Suriye’deki gelişmeler ve yeni çözüm sürecinin akıbeti

Kürtler rejim Kürt güçlerine saldırmaya başladığından beri haklı olarak şu soruyu soruyor: “Erdoğan, Şara ile ilişki kurmaya çalışırken neden Kürtlerle kurmuyor? HTŞ’yi meşru görürken neden bölgenin meşru Kürt liderliğini görmezden geliyor?”. Bu çifte standart, Kürt kitlelerinde hem ciddi bir öfkeye hem de Türkiye ile duygusal bir kopuşa neden oluyor.

Suriye rejiminin Rojava’ya yönelik olası bir operasyonu hepimizde derin bir kaygı yarattı, çatışmaların önünün alınamayacağından ve bölgenin bir cehenneme döneceğinden endişe ettik. Cehennem etkisinin bölgeyle sınırlı kalmaması, çatışmaların yayılması ve çözüm sürecinin dinamitlenmesi ihtimali başta Kürtler olmak üzere yeni çözüm sürecinin kalıcı bir barışa evrilmesini savunanlarda kaygıyı daha da derinleştirdi. Tüm dünyadaki Kürtler yalnız bırakılmışlık duygusuyla umutsuzluk, öfke ve kitlesel ve hızlı tepki gösterme duygusunu aynı anda yaşadı. Ancak neyseki korkulan olmadı, “direkten dönüldü.” 

Bu süreci ve öncesinde, 1 Ekim 2024’te artık resmen başladığını söyleyebileceğimiz yeni çözüm sürecini Öcalan’ın stratejisini ve ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışarak doğru okumakta fayda var.

Öcalan, bir yandan silahlı mücadeleyi stratejik olarak, bir mücadele tarzı anlamında terk etmek gerektiğini ilan ederken aynı zamanda, hem dünya ölçekli hem de bölgesel alanda gerçekleşen dönüşümleri net bir şekilde analiz etmiş ve açık ki elini çabuk tutmuş. İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği soykırım, bir çok ülkeyi doğrudan bombalaması, ABD’nin bu soykırıma verdiği aktif destek, Trumplı ABD’nin öngörülemez, kuraldışı ve pervasız çıkışları, İran’da muhtemel bir rejim değişikliği ya da rejimin sürekli bir istikrarsızlığa gömülmesinin yaratacağı yeni olasılıklar ve nihayetinde Suriye’de yaşanan rejim değişikliği Türkiye’de Kürt meselesinin çözümünü dayatacaktı. Öcalan ya daha da sertleştirilmiş bir askeri seçeneğin devreye girmek ya da demokratikleşme ve barış temelinde bir yönelimin yaşanmak zorunda olduğunu gördü. Devletin, Irak’ta Kürt Bölgesel Yönetimi kurulmuşken, Suriye’de çok geniş bir alanda yeni bir özerk Kürt yönetiminin ve aynı şekilde İran’da siyasal çalkantılar içinde açığa çıkacak bölgesel yönetim ihtimallerinin Türkiye’de de benzer talepler etrafında şekillenecek bir hareketlenmeyi beka sorunu olarak tariflediği çok açıktı. Çalkantılı değişken siyasal ve askeri koşullar içinde İsrail ve ABD’nin ekseninde Suriye ve İran’da gelişmesi muhtemel bir bağımsız Kürt biriminin ise utanç verici bir gelişme olacağını Öcalan İmralı görüşme notlarında vurgulamıştı. Yeni çözüm süreci Kürtler açısından bu gelişmelere devletin vereceği tepkinin yaratacağı siyasal, kaotik ve uzun süreli sarsıntıların da önüne geçmek için gündeme geldi. Yeni çözüm süreci, “beka kaygınızdan kurtulmak istiyorsanız, gelin birlikte barış ve demokratikleşmeyi konuşalım” çağrısından başka bir şey değildir. Sosyal şovenistlerin, sol içindeki aşırı ulusalcıların, ırkçı ve milliyetçilerin görünmez kılmaya çalıştıkları gerçek budur. En net Devlet Bahçeli’nin anladığı görülen çağrının özü budur. Abdullah Öcalan’ı yıpratmaya çalışanlar genetik Kürtfobik tutumları nedeniyle bu çağrıyı değersizleştirmeye çalışıyorlar.

Devlet ise AKP ve MHP’nin kesin bir anlaşma içinde olduğu bir şekilde bu çağrıya önce PKK silah bıraksın, gerisini sonra konuşuruz diyerek yanıt veriyor. 

