Lenin. Bazı yorumlara göre ABD ile İran karşı karşıya geldiğinde, Liebknecht’in “esas düşman içeridedir” yaklaşımını Birinci Dünya Savaşı’nın göbeğinde ete kemiğe büründüren Bolşeviklerin devrimci yenilgicilik yaklaşımını tıpatıp kopyalamak lazım. Bu yoruma göre bu kopyala yapıştır savaş karşıtı tutumla üçüncü bir yol inşa etmenin doğru olacağını savunuyorlar. Lenin’in en önemli özelliğinin somut koşulların somut tahlilini yapıp devrimci politikaları bu koşullar içinde işçi sınıfının ve ezilenlerin çıkarlarını korumak üzere somut olarak öne sürmesi olduğunu hatırlarsak, devrimci yenilgiciliğin sömürgecilik bağlamında, sömürgeci bir işgal döneminde içi boş bir tenekeye dönüştüğünü kavramak mümkün olur. Lenin’in devrimci yenilgiciliği Birinci Dünya Savaşı sırasında emperyalist ülkelerin işçi sınıflarının barışı savunup kendi egemen sınıflarının çıkarı için farklı devletlerin milli üniformalarıyla savaş alanlarında birbirlerini katletmesinin önüne geçilmesi için, her ülkenin işçilerinin kendi devletlerine karşı savaşı sonlandırmak için mücadelesi vermesi anlamına gelir. Eşit ya da yaklaşık güce ve etki alanına sahip, emperyalistler arası bir savaşa karşı Lenin’in önerdiği tutumu, Trump-Netanyahu ikilisinin on yıllardır ağır bir yaptırım uygulanan bir ülkeye saldırısının derinleştiği koşullarda aynen benimsemek, Trump’ın tuzağına düşmektir. Cinsel istismardan yargılanması an meselesi olan bir adamla soykırım suçlusu olan bir başka adam, ellerinin altında birisi dünyanın süper askeri gücü diğeri de bu güçten beslenen ve katliamları süreklileştirmek üzere örgütlenmiş bir suç makinesi olan bir devletin olanaklarıyla savaşırlarken İran devletinin gücünü ve olanaklarını bu iki güçle eşitlemenin izahı olamaz. Burada üçüncü yolculuk diye anlatılan, Trump’ın telefonla bizzat arayarak ABD saldırganlığını özerk alan elde etmeye dönük bir fırsata çevirmeye çalışan İran’daki çeşitli siyasi güçlerin emperyalizme hık deyiciliğidir. Üçüncü yolculuk, ABD-İsrail ile İran savaşında tarafsız kalıyormuş gibi yapıp bu süreci ABD desteğiyle rejimi devirmek için bir fırsata çevirip aynı anda bu politik eğilimi Lenin’le gerekçelendirmeye çalışarak Trump’ın bölgesel acentalığı faaliyetlerine devrimci savaş karşıtı geleneği hakim kılmaya çalışmaktır. Resimde sadece ABD olsaydı, batı dünyasının sonsuz uygarlık ışıklarından gözleri kamaşmış olanlara bu iddiayı yutturulabilirdiniz, ama saldırının motor gücünün İsrail olduğunu düşününce bu strateji tamamen çöküyor. Kim, İsrail’in işgalinin, bombardımanının bir parçası olarak gelişmeleri bir fırsata çevirmeye çalışıyorsa, dünya halklarının kalbinde en büyük ihaneti gerçekleştirmiş olur. Gazze’de yaşanan soykırımla ortaklaşmanın, ABD’nin bölgesel uç beyliği olan İsrail’in küçük bir uç karakolu olmak anlamına geleceğini görmeyenlerin, emperyalizme karşı işçi sınıflarının ve ezilen halkların direnişi konusunda tavizsiz bir politikayı savunan Lenin’e sığınmaları, politik tartışmaları sulandırmaktan başka bir işe yaramaz. Emperyalizm ise sulandırmaya gelmeyecek en tehlikeli, en gergin alandır.

Bu tartışma, tarafsızlığın neden mümkün olmadığını da gösteriyor. Gramsci taraf tutmayanlara boşuna öfkelenmemişti:

Kayıtsızlardan nefret ediyorum. Frederich Hebbel’in dediği gibi ‘yaşamak taraf tutmaktır’ bana kalırsa. Bir insan, şehrin/toplumun dışında ve sadece insan olarak var olamaz. Gerçekten yaşamak yurttaş olmaktır, taraflı olmaktır. Kayıtsızlık irade yitimidir, asalaklıktır, korkaklıktır. Kayıtsız olmak yaşamamaktır. Kayıtsızlardan bu yüzden nefret ediyorum.Kayıtsızlık, tarihin yüküdür. Yenilikçinin ayağına dolanan fazlalıktır, en güzel coşkuların içinde kalıp boğulduğu atıllık durumudur, eski şehri kuşatan ve onu en güçlü duvarlardan, en cesaretli savaşçılarından bile daha sıkı sarmalayan bir bataklıktır. Çünkü saldırganları karanlık girdaplarında yutar, telef eder, mücadeleden soğutur ve bazen de kahramanca davranmaktan vazgeçirtir. Kayıtsızlık tarih üzerinde büyük bir güce sahip olmuştur. Kayıtsızlık pasif çalışır, ama yine de çalışır. Kayıtsızlık yazgıcılıktır, bel bağlanmaması gereken şeydir. Programları tersine çevirir, en iyi şekilde düşünülmüş planları mahveder. Akılcılığı yıkan şeylerin hammaddesidir.

