Rıfat Solmaz

Rıfat Solmaz son yazıları

Rıfat Solmaz tüm yazıları

15.04.2017 - 11:05

“Evet” çıkarsa diye bir günlük bir yazı

Referandumdan sonra nasıl bir siyasal süreç yaşayacağımızı referandumdan önce yazmaya çalışmak iki gün sonra “bakın, işte, doğrulandım” deme güdüsü kadar, bütünüyle çuvallama ihtimalini görmezden gelecek kadar önemli şeyler düşündüğüne kendini ikna etmekten kaynaklanıyor olabilir. Ama ortalık felaket tellalarıyla doluyken, referandum sonrası siyasal ihtimaller hakkında bazı öngörülerde bulunmak önemli.

Referandumdan “evet”in veya “hayır”ın büyük bir oy farkıyla çıkması beklenmiyor. 2010 referarandumundaki gibi açık farklı bir sonuç, şimdiki siyasi durumu bütünüyle tepetaklak ederdi. Üstelik evet de çıksa hayır da çıksa böyle olurdu. Yüzde 58 oranında bir “Hayır” oyu, başkanlık önerisinin hızla rafa kalkması, hızla bir erken seçim sürecine girilmesi, AKP-MHP koalisyonunun ilk işaretleri daha eyalet tartışmasıyla açığa çıkan çatlaklarını derinleşir, MHP tarihin en hızlı bölünen ve belki de dağılan partisi haline gelir, başkanlık önerisinin bir daha gündeme getirilmemesi kesinlik kazanır, AKP içinde derin bir siyasi kriz yaşanır, hayır kampanyası yapan beş benzemezlerin safında ise aynı derecede büyük bir çalkantı yaşanır, ama moral üstünlük AKP liderliğinden alınmış olurdu.

Ama hiçbir anket, “Hayır” oylarının böyle büyük bir sıçrama yapmasını ihtimal dahilinde göstermiyor.

“Evet”in yüzde 58 gibi bir farkla 16 Nisan’dan galip çıkması durumunda, öncelikle “Hayır” diyenlerin saflarında her gün daha fazla dile getirilen “Bu ülkede yaşanmaz artık” duygusu önüne geçilmez bir sele dönüşür, muhalefet 15 Temmuz’un ardından ilan edilen OHAL sürecinde ayyuka çıkan moralsizlik bütünüyle depresif bir hal alır, CHP bu kez gerçek bir liderlik mücadelesiyle karışır, MHP’nin muhalifleri siyaseten biter ve karamsarlık milim kımıldamayan bir kale duvarı gibi mücadele etmek isteyen insanların önünde her gün inşa edilirdi.

AKP-MHP koalisyonu ise sınırsız bir özgüvenle daha da yakınlaşır, yerli-millî koalisyon pekişir, Erdoğan’ın merkezinde olduğu bir devlet yapılanması ile egemen sınıfın bütün kanatları arasında kesin bir uyum yakalandırdı.

Fakat, 16 Nisan’dan sonra gelişmelerin seyri her iki yönde de olmayacak gibi görünüyor. Anket firmaları yanılmıyorsa, referandum seçeneklerinden birisi diğerini eze eze yeniyormuş gibi görünmüyor. Bu durumda, referandumda, yazı tura atarken paranın dik gelmesi ihtimali gibi bir ihtimal dahi yoksa, çok büyük olmayan bir farkla sonuca gidilecek. Anketler en baştan beri “Hayır” yüzde 50’yi ancak aşan bir oranda gösteriyor. “Evet” tercihi ise son düzlüğe gelirken, biraz daha önde görünüyor. Konda, yüzde 51.5 evet, yüzde 48.5 hayır sonucuna ulaştığı son anketini yayınladı. Anket firması, "Bu bulgular araştırma hata payı dahilinde değerlendirildiğinde sonuca dair halen kesin bir yargıda bulunmak yanıltıcı olabilecektir" notunu düşerek açıklama yaptı.

