Korhan Gümüş

Korhan Gümüş son yazıları

Korhan Gümüş tüm yazıları

08.07.2017 - 12:49

tahayyüller gerçekliklerine yıkımlarla kavuşur

bm insan hakları komisyonu’na göre, 2015 temmuz ile 2016 aralık arasında, güneydoğu anadolu’da 355 bin ila 500 bin arası insan evlerini terk etti. mimar korhan gümüş; furkan temir’in yıkımı belgeleyen sur, idil, nusaybin ve cizre fotoğrafları eşliğinde, bölgede sürdürülen kentsel dönüşüm projeleri ve yeniden inşa edilen mimariyi değerlendirdi.

toki̇ eliyle yapılan ürkütücü binaların görüntüleri medyaya yansıyınca yetkililerin verdiği cevap şöyle olmuş:
 
“i̇lk parti biraz aceleye geldi. bu yüzden ilk inşa edilen binalar beğenilmedi. şimdi bunları yapan müteahhit değişti…”
 
sonra yetkililer, aynı nakaratı tekrarlamışlar: “i̇nşallah burada tarih yeniden canlanacak, burası turistik bir çekim merkezi olacak.”

bu sözler defalarca dile getirildiğine, tekrarlandığına göre şaşıracak bir durum yok. herkes “tarihi şehri aslına uygun olarak canlandıracağız” dendiğinde ne olacağını biliyor olmalı. mesele sözlerin gerçeğe tekabül etmesi değil. öyle bir şey beklenmiyor. “bu binaları kim yapmış” diye sorunca, “falanca müteahhit” cevabını alıyoruz. oysa bu cevap yanıltıcı. kurgularla uygulama aşamasında karşılaşmanın yarattığı eşitsiz ilişkiyi yansıtıyor.

bu tür sözlerin bir durumu saptayan değil, oluşturmayı amaçlayan (performatif) bir işlevinin olduğunu söylenebilir (1). alışılageldik siyaset söylemlerinde gerçekleştirilenler arasında bir tutarlılık olduğu varsayılır. eleştiriler genellikle sözlerle gerçekleşen arasındaki çelişkileri, tutarsızlıkları ortaya koymayı hedeflerler. aralarındaki çelişkilere işaret edilir. şunun gibi:

“hani tarihi şehri, diyarbakır’ın geçmişteki halini yeniden yapacaktın? herkesin önünde bunu gerçekleştireceğini söylemiştin. peki neden sözünde durmuyorsun, bu yaptıklarına ne demeli?”

örneğin şu söz var ki insanın büsbütün tüylerini diken diken ediyor: “sur’da inşa edilen binalar diyarbakır mimarisine uymuyor”muş. sanki sonuç başka türlü olabilirmiş gibi. yaşanan felaketten sonra ne bekliyordunuz? diyarbakır’ı nasıl bir şeye benzetmek istiyordunuz? şehrin mükemmel bir taklidinin yapılmasını mı bekliyordunuz? yoksa siz de, şehrin sizin tahayyüllerinize uymayan unsurlardan arındırılmasını mı?

oysa tutarsızlık yalnızca gerçekleşende değil, söylemin kendisindedir. söylemin içinde de ilişkiyi bozucu, tutarsız hale getirici bir şeyler bulunur. bu tür söylemler aynı zamanda kendi içindeki zaafları yönüyle de dikkate alınmalıdır (2). benim burada yapmaya çalışacağım şey söylemi bu açıdan irdelemek.
 
bu yüzden bu tür sözlerin ne amaçla söylendiğinin, arkasındaki işleyişlerin, uygulamada sözü edilenlerin başına nelerin geleceğinin az çok herkes farkındadır. söylemin çelişkisi bu nedenle bir zaaf, bir bilme eksikliği değil, bu tutarsızlığı örtmeye ve otoritenin onaylanmasına hizmet eden bir işlevdir. orijinaline ne kadar benzetilmeye çalışılırsa bir nesne o kadar fazla taklit olmaya mahkum olur. bu sözlerin arkasındaki mesaj şu olabilir: “söylediklerime kendim de inanmıyorum. ancak doğruyu söylesem, kendi otoritemi sorgulamam, hatta yaptıklarımdan vazgeçmem gerekecek. bu yüzden, kendi iktidarımı tesis etmek için bu sözleri söylemek zorundayım.”
 
iktidarların, özellikle otoriter olanlarının asıl işlevi sorunları ortaya çıkarmaya ve çözmeye çalışmak değil, örtmek için uğraşmaktır. çünkü şehrin yıkımı, iktidarların fantezi dünyasının sarsılmasından çok daha kolaydır. tersini düşünmek, iktidarın arkasındaki kurumsal işleyişleri, ondan türeyen bilgileri sorgulamak çok daha zordur. bu yöntemle mekan bir oyun çamuru gibi yumuşaklık kazanır. kurgularla uygulama aşamasında karşılaşmanın yarattığı eşitsiz ilişkiyi yansıtır. bu nedenle öncelikle zaman boyutundan arındırılmış, mesafesizleştirilmiş bu temsil biçimini sorgulamak zorunlu.