Bugün bu somut olarak, tüm dünya işçi sınıflarının ve ezilen halklarının çıkarı, ABD-İsrail saldırganlığının hemen son bulmasından, dünyanın bütünüyle ayağa kalkıp tüm felaket alametlerinin belirgin bir şekilde kendisini göstermeye başladığı koşullara isyan etmesinden ve elinden geldiğince, ABD ve İsrail’in askeri ve politik bir yenilgi alması için harekete geçmesinden geçer. Ellerini temiz tutmak isteyenler siyasal alandan çekilmeliler. Tüm kural tanımazlığıyla neoliberal konsensusun çöküşünü simgeleyen Trump gibi bir sosyopatın elinde binlerce nükleer bombayı harekete geçirme ihtimali olması bile tarafsızlık ya da Lenin’i tamamen ters yüz ederek yorumlayanların hijyenik yaklaşımlarının kofluğunu gösteriyor.

İran’ın dindarları vs İsrail ve ABD’nin dindarları

Bu tartışma elbette, İslamofobi tartışmasından bağımsız sürmüyor. ABD’nin 2003 Irak işgali öncesinde bu devletin ideolojik düşmanlar listesinin başına İslam yerleşti. Tüm emperyalist başkentlerin entelektüel üretim merkezleri batı uygarlığının karşısına İslami karanlığı çıkartan analizlerle fikri propagandaya başladılar. Bu propagandanın artçı şokları Arap Baharı’na bakışı da etkiledi IŞİD-ÖSO gibi örgütlenmelere bakışı da en son Şara iktidarına bakışı da. ABD, daha uygar, İran daha barbar görünüyor bu propagandayı yutanlara. Sadece İran değil, batıdaki her sağcı, bir doğusunda kalanı karanlıklar içinde yaşayan cahil olarak kodluyor. Bir yorumcu Avusturya’nın ötesinde kimsenin okuma yazma bilmediğine dair kibirli oryantalist yaklaşımlarla dalga geçiyordu. Bu propagandanın etkisi, Gazze’de direnişin liderliği İslami bir örgüt tarafından sürdürüldüğü için küresel intifada bu tartışmayı kesin bir şekilde kazanana kadar7 İsrail’in soykırımcı işgalinin nedeninin Hamas olduğunu düşünen ve bu yüzden de Filistin dayanışmasını politik ajandasının en önemli gündemi yapmayı reddeden muhaliflerde görüldü.

Türkiye’deki toplumsal dokuyu çok uzun bir süre biçimlendirmiş olan militer/yukarıdan/aydınlanmacı/oryantalist/ulusalcı sekürlerlik anlayışı dünya genelinde hegemonik hale gelen İslamofobi ile birleşince Ortadoğu okumaları bu iki birbirine geçişkenliği çok kolay olan akımın gözünden yapılıyor. Filistin direnişini FKÖ liderlik yaparken destekleyenler ve hatta o tarihin içinde şekillenen bir dizi organik bağı hatırlayanlar bugünkü Filistin direnişine farklı bir siyasi örgüt liderlik ettiği için kerhen destek verip şüpheyle yaklaşıyorlar. Avrupa’da, ABD’de ve Güney Amerika’da Filistin dayanışma eylemlerinin coşkusu, kitleselliği ve siyasi derinliği büyük ölçüde Türkiye’deki sol muhalefetin çeşitli kesimlerini halen etkisi altında tutan bu fikirlere karşı çetin bir mücadelenin sonucu oldu.

Iran’daki rejimin bir molla rejimi olması, liderinin aynı zamanda dini lider olması, din adamları kastının devletteki yönetici pozisyonları, İslamofobiklerin yaklaşımını belirliyor elbette. İsrail’in İran’a saldırması, bu tartışmayı yeniden alevlendirdi. İran gibi teokratik bir diktatörlük savunulabilir mi? İsrail ve ABD rejim değişikliğini isterlerken biz bu rejimi nasıl savunabiliriz? Kadınları öldüren, çok sayıda Kürt muhalif aktivisti idam eden rejimle yan yana düşmeli miyiz? Bu sorulara verilen yanıtlar hatta bu soruların kendisi İsrail ve ardından ABD’nin İran’a yönelik saldırısı karşısında büyük kitlelerin sokaklarda seferber olmasının önündeki büyük engeller. İran halkının içindeki monarşi yanlısı sağ güçler de tam olarak bu perspektifi rejim karşıtlıklarının göbeğine yerleştiriyorlar. Yani bugün İsrail ve ABD desteğiyle İran diasporası içinde güç kazanmış olan Pahlavi monarşizmi Türkiye’de militarist sağcı ulusalcığın nerdeyse bir aynası gibi. Arap karşıtı ırkçılık, Kürt karşıtı ırkçılık, İslamofobi gibi her türlü zehirli fikri orda da görmek mümkün.Bu tartışma yapılırken Ortadoğu halklarına yönelik bir aşağılama da kendisine ifade alanı buluyor ve Arap halklarının her türlü siyasi eyleminin doğası gereği gerici olduğuna dair İslamofobik eğilimler hakimiyetini gösteriyor.8

Oysa İran, İslam’ın bir başka kolu olan Şiiliği benimseyen aşırı muhafazakar din adamlarının belirleyici güç olduğu bir yönetici sınıfın hakimiyetindeki kapitalist bir devlettir. Kapitalist! Aynen ABD gibi, Türkiye gibi, Hindistan gibi, Almanya gibi. İran bölgedeki en büyük güç olmaya çalışıyor ve İsrail’le 1979 yılında Şah devrildiğinden beri tüm ilişkilerini kesti.