Devletin kararı ve MHP’nin tutumu

Suriye’de rejimle Kürt güçlerin anlaşma imzalamasının ardından MHP kanadından gelen son çıkışlar, devletin belirli bir strateji doğrultusunda karar aldığını ve bir dizi adım atacağını gösteriyor. Devlet Bahçeli bu çıkışlarıyla AKP’ye değil, doğrudan milliyetçi kadrolara sesleniyor. Bahçeli, grup konuşması bittiğinde eklediği cümlede “Ahmetler, Öcalan ve Demirtaş” cümlesiyle çözüm süreci konusunda kafasında soru işaretleri bulunan milliyetçi odaklara sesleniyor. MHP’nin 57. kuruluş yıldönümünde yaptığı konuşma da aynı şekilde milliyetçi tabana bir seslenişti: “Karar verildi, yürüyoruz, geriye bakmayın.” Her türlü bedeli ödemeye razıyız diyerek çözüm süreci konusunda sonuna kadar gitmek zorunda olduklarını ve bunun bir devlet politikası halini aldığını ilan etmiş oluyor. Bahçeli süreci bir “beka meselesi” olarak tanımlıyor. Bu yüzden sürecin gerekliliklerinin yerine getirilmesi gerektiğini söylüyor.  İktidar bloğu açısından çözüm konusunda atılacak adımların ve alınması gereken yolların sınırlarını tayin ediyor. İktidarı da bu konuda çok rahatsız etmiyor. Erdoğan ile Bahçeli arasında tempo ve zamanlama dışında çözüm sürecine yaklaşım konusunda bir farklılık yok.

Erdoğan, Şara ve Mazlum Abdi arasındaki anlaşmanın ardından bir süre sessiz kalıp, sonunda anlaşmayı çok olumlu bulduğunu açıkladı. Suriye’deki gelişmeleri şahince yorumlayan iktidarın medyasının bazı kalemleri de böylece seslerini kesmek zorunda kaldı.

Çözüm sürecine destekte azalma

Mevcut durumda en tehlikeli nokta, Kürt kitlelerinde çözüm sürecine karşı oluşan derin güvensizliktir. Kürtler, rejim Kürt güçlerine saldırmaya başladığından beri haklı olarak şu soruyu soruyor: “Erdoğan, Şara ile ilişki kurmaya çalışırken neden Kürtlerle kurmuyor? HTŞ’yi meşru görürken neden bölgenin meşru Kürt liderliğini görmezden geliyor?”. Bu çifte standart, Kürt kitlelerinde hem ciddi bir öfkeye hem de Türkiye ile duygusal bir kopuşa neden oluyor. 2014’te IŞİD’in Kobane’ye saldırısı günlerinde yaşanan kopuşun bir benzeri bugün de yaşanıyor. O gün de Türkiye IŞİD’e karşı Kürtleri desteklemek üzere, en azından Peşmergelere sınır kapılarını kullandırmak için çok daha hızlı hareket edebilir, bölgedeki Kürtlere dostluk elini uzatabilirdi.

Çözüm sürecinin bir aşamasında Erdoğan tarafından ilan edilen bölgesel Türk-Kürt-Arap kardeşliği perspektifi çökmüş oldu. Kürtleri kapsamayı bir yana bırakalım doğrudan Şara rejimini destekleyerek Türkiye garantör ve arabulucu olma şansını da kaçırarak Kürtler açısından yeni bir hayal kırıklığı yarattı. 

Bu hayal kırıklığının bir yansıması olarak, çözüm sürecine destek, yüze 60’lar bandında, yüzde 55 ortalamayla sürerken, son bir ayda yüzde 51’e düştü. Kürtler arasında sert bir tartışma başladı ve Abdullah Öcalan ilk kez bu kadar sert bir şekilde eleştirildi.

Burada Türkiye’nin Suriye rejimini desteklemesi temel etken olsa da Öcalan’a bağlı olan Kürt örgütlerin, Öcalan’ın zamanlamasına uymamaları en belirleyici hata oldu. 

10 ay önce, henüz sahada herhangi bir askeri yenilgi almamışken imzalanabilecek bir anlaşmayı reddedip, yenilgi sonrası daha kötü şartlarda bir anlaşmaya mecbur kalmak büyük bir stratejik hataydı. Bu hata, Suriye’de Kürtlerin her şeye rağmen elde ettiği kazanımları ve Türkiye’nin de bu kazanımlar konusunda sorun çıkartmayan bir tutumu benimsediğini görünür kılmayı engelledi. Oysa anlaşmanın en önemli maddesi olan ateşkes, muhtemel bir katliamı engelledi. Bu, başlı başına büyük bir kazanımdır. Mazlum Abdi bir röportajında “Hedeflerimiz bugün elde ettiklerimizden daha büyüktü. Verilen emeği de küçük görmemek gerek. Anlaşma, Kürt kentlerinin siyasi, askeri ve idari anlamda korunması üzerine. Kazanımlarımız korunacak.” diyerek, rejim güçlerinin gerçekleştirmesi ihtimalinde olan bir katliamı durdurmanın öncelikleri olduğunu da söylemiş olmuyor sadece büyük kayıp gibi gösterilen anlaşmanın Kürtler açısından barındırdığı kazanımların da altını çiziyor.