müşterek olan hakkında bir bilgi sahibi olabiliriz. onu başka türlü tahayyül edebiliriz. ama kendi başımıza, kendi irademizle dönüştüremeyiz. onlar yalnızca bizim zihin dünyamızdaki imgeleri ile değil, müşterek bir alanda paylaşılarak, her seferinde yeniden üretilirler. buna karşılık gücün mekan temsilleri ile bağlantılı olan şehrin her kavranış biçimi, kendi dünyası içinde gelişir, izler bırakır, etkileşir, oluşur. “kentsel dönüşüm” kavramındaki mevcudun dışarıda bırakılması, işaretsizleştirilmesi (ve yıkımın kutsanması) ise eşitsiz bilişsel sistemin bir işlevidir. i̇nsani emeği, temsil alanı dışındaki her şeyi hiçleştiren erk, ne kadar bilgiye, güce sahip olursa olsun, imkansız bir işe soyunur. temsil edene dahil ettiği müşterek alan olarak şehir, bu şiddet karşısında başka bir anlam düzeni içinde zorlanarak savrulur. gücü yetenin istediği yere savurmaya çalıştığı bir yer halini alır. buradaki işleyiş kafka’nın romanlarındaki her şeyi bilen ve bu yüzden kimin olduğu bilinmeyen bürokrasisinin tam tersidir. burada taraflar bilinmektedir ve şehir bürokrasisi doğa üstü, anlaşılmaz bir güç değil, somut olarak tarafların kendisidir. bu yüzden karşımıza çıkan ‘muhalefet’ ancak güç sahiplerinin sesidir ve hiç bir zaman şehre yapılan müdahalelerin maddi praksislerini, araçlarını sorgulamaz. kurumsal işleyişler gerçekleştikten sonra yalnızca sonuçlarına itiraz eder. böylece semptom üzerindeki işaretleme, şiddeti, haksızlığı ve eşitsizliği karşıtlıklarla gizler. demokratik hukuk toplumlarının karşıtı gibi gösterilen kafkaesk bürokrasi ise (nazi devlet düzeni) ise şehirsel tasarım işlerinin, sanat ve kültürün teknik bir işmiş gibi kabul edildiği bir bilişsel alan üzerine kurulur. bunlar (planlar, kentsel tasarım projeleri) kamusal alanların nasıl düzenleneceğine dair siyasal kararların içeriğini oluşturur. bu yüzden söylemlerin kendi içindeki tutarsızlık taraflar üzerinden okunur. erkin söylemi hem bürokratiktir, hem de tersidir. hem bu bilişsel dünyanın gerçekleştiği, hem de tiye alındığı bir durumdur. böylece sınıfsal çelişkilerin, asimetrinin üzeri karşıtlıkla örtülür. 
 
olumsuzlama, sorunu büsbütün dışarıda bırakır. fantezinin patolojik çekirdeği paylaşıldığı ölçüde sorunu örtmeye yarar. onun imgeselliğini imha ederek erkin el koyduğu bir mesele haline getirir. böylece hayatın nesneleştirilmesi garanti altına alınmış olur. buna karşılık bu imkansızlık, işaretsizleştirilenleri yarattığı travmatik bir hakikat algısıyla motive eder. i̇şaretsizleştirilenler işaretsizletirenler tarafından temsil edildikleri izlenimi edinirler. boyun eğmenin bir başka yolu da bu şekilde gerçekleşir, işleyiş “muhalefet” tarafından performe edilir.
 
bu yüzden gerçek, felaketlerle karşımızda belirir. bilişsel sistem içinde örtük bir biçimde kendisini göstermeye çalışır. bu yüzden bir kalıntı, bir işaret olarak bir kenarda duracakken, tam da yok olduğu, silindiği anda (ve birden bire) gücün pençesinden kurtulur. hayaletvari bir varoluşa dönüşür. sanki özellikle bir bela olarak birilerini sürekli rahatsız etmek için yaratılmıştır. hiç beklenmedik şekillerde karşımıza çıkar, erki tersine çevirip karşıtını yaratır, yok ettiğini canlandırır. bu yüzden tekrarlanıp, durur (3).
 