“Utangaç seçmen”, “gizli hayırcı” gibi yeni tanımlamalara bu referandum sürecinde hızla alıştık. Oysa seçmenin utangaç olmasına neden olan siyasal ortam ve genel olarak demokrasiden nasibini almamışlık hiç unutulmamalı. “Oyumu açıklarsam başıma ne gelir acaba?” diye düşünenlerin çok olduğu bu referandumda genel bir iddia. Böyle bile olsa, “Hayır” çıkması durumunda, yerli-milli bir otoriterliğe anayasal çerçeve uydurma ihtiyacının ürünü olan bu değişiklik paketi, gündemden bir süreliğine düşecek ve demokratik siyasetin mekanizmalarına dönüş yapmak için en uygun -ama asla kolay değil- koşul oluşacaktır.

Ama son anketlerin gösterdiği gibi, az bir farkla “Evet” oyu çıkması durumunda da, bunun dünyanın sonu olmadığını çok iyi tartışmak, bu sonucun yaratacağı hayal kırıklığına karşı, somut durumdan yola çıkan siyasal fırsatların ve ihtimallerin altını çizerek insanları mücadeleye çağırmak lazım.

“Evet”in az bir farkla (AKP liderliğinin anlamlı bir evet istediğini düşünürsek, “bu da pek anlamlı olmadı” demelerine neden olacak bir farkla) kazanması koşullarında, bu referandum sürecini de belirleyen son iki buçuk yıllık dönemin temel sorunları ve egemen sınıfın reflekslerindeki zayıflık değişmiş olmayacak.

Son iki buçuk yılın temel özelliği, devletin çözüm sürecini sonlandırmasına neden bir beka kaygısı etrafında hareket etmesi, bu kaygıyı gidermek üzere yerli-millî bir koalisyon kurması ve sonuç olarak kitlesel bir desteğe sahip olduğu çok açık olan Erdoğan etrafında bir uzlaşma sağlanması. Devletin beka kaygısının sadece aşırı bir ideolojik inançtan kaynaklanmadığını, Suriye’de yaşanan gelişmeler tarafından tayin edildiğini defalarca yazdık. IŞİD’in Kobane’ye saldırmasının ardından gelişen eylemler, bu eylemlere gösterilen tepki ve kısa süre sonra çözüm sürecinin bitirilmesini, Suriye’de güçlenen PYD’nin giderek dünyanın en büyük emperyalist ülkelerinin açıktan desteğini de almaya başlamasına devletin gösterdiği ve bir süre sonra anlık olmadığını anladığımız tepki olarak okumak gerekiyor. Yoksa, “bütün milliyetçilikleri ayaklar altına almak”la, bugün yaşananlar arasındaki çelişkiyi bireylerin görüş değiştirmesi olarak ya da zaten özünde Kürtlerin kandırılmaya çalışıldığı bir tezgah olarak kolayca kodlamak zorunda kalınır. Bu, aynı zamanda devletin Suriye politikasında radikal bir değişikliğin devreye girmesi, sonuncusunu Fırat Kalkanı harekâtında gördüğümüz sınır ötesi operasyonların ve Suriye’ye askerî olarak müdahil olma arzusunun temel politika haline gelmesi sonucunu doğurdu.

7 Haziran seçimlerinde HDP’nin 80 milletvekili çıkartmasının yarattığı şoktan ekonomide enflasyonla durgunluğun elele gitmesinin yarattığı zorluğa kadar bir dizi etken yeni yerli-millî devlet politikasını zorluyordu ve bir siyasal istikrarsızlık söz konusuydu. 7 Haziran’ın ardından 1 Kasım seçimlerinde AKP’den giden oyların geri dönmesi, özellikle İstanbul, Kayseri ve Ankara gibi şehirlerde bir dönem neredeyse haftada bir patlayan ve onlarca insanın ölmesine neden olan bombalarla politik atmosfere kaygıyı hakim kıldı ve bu durum, yaklaşık yüzde 50’lik seçim zaferine rağmen, istikrarsızlığı tırmandırdı.