İslamofobi, fakir, zorluk içerisinde hayatta kalmaya çalışan halkların kafasına bomba atılmasını meşrulaştıran bir ideoloji halini almakla kalmıyor, aynı zamanda dini, katliamları için bir araca çeviren ABD egemen sınıfını görünmez kılıyor. ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth iki gün önce “sömürgeciliğin akıl sahibi bir varlık değil, çıplak şiddet” olduğunu gösteren bir konuşma yaptı.

Arka arkaya söyledikleri gerçekten de korkunçtu: “Başkan Trump, Amerika’yı ve Amerikalıları her şeyin önüne koyar. O tereddüt etmez, askerlerimiz de tereddüt etmez…Amerika, sözde uluslararası kurumların ne dediğine bakmaksızın, tarihteki en ölümcül ve hassas hava gücü kampanyasını başlatıyor. B2’ler, savaş uçakları, insansız hava araçları, füzeler ve tabii ki gizli silahlar…Aptalca çatışma kuralları, ulus inşa etme bataklığı, demokrasi inşa etme egzersizleri, politik olarak doğru savaşlar yok. Kazanmak için savaşıyoruz ve zamanımızı veya hayatlarımızı boşa harcamıyoruz…Artık savunmacı değiliz. Savaşçıyız. Düşmanı öldürmek ve iradesini kırmak için eğitildik. Ateşin, eleştirilerin, yalan haberlerin, her şeyin içinden. Sizi serbest bırakıyoruz çünkü sizler dünyanın gördüğü en iyi, en güçlü, en ölümcül savaş gücüsünüz. Yüce Tanrı sizi korusun ve koruyucu kolları üzerinize uzansın.”

Bu, MAGA’cı emperyalizmin kibrini, doyumsuz vahşet tutkusunu, halkları rahatça ezebileceği çimenler gibi gördüğü gerçeğini, açıkça katliam ve durmaksızın öldürme emri veren üstenciliğini göstermesi açısından benzeri olmayan bir konuşma. Yüce Tanrı’yı katiller ordusunu koruması için göreve çağırma şımarıklığını da es geçmiyor. Bu bakan ABD’nin İsrail’e destek olmasını “dini bir vazife” olarak gördüğünü söylemişti. Aynı fikirlerin temsilciliğini yapan bazı ABD kuvvet komutanlarının askerlere “bu savaş Tanrı’nın planının bir parçasıdır” dediği için şikayet konusu olduğunu da hatırlayalım.

Daha da vahimini ABD İsrail Büyükelçisi utanmadan ifade etmişti. Tucker Carlson adındaki sağcı yayıncıyla röportaj yapan Trump’ın israil Büyükelçisi Mike Huckabee, İncil’e göre İsrail’in tüm Ortadoğu üzerinde hakkı olup olmadığı sorusuna İsrail’in Nil Nehri ile Suriye ve Irak’taki Fırat Nehri arasındaki topraklarda hakkı olduğu yanıtını verdi.

Dünyadaki en gelişkin askeri gücün 26 aydır Filistin, Yemen, Suriye, İran ve Lübnan gibi ülkeleri defalarca bombalayan İsrail’le beraber İran’a yönelik saldırısına kayıtsız kalmak ve rejimin niteliğinden dolayı büyük bir savaş karşıtı eylemler silsilesiyle bu saldırıya karşı çıkmamak kabul edilemez. Muhalefetin bazı kesimlerini paralize eden bu politik tutumu net bir şekilde eleştirmek zorundayız. Herhangi bir ülkenin ABD ve korsan bir devlet olan Siyonist İsrail tarafından bombalanması hiçbir şekilde meşrulaştırılamaz, sadece kınamakla geçiştirilemez, “amalar ve”fakatlarla” tartışılamaz. İran’da bir rejim değişikliği olacaksa, bunu geçmişte olduğu gibi İran halkının, İranlı işçilerin ve kadınların kendi eylemleri yapmalıdır.

İranlı romancı Sahar Delijani’nin şu sözü çok önemli ve bu tartışmaya son noktayı koyacak kadar da net: ‘Ben bir İran hapishanesinde doğdum. İran rejiminin suçlarını bizzat iliklerime kadar hissettim. Ancak bu, halkımın bombalanmasını, sakat bırakılmasını ve evlerinin harabeye dönmesini istediğim anlamına gelmez. Eğer kurtuluş vizyonunuz sadece masum hayatların yok edilmesinden geçiyorsa, peşinde olduğunuz şey özgürlük değildir.’ Bizler bir yandan İran halkının özgürlük mücadelesini desteklerken aynı anda ABD-İsrail bombalamalarına net bir şekilde karşı durmalıyız.

