“Tüm yaratıklar mülkiyete dönüştürülmüş, sudaki balıklar, havadaki kuşlar, yerdeki bitkiler… –yaratıklar da özgürleşmek zorunda.”
Katliam yasası olarak anılan kanun değişiklikleri Meclis’te kabul edileli neredeyse iki yıl oluyor. Adı “Hayvanları Koruma Kanunu” olan metinde -sadece bazı hayvanlarla sınırlı olmak üzere- bazı koruyucu hükümler vardı; iki yıldır o güvenceler dahi kaybedildi. Ancak bu geriye gidiş, hayvan özgürlüğü mücadelesini geriye düşürmedi. Aksine, katliam yasası karşıtı mücadele o kadar büyüdü, o kadar kapsayıcı hâle geldi ki Türkiye’de hayvan özgürlüğü için adeta bir dönüm noktasındayız demek herhâlde yanlış olmaz. Zira buradan ya topyekûn özgürleşme çıkacak ya da hayvanlara meta olarak bakmaya devam edeceğiz.
Hayvanların da eşitlik ve özgürlük mücadelesinin bir parçası olduğu pek çok farklı alanda mücadele yürüten insan için, sokakta yaşayan hayvanlar için verilen bu katliam yasası karşıtı mücadelede kristalize hâle geldi. Oysaki katliam yasasının sokakta yaşayan hayvanlar üzerinde gerçekleştirdiği katliamın aynısı, istisnasız her gün, üstelik daha yaygın biçimde mezbahalarda yaşanıyor. Bunu söylerken amacım buradan umutsuzluk çıkarıp eylemsizliğe savrulmak değil; tam tersi, katliam yasası karşıtı mücadeleyi tüm insan-harici-hayvanları kapsayacak biçimde genişletmenin yollarını aramak.
Bu noktada bir hayvanı (sırf buna gücümüz yetiyor diye) katletmenin, esaret altında tutmanın veya onun bedeni üzerinde mülkiyet iddia etmenin, emek mücadelesi içerisinde nasıl çelişkiler açığa çıkardığını tartışmak zorundayız. Denizden bir balık tutup “Bu artık benim!” demenin de bir ineğin sütü veya bir tavuğun yumurtası üzerinden kâr elde etmenin de bir ezen-ezilen/sömüren-sömürülen ilişkisi doğurduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Meseleye hayvan özgürlüğü perspektifinden baktığımızda, ibreyi insandan biraz daha öte yana taşıyabildiğimizde, insanların, insan-harici-hayvanlar karşısında inanılmaz derecede “ayrıcalıklı bir sınıf” olduğunun ayırdına varacağız. Çünkü hayvanlar, en çok ezilen işçi sınıfının bile ezdiği bir sınıftır (öyle ya, işçi sınıfı da et/yumurta/süt “tüketir”, hayvanlar üzerinde denenmiş “ürün”leri kullanır). İnsan-harici-hayvanları sonsuz birer kaynak olarak görüp metalaştırdığımızda, doğal bir sonuç olarak onların yaşamlarına değer atfetmeyiz. Bu yüzden, örneğin alım gücünün azalması üzerinden yaptığımız tartışmalarda, “et çok pahalı, asgari ücretli et alamıyor” demek doğru bir argüman gibi gelebilir; ancak hakikat şu ki kendi hayatının öznesi olan bir hayvanın yaşamı karşısında et her zaman “çok ucuz” kalacaktır. Tıpkı ürettiği artı değer karşısında emeğinin gerçek karşılığını hiçbir zaman alamayacak olan işçi gibi, insan-harici-hayvanın da yaşamı ve özgürlüğü ucuzdur.
Ancak işçi sınıfı ile insan-harici-hayvanlar düşman olmak zorunda değildir; işçi sınıfı eğer insan-harici-hayvanların özgürleşmesi mücadelesine omuz verirse buradan pekâlâ bir yoldaşlık kurulabilir. İnsan-harici hayvanlar, ne yazık ki işçi sınıfından farklı olarak, örgütlenme özgürlüğüne dahi sahip değildir. Bu nedenle hayvanları özgürleştirecek olan, bizzat işçi sınıfının örgütlülüğüdür; eyleyebilme kapasitesidir, praksistir. Gün, “sınıf mücadelesinde hayvanlar da var” demenin, insan ile insan-harici-hayvan arasında yoldaşlık kurmanın günüdür.
Yükseltilecek talep “hayvan refahı” değil, topyekûn hayvan özgürleşmesi olmalıdır. Zira hayvan refahı hayvanların sömürü koşullarına düzenleme getirmekten öteye geçmezken, hayvan özgürleşmesi hayvanların sömürüden kurtuluşu anlamını taşır. Kapitalizmin bizlere satmayı arzuladığı hayvan refahı palavrası, “serbest gezen tavuk” yumurtası yediğimizde hayvanlar daracık kafeslerde hapis tutulmuyor diye içimizi rahatlatmak ve sömürüye devam etmemizi sağlamak için ortaya atılmıştır. Oysa mutlu sömürü yoktur. Tavuğun yumurtası tavuğundur. İneğin sütü ise yavrusunundur. Bunlar üzerinde mülkiyet iddia etmek bir burjuva sınıfı refleksidir. Bu itibarla yalnızca endüstriyelleşmiş hayvan sömürüsüne değil, hayvan sömürüsünün her türlüsüne karşı durmak gereklidir.
Özetle emek mücadelesinin hayvan özgürlüğünü de kapsar hâle gelmesi için mücadele etmek son derece hayatidir. Bugün katliam yasasına karşı mücadelede emek örgütlerinin varlığı ile karşılık bulan yoldaşlık fikri, kapsamlı ve kalıcı bir hayvan özgürleşmesi yolundaki yoldaşlığa dönüşme potansiyeline sahiptir ve dönüşmelidir. Zira mesele hayvanlara acımanın, merhamet etmenin, vicdanla yaklaşmanın, hayırseverlik yapmanın, bir çeşit tüketim alışkanlığının veya hayat tarzının ya da kişisel tercihin çok ötesindedir; bu bir sınıfsal kavgadır. Hayvanların kafeslerini ve zincirlerini kıracak olan, işçi sınıfının hayvan özgürlüğü mücadelesi olacaktır.
Mezbahalarda, süt ve yumurta çiftliklerinde, faytonlarda, deney laboratuvarlarında, hayvanat bahçelerinde, sirklerde, yunus parklarında ve daha nice işkence ve esaret dolu yerde özgürlüğü bekleyen tüm insan-harici-hayvanlar için; işçi sınıfı mücadeleye!
Sevcan Çamlıdağ