Devletin merkezinde Suriye’de neler olacağı kaygısı, Kürtlerde artan baskının ve çatışma ortamının yarattığı yıkımın kaygısı, işçilerde ekonomik koşulların en azından eskisi gibi olmadığı kaygısı sürerken, beklenmedik bir hızda ve görülmemiş bir şiddette 15 Temmuz darbesi gerçekleşti. F16’lar, tanklar, yaklaşık 200’ü sivil 248 kişinin katledilmesi, Meclis'in bombalanması, belediyelerin, TV kanallarının ele geçirilmesi, cumhurbaşkanına suikast girişimi, klişe tabiriyle, bildiğimiz Türkiye’yi arkamızda bırakmamıza neden oldu. Darbeden sonra birkaç hafta süren birlik, dayanışma, yeni bir politik dil beklentileri yerini OHAL’in diline ve uygulamalarına bırakırken, 15 Temmuz sabaha doğru ordu içinde bir azınlığın kalkışması olduğu söylenen darbe girişiminden dolayı bugün 162’si general olmak üzere 7 bin asker tutuklu. Binlerce polis ihraç edildi, birçoğu tutuklandı. 15 Temmuz, çelişkili bir şekilde yerli-millî koalisyonu hem güçlendirdi hem de zayıflattı. Güçlendirdi, çünkü gerçekten de insanların OHAL ilan edilmesine çok itiraz etmeyeceği uygun bir toplumsal atmosfer yarattı. Başta Fethullahçı darbeciler olmak üzere darbeci koalisyonla hesaplaşılması talebi, bu atmosferde, yerli-millî olmayanlarla da yavaş yavaş hesaplaşılması eğilimini maskeledi. HDP milletvekillerinin tutuklanması, belediyelere kayyım atanması bu sayede kolayca gerçekleşebildi.

Fakat 15 Temmuz aynı zamanda açık bir devlet krizine neden oldu. Bu krizin yönetimi sırasında ekonomik göstergeler daha da sarsıldı. Dolar-TL dengesi dağıldı, net bir şekilde fakirleşme yaşandı. Devletin en önemli iki kurumunda binlerce asker ve memur tasfiye edildi. Batıyla ilişkiler, batıya dair kullanılan üslupla beraber kopmak üzere olan gergin bir ip gibi. Bu, ekonomiyi ayrıca etkiledi. 100 bini aşkın kişi soruşturmadan geçirildi. Beka kaygısı yaşadığı için yeni bir politik eksen belirleyen devlet, darbe girişmiyle beraber apaçık bir devlet krizi yaşadı.

Bu sırada, şok edici bir gelişme daha yaşandı ve dünyanın başına Trump geldi. Trump’ın ikitadara gelişinin kendisi başlı başına dünya siyasetini sağa kaydırdı. Türkiye’de yaşanan beka kaygısı, dünya çapında bir kaygı haline geldi. Bütün ülkelerin, kısa sürede Suriye’yi ve Afganistan’ı bombalayarak ABD’yi sahalara yeniden döndürme konusunda kararlılığına ikna olacağı Trump, Pasifik bölgesinde suları kaynatmaya başladı. Dünya beka kaygısını bir yaşıyorsa, Türkiye 10 yaşıyor: Trump’ın Suriye politikası ne olacak? Trump’ın PYD ile ilişkisi ne olacak?

MHP’nin başkanlık (ya da “partili cumhurbaşkanlığı”) önerisi bu kriz içinde devletin daha merkezî davranması için gündeme geldi. Yerli-millî koalisyon, özellikle dış politikada adına yaraşır uygulamalar içinde olduğu sürece, bir ölçüde CHP’yi de kapsıyor. CHP liderliğinin Fırat Kalkanı harekâtını eleştirmesi bu yüzden komik. CHP bu harekâta cevaz veren tezkereye evet oyuyla katkıda bulunmuştu Meclis'te. Bu yüzden, başkanlık önerisi, CHP’yi bizzat dışarı püskürterek, milliyetçi cepheleşmeye ilk kaybını yaşatmıştı.