İmralı Heyeti üyesi Faik Özgür Erol’un Abdullah Öcalan ile yaptığı görüşmelerden şu sözleri aktarıyor: “Bu olgusal durumu, mevcut olguları eğer doğru değerlendirebilirsek, doğru seçebilirsek rasyonel olanı tercih edebiliriz. Bakın ideal olanı değil, mükemmel olanı değil, herkesin gönlündekini değil; rasyonel olanı.” Bu açıdan Suriye’de yaşanan gelişmelerde, Kürt-Arap birlikte yaşam duygusu bir ölçüde zarar görmüşse de nüfusun yüzde 10’luk bir kesimini oluşturan Kürtler açısından imzalanan anlaşmanın bir başarısızlık olduğunu söylemek yanlış olur. Anlaşmanın asli öğesi, Kürtlerin, Suriye’nin şekillenmekte olan geleceğinde bir aktör olarak varlıkları garanti altına alınmış olmasıdır. Elbette tüm görüşmelerin kaygan bir zeminde sürdüğü ve hemen her bölgesel ya da büyük gücün burnunu Suriye’den çekmediğini göz önünde tutmakta büyük yarar var. 

Şimdi Suriye’de dengenin korunması için Türkiye’de çözüm sürecinde bir dizi somut kazanımın elde edilmesi ve sürecin ısrarlı bir şekilde ilerlemesi için çabalamak gerekiyor.


Taleplerimiz

Şara rejimi ne çoğulculuğu tercih etti ne de demokrasiyi. Aşırı iktidar gücü tek bir kişinin elinde yoğunlaştı. 2025 yılında bu iktidar kıyı şeridinde yaşayan Nusayrilere, ardından da güneyde yaşayan Dürzilere yönelik saldırı eylemleri örgütledi. ABD ve Türkiye’den aldığı destekle Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Bölgeleri’nde askeri bir müdahale başlattı. Müdahalenin ilk sonucu, sanılanın aksine Kürtlerin tüm dünyada birleşik bir ruh haline ulaşması oldu. 

Türkiye’de yaşayan sosyalistlerin ve demokratların savunması gereken bir dizi talep var:

– Şara iktidarı Kürt bölgelerindeki kuşatmasını tamamen kaldırmalıdır.

– Askeri harekât sırasında esir alınanlar derhal serbest bırakılmalıdır.

– Trump ABD’sini kimse bir ittifak olarak görmemeli, ICE cinayetlerinin, Epstein belgelerinin ve Trump’ın İsrail’e verdiği aktif desteğin gösterdiği gibi ABD ne kendi halkının ne de dünya halklarının dostu olabilir.

– ABD “altta kalanın canı çıksın” politikasını izleyen ırkçılar tarafından yönetiliyor. ABD’yle ittifaka hayır! 

– Bölgedeki gelişmelerde Türkiye, Kürt örgütlerini düşman gibi görmekten, beka sorunu yaratan bir odak gibi algılamaktan vazgeçmelidir.

– Türkiye Suriye’deki tüm halklarla demokratik bir perspektifle diyalog ilişkisini güçlendirmelidir.

– Şara rejiminden, onun Rojava bölgesine yönelik yaptırımlarından yana tutum almamalı ve bu müdahalelerle hiçbir şekilde ilişkilenmemelidir.

– Türkiye’nin Suriye’de halkların eşit koşullarda kardeşliğini savunmak için güçlü bir hareket inşa etmeliyiz.

– İktidar bir yandan Türkiye’de bir barış süreci yürütmeye çalışırken diğer yanda Suriye’de Kürtlerin çeşitli kazanımlarına yönelik tahammülsüz tutumlardan vaz geçmelidir. Bu tutumlar Türkiye’de yeni çözüm sürecine zarar veriyor.

– İktidar Türkiye’de demokratik bir barış zemini inşa etmek Suriye’de ise halkların eşit koşullarda bir arada yaşamalarının olanaklarının inşa edileceği zeminleri güçlendirmek için adım atmalıdır.

– Küresel ve bölgesel tüm güçler Suriye’den askeri varlıklarını çekmeli, İsrail Esad’ın devrilmesini fırsat bilerek çöktüğü Suriye topraklarından defolmalıdır.

– Türkiye’de hem demokratikleşmeyi hem de çözüm sürecini aynı anda savunacak bir barış ağını inşa etmeye ihtiyacımız var. Barış masasında Kürtlerin uzattığı elin güçlenmesi bir zorunluluk.

son yazıları

Partilerin çözüm süreci raporları ne anlatıyor?
2025 yılı: Sarkacı izlemek zorlaşırken-4
2025 yılı: Sarkacı izlemek zorlaşırken-3

ilginizi çekebilir

1536x864_cmsv2_28605480-1c76-5f0c-a5e4-748b99e3be15-9589967
Epstein’ın dosyası: Sermaye-devlet-hukuk gözetiminde istismar
WhatsApp Image 2026-02-07 at 15.23
Defne Güzel: ‘Bu dava ifade özgürlüğüne, interseks haklarına, akademik üretime ve örgütlenme özgürlüğüne karşı açılmış bir dava’
226856
Türkiye çölleşmiyor, Türkiye çölleşti