Rejim değişikliği, İran’da Kürtler ve Türkiye’de çözüm süreci

Bölgedeki Kürt örgütlenmelerinin çağrıları giderek abartılı bir ABD kuklası pozisyona doğru evrildiklerini gösteriyor. İran’da rejimin Kürtlere yönelik ağır baskıları ve idamları bir gerçek. Ancak bir halkın kafasına ABD ve İsrail tarafından bombalar atılırken, başka bir halkın bu saldırılardan fırsat devşirerek başarıya ulaşabileceğini ve özgürlük kazanabileceğini düşünmek emperyalizme duyulan safça güvenden kaynaklanıyor.

ABD müdahalesinden medet ummak doğru bir politik tutum değildir. Kürt halkının tüm bölgelerde yaşadığı ıstırap açıkça ortada. İran’da rejimin Kürtlere yönelik tutumu, Kürt aktivistlere yönelik engizisyoncu yaklaşımı elbette Kürtlerin rejimle ortaklaşabileceği hiçbir nokta bırakmamış vaziyette. İran’da rejime karşı mücadele etmek İran’da yaşayan her muhalifin strateji ve taktiklerini kendisinin belirleyeceği zorunlu bir siyasal görev. Lakin Trump adındaki Epstein ortağı ahlaksızla telefon görüşmeleri yapıp, İsrail gibi soykırımcı bir devletin yöneticileriyle anlaşıp harekete geçmek, belki bomba gürültüleri arasında bazı fırsat pencerelerinin açıldığı izlenimini yaratabilir ama emperyalizmin ve Siyonizm’in yıllardır yarattığı yıkıma maruz kalan halkların hafızasında bu lekeyle anılmanın mutlaka büyük bir bedeli olur.

Türkiye’de çözüm sürecinin hızı, ritmi, zamanlaması ve gidişatı, İran’a yönelik saldırıyla daha da anlaşılır hale geldi. Devlet Bahçeli grup toplantısında “İç cephenin önemi, millî birlik ve dayanışmanın değeri zannederim çok daha iyi anlaşılmış ve açıklığa kavuşmuştur. Komşu ülkemiz İran’ın başına gelen dehşet verici musibetlerden ülkemizi soyutlamak ve ayrı düşünmek hem imkânsız hem de izansızlıktır. Terörsüz Türkiye hedefine dudak büken aymazlar, ne yaptığımızı, neyi amaçladığımızı daha iyi görüyor musunuz?” dedi. En başından beri farklı önerilerle de olsa İmralı’nın ve devlet koalisyonunun çözüm sürecini başlatmasının, bölgede, özellikle Suriye’de yaşanacak siyasal sarsıntıların etkisine karşı bir tedbir olarak da önerildiğinin altını çiziyoruz. Gazze ve bir çok bölge ülkesinin İsrail tarafından bombalanması, İsrail işgalinin derinleşmesi, dünyanın gözü önünde bir soykırım yapılması, Trump’ın ABD’nin başına geçmesi, Suriye’de rejim değişikliği ve en sonunda İran’ın ağır bombardımana maruz bırakılması, ABD ve İsrail denetiminde özerk yapılanmaların şekillenmesi ihtimalini doğurdu. İmralı açısından bu koşullar Türkiye’de demokratikleşme,barışçıl bir yapılanma ve arka arkaya bu yönde hamlelerle aşılabilir görünürken devlet açısından silahlı güçlerin dağıtılması bu yönde daha minimalist bir yönelim için öncelik olarak masaya konuldu. Öcalan’ın neden hızlı davranmak istediği İran’a saldırıyla beraber bir kez daha görüldü. Sürecin arka planındaki asli koşullar böyle olsa da sürece dair beklentiler, devlet ve İmralı açısından, iktidar bloğu ve Dem Parti ve Kürt halkı açısından çok farklı niteliklere sahip. Kürtler tüm bileşenleriyle bir dizi adımın artık atılması gerektiğini söylüyorlar. Öcalan iki gün arka arkaya aktarıldığı görüşlerinde, hem Meclis Çözüm Komisyonu raporunu çok olumlu bulduğunu hem de artık pratik adımların atılması konusunda daha fazla gecikme yaşanmaması gerektiğini vurguluyordu.

İktidar sözcülerinden ise hem sürecin olumlu olduğu yönünde yorumlar yapılıyor am aynı zamanda Dışişleri Bakanlığı, Kürtlere yeni bir ödev daha çıkartıyor. Hakan Fidan, “Terörsüz Türkiye sürecinin terörsüz bölge” anlamına geldiğini ve bunun İran’ı da bağladığını söyleyerek sürece dair şüphelerin oluşmasına neden oldu. Elbette hiçbir devlet yetkilisi süreç hakkında hiçbir olumsuz yaklaşım dile getirmiyor ve Fidan da her zamankinden çok daha yumuşak bir tonda konuşuyor ama çözüm sürecini başlatan dinamikler sınırların dışındaki siyasal kasırgalar olsa da nihayete ulaşmasını sağlayacak olan içeride atılacak adımların Kürtleri tatmin edip etmeyeceğidir. Bu yüzden en azından Komisyon Raporunun 6. ve 7. maddelerindeki somut öneriler hızla meclis tarafından hayata geçirilmelidir.