Fakat, yerli-millî otoriter özel bir siyasî eğilimin taşıyıcısı olarak AKP-MHP koalisyonu, bir başka sorunu Barzani’nin Türkiye ziyareti sırasında “bayrak krizi” şeklinde yaşamıştı. Referandumdan birkaç gün önce ise “eyalet” tartışması şeklinde yaşıyor.

Referandum boyunca

Referandum sürecinde, altını çizmeye çalıştığım ya da kabaca geçtiğim her bir kriz başlığı, çözülmek bir yana daha da derinleşti. Yargıda yaşananlar durumu en iyi açıklayan örnekleri sunuyor. Birisi FETÖ’den soruşturulan bir savcının Cumhuriyet gazetesine yönelik yürüttüğü soruşturma, diğeri ise Murat Aksoy gibi bazı gazetecilerin aylarca tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakılıp ama serbest bırakılmaması ve bu kararı veren hakimlerin görevden alınması. Darbecilere karşı ilan edilen OHAL’in bir barış metnini imzalayan akademisyenlere yönelmesi anlamına gelen KHK’lar.

Bütün bir referandum süreci boyunca, kıyaslanamaz bir propaganda gücü farklılığına rağmen, “Evet” kampanyası, “Hayır”a anlamlı bir fark atamadı (Adil Gür’ün anketinin gerçeği aşırı büktüğünü düşünmemiz için çokça neden var). Bu nedenle referandum süreci, daha önce benzeri görülmemiş ölçüde bir kutuplaşma yaratarak ya da zaten varolan kutuplaşmayı daha da derinleştirerek mevcut sorunlara, etkisi referandumdan sonra azalarak da olsa sürecek olan yeni bir sorun alanı daha ekledi.

Bir günlük bir yazı için fazlasıyla uzun olan bu yazıyı şöyle bitirmeye çalışayım:

1) Kuzey Kore nükleer deneme yapmak üzere ve ABD’nin nükleerle donattığı savaş gemilerini bölgeye yığdığı söyleniyor. Çin ABD’yi tehdit ediyor. Küresel iki dev askerî güç ilk kez bu kadar tehdit içeren açıklamalar yapıyor. Referandumdan çıkan sonuç ne olursa olsun, bizim küresel bir savaş karşıtı hareketi inşa etmemiz gerekiyor. Bu savaş karşıtı hareket Esad rejimine karşı çıkarken Suriye’de halkların kendi kaderini tayin hakkını da savunan bir içeriğe de sahip olmalı.

2) Trump'lı dünya, Avrupa’da gelişen ırkçılığa güçlü bir ivme kattı. Irkçılık karşıtları küresel bir ırkçılık karşıtı hareket inşa etmeye çalışıyor. Referandum sürecinde "Evet" saflarından Kürtlere, Ermenilere yönelik ırkçı yaklaşımlar sergilenirken, özellikle ulusalcı temelde“Hayır” kampanyası yapanlar da Suriyeli göçmenlere karşı ırkçı açıklamalar yaptılar. Referandumun hemen ardından ırkçılığa karşı bir ağ örmeye devam etmeliyiz.

3) Referandum sonuçları Kürt sorununu ortadan kaldırmayacak, sadece bu sorunun tartışıldığı ve ele alındığı politik iklimi değiştirecek. Bu yüzden 17 Nisan’dan sonra Kürt sorununun diyalog yoluyla çözülmesi için çalışmalara hız vermek, açlık grevlerinin sonlanması için hamle yapılmasını sağlamak önemli bir iş.

4) İklim, çevre ve enerji politikaları referandumdan sonra merkezî bir sorun olmaya devam edecek. Bir iklim ağı, birleşik bir çevre mücadelesi örgütlemek için yeni adımlar atmak zorundayız.