böylece kimliğin inşası ile bastırılması, yok edilmesi arasındaki fark silinmiş olur, kaybolan ile hakim olan aynı şeyin ters yüzleri haline gelir. bu yüzden varlıkları yokluğa, yoklukları varlığa dönüşür. kendisini temsille özdeşleştiren bağların sökülmesini bilemediği koşullarda bilişsel alan kurgunun gerçeğe dokunmasına neden olur. i̇şte o anda ortaya çıkan şeye kimse hükmedemez, kendi kontrolü altına alamaz. i̇ktidar kimliği bir öz olarak tanımlar ve imgeselliğini imha eder. görünen şiddet belki de bu görünmeyen şiddetin yarattığı şiddete karşı bir savunma, bu kontrolü kaybetme korkusunun yarattığı bir tepkidir.

tahayyüller gerçekliklerine ancak yıkımlarla kavuşur. ölümlerle, kırımlarla. yıkımlar, kırımlar tahayyüllerin gerçeğe en yakın halleridir. i̇mgelerinin gerçeğe dönüşme, temsile dahil edilme halleridir. bilişsel olan hiç bir zaman bu öze ulaşamaz. dolayısı ile şehrin yıkımla yok oluşu, paradoksal bir biçimde varlığının bir semptomudur. yokluğun varlığa dönüşmesidir. hayatı tasarlamanın mümkün olduğu an ancak ölümdür, yıkımdır. bir başka deyişle bu yok oluş, paradoksal bir biçimde gerçeğe yaklaşma biçimi olarak görülebilir. kimlikler (mesela kürtler) gerçekten de var oldukları için yok sayıldılar, şehirlerinden sökülmeye çalışıldılar. sur’un kırımı, yok oluşu, kimliklerin (ermeni, rum, yahudi…) kendi gerçekliklerine en çok yaklaştıkları andır.
 
başta tahayyüllerin müşterek alanın bilgisine erişemeyeceğini söyledim ama bir taraftan da tahayyüllerin althusser’in düşünsel alanın ritüellerle ilişkisini ele alan ünlü tezinde olduğu gibi maddi pratiklerden, eylemlerden ayrılamayacağını, onlarla birlikte ele alınması gerektiğini düşünüyorum(4). nedir bu maddi pratikler? genellikle üzerine konuştuğu şeyin yerine geçen ama otoriter işleyişlerde hiç bir zaman açığa çıkmayan, görülmeyen pratikler. bu yüzden yalnızca kararları, tercihleri konuşmaya kalkışmak, siyaseti bunun üzerinden tanımlamak, şiddet üreten bir sistemi peşin olarak kabul etmek anlamına geliyor.
 
bilişsel ağlar ya temsil ilişkilerini sabitleyerek toplulukları tehdit altına alır ya da özgürleştirerek geliştirir. bu krizi çözmeye çalışmak, hakikate ulaşmak üzerine değil, bu hayale (kurguya, arayüze) çoklu, eşitlikçi bir deneyim niteliği kazandırma çabası üzerine kurulabilir. i̇ktidar gücü etrafında yuvalanan ayrıcalıklı çıkar gruplarının en önemli amacı şehirleri bu tür deneyimlere, paradigmatik yöntemlere, ilişkilere kapatmaktır.
 
bruno latour’un dediği gibi “biz hiç modern olmadık.” olmadık ama olabileceğini zannettik. çünkü bu yolla kendimize ayrıcalıklar, imkanlar sağladık. şehirleri nesneleştirirken kendimizi de nesneleştirdik. başkalarına zeka bırakmazken, kendimiz de zekadan mahrum kaldık. i̇şte bu yüzden ‘uzmanlar’ veya ‘bilen’ özneler olarak her şeyin katılım hakkının olduğunu, her şeyi bu özcü şiddetten muaf hale getirmediğimiz sürece şehrin, müşterek hayatın olamayacağını artık itiraf etmemiz gerekiyor.

Korhan Gümüş

(140journos.com)

notlar:
 
(1)performatif fiiller… bir durumu dile getirmekle kalmaz, o durumu yaratır. slavoj zizek, yamuk bakmak, sayfa 232.
 
(2) metin aynı zamanda onun düzenini bozup, zayıflatan şeyler üyüzünden de ilginçtir. jean-marie vincent’ten aktaran judith butler, i̇ktidarın psişik yaşamı, sayfa 115.
 
(3) “şiddet imgeleri hemen dağılıp göreli bir hafıza kaybı haline gelir, çünkü zulme uğramanın etkisi asla bir sonuca varmaz, sürekli tekerrür eder.” jake chapman, nick hackworth ile söyleşi, “anlamsızlık aleminde” sergi katalogu sayfa 26, arter
 
(4)”i̇deoloji her zaman hem bir aygıtta, hem de aygıtın pratiğinde var olur. bu varoluş maddidir.”
louis althusser, i̇deoloji ve devletin i̇deolojik aygıtları, sayfa 56.