Bu, kuşkusuz, Türkiye’nin İran’daki gelişmelere göstereceği refleksle de ilgilidir. İran saldırısı, Maduro’nun kendi ülkesinden kaçırılması, Küba’ya yönelik ambargo, son bir buçuk yılda bir çok direniş örgütünün liderlerinin öldürülmesi ve en son Hamaney ve İran liderliğinin öldürülmesi tüm ülkelerin egemen sınıflarında ve özellikle devlet yöneticileri katında korku ve panikle karşılanacak ve güvenlik kaygısını ön plana çıkartacaktır. Bu kaygıya aşırı kapılan iktidarlar, doğrudan, güvenlikçi yaklaşım adı verilen baskıcı ve askeri ve polisiye tedbirlere yoğunlaşacaktır. Çözüm sürecinin, Türkiye’nin böyle bir yönelime girmesine tahammülü yok.

İran’ın bombalanması ve İran’ın bu bombardımanlara bölge ülkelerinin ABD üslerine sahip olanlarının tamamını bombalayarak yanıt vermesi dünya ekonomisi üzerinde ve tek tek tüm ülkelerin jeopolitik yaklaşımlarında sarsıcı etkiler yaratacak. Fosil yakıt fiyatlarının artması ve petrolün varil fiyatının 100 dolara ulaşması ihtimali enflasyonu tırmandırıp her ülkede yoksullaşmayı hızlandırırken aynı zamanda kaynaklar daha yüksek oranda savaş makinelerinin güçlendirilmesine harcanacak. Savaş makinesi içeride toplumsal muhalefeti de dizginleme aracı olduğundan iktidarların bu kolay yolu tercih etmesi egemen sınıfların karakterine en uygun olan senaryo.

Fakat Türkiye, bu yöntemi asla tercih etmemelidir.Bunu sağlamak içinse, Gazze’de, İran’da, Rojava’da barış istemekle kalmayan aynı zamanda çözüm sürecinin başarı kazanmasını ve Kürt halkının bir dizi talebinin hayata geçmesini de isteyenler hemen harekete geçmelidir. Fiyat artışları durmaz, devlet petrol fiyat artışlarını sübvanse edemeyecek hale gelir ve daha derin bir ekonomik yoksullaşma yaşanırsa savaşa karşı olan öfkeyle yoksulluğa karşı oluşan öfkeyi yan yana getirmek en önemli görevimiz olacak. Gelişebilecek geniş işçi eylemleri içinde barış isteyenlerin, çözüm sürecini savunanların şimdiden güçlü savaş karşıtı ağlar oluşturması bu yüzden çok önemli.

Bir, bir,1 Mart daha!

Trump utanmadan İran’da rejim değişikliğini savunuyor. Bakanları ve Netanyahu da. Bu saldırının bir günde İran’ın teslim bayrağını çekmesiyle sonuçlanmayacağı açığa çıktı. Ama saldıran taraf ABD’nin askeri üstünlüğünün İran’la kıyaslanamaz olduğunu görmemiz gerekiyor. Saldırganlar rejim değişikliği isterken İran rejimi ise ömrünü olabildiğince uzatmak istiyor.

İran’da siyasal ve toplumsal kutuplaşmanın derinliği çok açık. Eskandar Sadeghi-Boroujerdi’nin ifade ettiği gibi “Birçok insan rejime karşı derin ve içgüdüsel bir nefret beslemektedir. Yıllarca süren ekonomik kötü yönetim, yolsuzluk, baskı ve boşa harcanan fırsatlar, toplumsal sözleşmeyi aşındırmıştır. 2022’de Mahsa Amini’nin ölümünün ardından yaşanan protestolar ve Ocak ayında binlerce göstericinin korkunç bir şekilde katledilmesi de dahil olmak üzere, son yıllarda yaşanan ayaklanmalar, aşılması imkansız gibi görünen nesil, sınıf ve ideolojik bölünmeleri ortaya çıkarmıştır.”

Gerçekten de diktatörlüklere yönelik dış müdahaleler “…dinî kurumları nefretle karşılayanların, İran semalarında yabancı jetlerin uçtuğunu ve devletlerinin yıkılacağına dair açık beyanları görünce yine de tiksinti duymasına neden olabilir…Rejime duyulan öfke, saldırgana duyulan öfkenin altında geçici olarak ikinci plana atılabilir. Barış zamanında uzlaşmaz bir kırılma gibi görünen şey, bombardıman altında kırılgan bir dayanışma biçimine bürünebilir.”

Bu yüzden emperyalist bombardımanlar hiçbir ülkede demokratik rejimler inşa etmeyi ve diktatörler altında ezilen işçilerin ve halkların onayını almayı başaramadı. Şimdi de aynısı olacak. İran’da diktatörlüğün bu saldırganlıktan güç kazanarak çıkıp çıkmayacağını bilemiyoruz. Ama bildiğimiz bir şey var, o da ne İran rejimi ne de ABD emperyalizmi yenilmez armadalar.