17 Nisan’da, “anlamlı bir evet” çıkmazsa, sadece biz değil, AKP-MHP koalisyonu da egemen sınıf da bir dizi sorun alanıyla karşı karşıya kalacak. Bu, çıkan sonucun meşru olmadığı anlamına gelmeyecek. Matematiksel açıdan yasal ve meşru olsa da bölünmüş, zorlanan, kaygılı, didişen, ABD’den İran’a, Rusya’dan Hollanda’ya kadar biriken dış politika problemleriyle yüz yüze kalmış ve Suriye sorunu büyüyerek duran, bütün bu sorunları sadece OHAL koşullarında tüm muhalefete baskı uygulayarak çözmesi mümkün olmayan bir egemen sınıf koalisyonuyla karşı karşıya olacağız anlamına gelir.

Bu açıdan, referandumdan sonra, kilit kavram "mücadele" olmak zorunda. İki toplumsal mücadele zeminine özel bir önem vermek zorundayız. Birisi, kadın hareketi. Kadın mücadelesi, mücadele başlıklarından birisi olmanın çok ötesinde, OHAL koşullarında iki kere binlerce kadını bir araya getirerek direnmek isteyen tüm güçlere ilham verdi. Bu hareketin mücadelesine özen göstermeye devam etmek zorundayız. Başka bir deyişle, kadın hareketinden öğrenip başka mücadele alanlarına deneyimini aktaracak köprüleri kurmak zorundayız.

Diğeri ise işçi hareketi. Hükümetin referandumdan sonra gündeme getirmesi kaçınılmaz olan 657 sayılı yasayla ve Kıdem Tazminatı hakkıyla ilgili önlemler, işçileri “evet ya da hayır” dediğine göre ayrımayacak. "Evet” diyen kamu çalışanı da “Hayır” diyen kamu çalışanı da hakkını kaybedecek, “Evet” diyen kamu çalışanı da “Hayır” diyen kamu çalışanı da kıdem tazminatı hakkını kaybedecek. Bu yüzden referandumun hemen ardından, acil olan, “hayır”cı işçilerle “evet”çi işçilerin birleşik mücadelesinin imkânlarını zorlamak.

Son olarak, bu mücadeleleri siyasal alana aktarmak bir başka ve özel mesai harcamayı gerektiriyor. Bu referandum sürecinde, sol saflarda “fikrimiz iktidarda”ydı. En beklenmedik ulusalcı sosyalistler bile AKP tabanında yer alan yoksul kitleler kazanılmadan AKP’nin geriletilmesinin mümkün olmadığını itiraf etmeye başladı. Tam bu şekilde olmasa ve sadece köprüyü geçene kadar böyle düşündüklerini zaman zaman ağızlarından kaçırsalar da, daha önceki seçim süreçlerinde ortalığa saçılan “makarnacılar” gibi çıkışlara çok rastlanmadı. Sık sık adı geçen “utangaç hayırcılar” AKP tabanında yer alıp da referandumda “hayır” demeyi düşünenler.

Oysa 7 Haziran seçimlerinde böyle bir tabanın varlığı belli olmuş, AKP oylarının yüzde 20’sini kaybetmişti. Bu seçmenler başka partilere gitmemiş ve 1 Kasım seçimlerinde AKP’ye yönelmişlerdi yeniden, ama bu apaçık gerçek sıklıkla görmezden gelindi. Şimdi, bu konuda yine matematiksel bir zorunluluk da olduğu için bir kavrayış birliği oluşuyor. Referandumdan sonra, hem yukarıda saydığım mücadele başlıklarında Evet-Hayır kutuplaşmasını aşan kampanyaları hem de kitlesel bir siyasî alternatifi, AKP tabanında yer alan emekçi, yoksul, değişimden yana ama alternatifsiz kitlelere seslenebilecek siyasî odağı örgütlemek için harekete geçmeliyiz.

Rıfat Solmaz