ABD yenilmez değildir. Vietnam’da 1973’te yenildiler; 1979’da Şah’ı koruyamayacak İran’da yenildiler; Trump bir önceki seçimlerde Amerikan halkının Siyah Hayatlar Önemlidir eylemleri ve direnişiyle yenildi. ABD’nin 2003 Irak işgali tam bir başarısızlık örneğidir. Dün terörist listesinde olan Şara bugün Suriye’de devlet başkanı. Trump hem ABD içi dengelerde egemen sınıfın bir başka kanadının direnişiyle karşılaştığı bir çelişki içinde debeleniyor hem de Minneapolis’te ICE şiddetine karşı sokağa çıkan yüz binlerin direnişiyle yüzleşmek zorunda kalıyor. Daha birkaç ay önce MAGA’cılar New York’u seçimlerde bir göçmene kaybettiler. Bütün bunlara rağmen, muhalif cephede büyük resmi kavramak için gösterilen yüksek çabalar uzun zamandan beri halkların kendi tarihini yazma yeteneğine duyulan tam bir güvensizlikle el ele gidiyor. Daha 2011 yılında Arap Baharı tüm bölgeyi kitlelerin kendi eylemiyle sarstı. On milyonlarca işçi ve yoksul yıkılmaz addedilen diktatörlüklere karşı çıktı.

Şimdi, savaşa karşı birleşik ve kitlesel bir hareket inşa etmek zorundayız. Tüm siyasi faaliyetimizin odağına savaş karşıtı mücadeleyi almamız gerekiyor. Bunu, 1 Mart 2003’te AKP iktidarına ilk yenilgisini yaşatan Irak’ta savaşa karşı mücadele sırasında başarmıştık. Irak işgalinden birkaç yıl önce gerçekleşen 28 Şubat darbesinde (1997) zirveye çıkan laik dindar bölünmesini de aştığımız dev bir kampanya halkın savaşa karşı azimli kararlılığının örgütsel ifadesi olmuş ve tüm şehirlerde sayısız örgüt, grup, platform, sendika harekete geçmişti. ABD’ye Irak işgali öncesinde Türkiye’yi kanlı saldırısının bir konuşlanma merkezi gibi kullanma izni vermemiştik. Savaş tezkeresi meclisten geçmemişti. Şimdi, başka koşullardayız elbette. Siyasal kutuplaşma keskin ve değişik biçimler alsa da sürüyor. Yüz binlerce insanın bir araya gelmesini sağlayamıyoruz. Ama bugün yüz binlerce insanın Gazze’de süren soykırıma tepki gösterdiğini de İran’ın pahalı bombalarla mahalle mahalle imha edilmesine öfke duyduğunu da biliyoruz. Üstelik 2000’li yılların başında küresel antikapitalist savaş karşıtı hareket varken bu sefer, son iki yılda giderek büyüyen bir dalga halinde, limanları, demiryollarını, kent meydanlarını kaplayan muazzam bir küresel Filistin intifadası var. Filistin için özgürlük ve dayanışma hareketi bütün hareketler içinde bir ifadesini buluyor. İran’a saldırıyla Avrupa’da derinleşen güvenlik politikalarının bir uzantısı olarak gündeme gelen askere alma eylemlerine karşı ses çıkartan öğrencilerin mücadelesinden New York’ta seçimleri kazanan sol muhalefete, liman işçilerinin mücadelesinden sanatçıların her fırsatta Trump karşıtı seslerini yükseltmelerine, yerli halkların yerleşimci sömürgesi ülkelerdeki iklim krizine karşı mücadelesinden sendikal hareketlere kadar her alanda ezilenleri birleştiren bir etki yaratmayı sürdürüyor. Daha yeni, Almanya’da zorunlu askerliğe karşı eylemlere çıkan gençler şu ruh halindeydiler: “Bugün çeşitli şehirlerde zorunlu askerliğe karşı grev ve protestolara katıldık! Gençlik, sağlık ve spor alanlarında kesintiler devam ederken, iktidar sahipleri gençleri hazırladıkları savaşları yürütmeye zorlamak istiyor. Bu esnada, iki yılı aşkın bir süredir Gazze soykırımını ve şimdi de uluslararası hukuka aykırı İran savaşını destekliyorlar. Zorunlu askerlik, savaş desteği ve savaş hazırlıklarina hayır!”

Saldırganların arasındaki kopmaz bağı görmek, kavramak ezilenlerin egemen sınıflara karşı çıkmak için atacağı ilk büyük adım. Bu adım çoktan atıldı.

Irak işgalinde kullanılan savaş yalanlarının çökmesi biraz zaman almıştı. Trump tersini iddia etse de Pentagon İran’ın hiçbir saldırı potansiyeli ya da eğilimi taşımadığını bizzat açıkladı. Buna rağmen, ABD ve İsrail İran’ı vurdu ve Minab’daki Shajareh Tayyebeh Kız İlkokulu’nda 175 öğrenciyi öldürdü. Böyle bir eylemi ABD ve İsrail dışında kim yapsa dünyada haftalarca lanetlenmekten kurtulamazdı. İran’da büyük bir cenaze töreninde on binlerce insan gözyaşlarıyla uğurladı çocukları. Bölgede çocuk katliamı aralıksız sürüyor. İsrail Gazze’de en az 20 bin çocuğu katletti. Tarık Ali’nin söylediği gibi İsrail Lübnan’ı bombalıyor, Trump Hindistan’dan dönen bir İran gemisini vurdu ve 180 denizciyi öldürmeyi hedefledi. Ama yalanlar çoktan çöktü. Milyonlarca ezilen bağlantıları kuruyor. “Minneapolis’teki ICE katilleri, Hint Okyanusu’nda sabit bir hedefi bombalayan pilotlarla aynı zihniyete sahiptir.” Hemen şu anda değilse de İran’a yönelik saldırganlığın her bir günü, örgütlü işçi sınıfında, kadınların mücadelesinde, siyahların, göçmenlerin direnişinde, dünyanın her yerinde kapitalizmle savaşın, ırkçılıkla emperyalizmin, Gazze’de süren soykırımla İran’a saldırının bağlantılarını kuranların sayısını arttıracak. Şimdi, savaşa karşı hoşnutsuzluğu dile getirmenin, öfkeye tercüman olmanın İran’ı yakıp yıkan ABD-İsrail saldırganlığına karşı örgütlenmenin zamanıdır.

İranlı bir sosyalist olsak ABD bombalarını coşkuyla karşılamazdık. Bombardımana karşı, Siyonizm’e karşı işçi hareketinin isyanı için çabalardık. Aynı zamanda mollalar rejiminin İran’da uyguladığı baskıya, kitle eylemlerini kanlı bir şekilde bastırmayı alışkanlık haline getiren devlete karşı mücadele eder ve sorunun asli kaynağının İran egemen sınıfı ve hiyerarşik egemen sınıf örgütlenmesi olduğunu anlatırdık. Tek fark, bunu dolaylı bir şekilde yapardık. İran’a yönelik bombardımanlara karşı doğrudan mücadelenin dolaylı olarak halkın silahlanmasının ve kendi eyleminin İran’da rejimi de alaşağı edecek bir fırtınayı tetiklemek olduğunu bilerek mücadele ederdik. Lenin 1917 yılının Ağustos ayında geçici hükümete karşı örgütlenen askeri darbeye karşı çıkarken, hükümet lideri Kerenski’yi değil Kerenski’ye karşı mücadele etme hakkını ve olanaklarını korumak için politik tutum alıyordu. Kerenski iktidarı Lenin ve Bolşeviklerin hakkında idam fermanını çoktan imzalamıştı. ABD saldırganlığını püskürtmek, İran’da Şah’ı deviren işçi hareketinin tüm dünya ezilenlerine verdiği türden bir ilham verecektir. Bu Gazze’den Suriye’ye tüm bölgede aşağıdan devrimlere itici güç sağlayacaktır.

Tüm anketler ABD’de Trump’ın partisinde bile savaşa karşı olanların çoğunluk olduğunu gösteriyor. Zaman kaybetmeden ABD’den Türkiye’ye, buradan dünyanın her yerine yayılacak, Gazze’de soykırıma ve İran’ın yakılıp yıkılmasına aynı anda karşı çıkacak, omurgasını işçi sınıfının,kadınların, LGBT+ların, gençlerin, ırkçılığa maruz kalan azınlık ve göçmenlerin şekillendireceği küresel bir savaş karşıtı hareketi inşa etmeliyiz. Bize yeni bir 1 Mart lazım.

Perspektiflerimiz:

1. ABD-İsrail’in İran savaşına hayır!

2. Gazze’de soykırımı durduralım!

3. İran’dan Gazze’ye, Minneapolis’ten Rojava’ya her yerde ezilenlerden yanayız!

4. Trump ve Netanyahu savaş suçlarına bir yenisini eklediler. Çocuk öğrencilere yönelik saldırının sonucunda hayatını kaybedenleri unutmayacak ve savaş ve insanlık suçlarından yargılanmaları için mücadele edeceğiz.

5. Trump’ın Müslümanları, kadınları, LGBTİ+’ları hedef alan saldırıları, siyahları ve göçmenleri hedefleyen düşmanca devlet politikaları, Elon Muskların bizlerden çaldıklarıyla servetlerini arttırmasını sağlayan ekonomi politikaları ve bu politikaların sonucunda sağlık, iş, eğitim, temiz içme suyu ve barınma hakkı gibi en temel haklara ulaşamayan geniş yığınlar bugün savaş politikalarıyla bütün bu meseleler arasındaki bağı kurabiliyor. Bu bağların savaş karşıtı mücadelenin birleştirici kayışları haline gelmesini sağlamak zorundayız.

6. Filistin’de süren soykırıma karşı mücadele edenler olarak ABD-İsrail’in İran’a yönelik sürdürdükleri askeri saldırganlığa derhal son vermelerini talep ederken Türkiye’nin de ABD ile kurduğu tüm askeri işbirliğine son vermesini ve ezilen, bombalanan, soykırıma maruz bırakılan halkların yanında olduğunu ilan etmesini talep ediyoruz.

7. Trump’ın hiçbir planı kabul edilemeyeceği gibi Gazze Planı da kabul edilemez. Türkiye’den Trump’ın Gazze Planı’nın parçası olmamasını talep ediyoruz!

8. Trump, saldırı emri verdiğini açıkladığı konuşmasında İran halkını bombardıman sonrası rejimi devirmeye davet etti. Hem katil hem utanmaz olan ABD emperyalizmi, bölgede yaşayan halkların özgürlük mücadelesine de el koymaya çalışıyor. İran halkının İran rejiminin zorbalıklarına karşı mücadelesini lekelemeye çalışıyor. İran’da özgürlük ABD-İsrail bombalarıyla değil emekçilerin aşağıdan mücadelesiyle kazanılacaktır. Bölgede, savaş yayılma eğilimleri gösterirken, Türkiye’de ve tüm ülkelerde işçilerin sahaya çıkması ve savaşa karşı mücadelenin merkezini oluşturması hayati bir öneme sahip.

9. Bölgede özgürlük işçilerin mücadelesiyle gelebilir ve savaşı kitlesel işçi hareketleri durdurabilir. 2003 yılında Irak’ın işgaline karşı sokağa çıkan milyonlarca insanın oluşturduğuna benzer bir hareketi inşa etmeliyiz. Gazze’den İran’a Minneapolis’e ezilenlerin yanındayız.

10. Türkiye NATO’dan çıksın! ABD üsleri kapatılsın!

1 Yazının bütününü gözden geçirdiği ve çok önemli katkıları ve düzenlemeleri için Canan Şahin’e çok teşekkür ediyorum.

2 Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaş, bir tercih ve kibir savaşıdır. İran’ın bomba yapmaya çalıştığına veya yakın bir saldırı planladığına dair kanıtlar olduğu iddiası bile neredeyse hiç yok. Bu tür iddialar incelemeye dayanamaz; tekrar edilmeye bile dayanamaz. Benjamin Netanyahu’nun on yıllardır çeşitli şekillerde lobi yaptığı, uzun zamandır beslenen bir hırsın, neokonservatif bir hayalin gerçekleşmesine tanık oluyoruz. Yaptırımların başaramadığını, gizli operasyonların, suikastların ve siber savaşın sağlayamadığını, doğrudan askeri güç şimdi Ayetullah Ali Hamaney’in öldürülmesi ile başaracak. https://www.lrb.co.uk/blog/2026/march/the-dry-and-the-wet-burn-together?fbclid=IwY2xjawQVJMFleHRuA2FlbQIxMABicmlkETFZNGUwUU45YVBabGw2REowc3J0YwZhcHBfaWQQMjIyMDM5MTc4ODIwMDg5MgABHuO_PFmuuK3yAOJhb8JWkb4m9NjNE-A2ld79vzQdZnL4XR7xEByCqtFEc02Z_aem_VW6QR2cHuKxBne442EXFcw

3https://www.mediapart.fr/journal/international/010326/les-bombardements-n-entrainent-jamais-de-changement-de-regime-positif

4Howard Zinn, Amerika Birleşik devletleri Halklarının Tarihi, İmge yayınevi, 2005.

5 Zinn, aynı eser.

6 Alex Callinicos, Emperyalizm ve Küresel Ekonomi Politik isimli kitabında klasik emperyalizm çağında gelişmiş devletler arası rekabetin doğrudan askeri çatışmalara yol açmasının aksine, Amerikan hegemonyasının bir diğer özgünlüğünün diğer tüm gelişmiş kapitalist devletleri (Japonya, Batı Avrupa) kendi ittifak sistemi ve politik liderliği altında birleştirebilmiş olması olduğunun altını çiziyor. ABD bunu başarabilmek için bir yandan Doğu’da ve Asya’da potansiyel bölgesel güçlerin (Rusya veya Çin gibi) çıkmasını engellemeye çalışıyor, diğer yandan da Avrupa Birliği ve Japonya gibi aktörlerin ABD’nin güvenlik şemsiyesine ve açık dünya pazarına olan bağımlılıklarını devam ettirerek onları hegemonyasının alt ortakları olarak kurguluyor.

7 Her ne kadar CHP liderliği anlamamakta ısrar etse de dünya nüfusunun ezici çoğunluğu sorunun 7 Ekim Aksa Tufanı değil yüz yıla yakın bir zamandır süren Nakba olduğu konusunda çok net. CHP milletvekili Namık Tan, “Ortadoğu’da gerginlik 7 Ekim 2023’te HAMAS’ın Gazze’den çıkıp İsrail’e saldırmasıyla başladı” diye yazabiliyor hala. Bu girişin altına yazdıkları hangi yaklaşıma sahip olursa olsun bölge hakkında oldukça aymaz bir yaklaşım.

8 https://marksist.org/1979-sura-devriminden-humeyni-karsi-devrimine-iran/

son yazıları

Meclis Çözüm Komisyonu Raporu ve barış ihtimalleri
MAGA’nın gizleyemediği gerçek: ABD’de Epsteincilerin iktidarı
ABD, İran’a dokunma!

ilginizi çekebilir

queer
Queer-Feminist Psikoterapi (QFT)
8martgeceyürüyüşü6-scaled
Sen yoksan, bir kişi eksiğiz
lgbti-
LGBTİ+ dernekleri: "Bombalar özgürlük getirmez, ABD ve İsrail’in emperyalist savaşına hayır!"