PKK’nin feshi ve silahsızlandırılmasına yönelik çalışmalarda yeni bir eşik aşılmış durumda. Sürece ilişkin ilk yasa teklifi TBMM gündemine geldi. Hafta sonu ciddi bir değişiklik yapılmadan, Meclis üyelerinin büyük çoğunluğunun oyuyla kabul edilmesi bekleniyor.
1985 sonrasında çatışmaları sona erdirmek amacıyla bugüne kadarki on bir yasa çıkarında. Bu on ikincisi. Önceki ilk on yasa, “pişmanlık” esasına dayanan ve silahlı örgüt mensuplarını teslim olmaya çağıran düzenlemelerdi. Devlet, bu yasalardan beklediği hiçbir sonucu alamadı.
AK Parti hükümeti döneminde, 2013-2015 Çözüm Süreci kapsamında 10 Temmuz 2014 tarihinde çıkarılan ve hiç uygulanmayan “Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun”, önceki düzenlemelere kıyasla daha kapsamlı bir yol haritasıydı. Aradan on iki yıl geçtikten sonra TBMM Başkanlığı’na sunulan “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi” ise esas olarak PKK’nin silahsızlandırılmasına ve örgütsel varlığının sona erdirilmesine odaklanıyor.
Silah bırakma ve örgütün feshi amaçlı tarafların mecburiyetten çeşitli düzeylerde yürüttüğü müzakereler sonucunda üzerinde uzlaşıldığı açıklanan bu yasa teklifine, Kürt karşıtı siyasi saiklerle karşı çıkmak siyasal etik, toplumsal sorumluluk ve barış arayışı açısından açıklanması güç bir tutumdur. Sonuçta taraflar yaklaşık iki yıldır savaş ve çatışmayı sona erdirecek yeni bir yol denemektedir. Kürt sorununda silahlı çatışma sona erdirecek, Kürt sorununda silahsız siyasal çatışmanın belirleyici olacağı bir döneme giriliyor. Toplumsal sorunlara duyarlı demokrat, ilerici kesimlerin görevi de bu sürecin tamamlanmasına katkı sunmaktır.
Yasa, hukuki ve siyasi boyutlarıyla değerlendirildiğinde, yeni çözüm sürecinin ruhuna uygun biçimde PKK’nin silahsızlanmasını hedefleyen; kendi içinde belirli bir tutarlılık taşısa da önemli riskler ve sorunlar barındıran düzenleme. Yoğun olarak tartışılsa da beklenmedik ya da şaşırtıcı bir metinle karşı karşıya değiliz.
Silahsızlanma demokratikleşme anlamına gelmiyor
Bununla birlikte, hazırlanan teklifin doğrudan demokratikleşmeyi, hukukun üstünlüğünü ve adaleti geliştirmeyi ya da Kürt sorununun bütüncül demokratik çözümünü hedefleyen bir yasa olması zaten beklenmiyordu. Klasik bir çatışma çözümü yöntemi izlenmediği bunun olması da mümkün değildi.
Son iki yılda iktidarın ve Cumhur İttifakı ortaklarının sürece ilişkin söylem ve politikaları bunu açık biçimde ortaya koydu.
“Kürt sorunu yoktur” ya da “Kürt sorununu biz çözdük” diyen; muhalif kesimler üzerinde ağır baskılar kuran, demokrasiyi kendi siyasal varlığıyla özdeşleştiren otoriter bir yönetimin hak, hukuk, adalet ve eşitlik gibi evrensel demokratik değerler doğrultusunda kapsamlı reformlar yapmasını beklemek gerçekçi değildir.
Meclis’e sunulan yasa teklifini Türkiye’nin demokratikleşmesinin başlangıcı olarak değil, uzun yıllardır demokratik siyasetin önünde gerekçe olarak kullanılan silahlı çatışmanın sona erdirilmesi yönünde önemli fakat tek başına yeterli olmayan tarihsel bir adım olarak değerlendirmek daha isabetlidir. Demokrasi mücadelesi veren toplumsal kesimlerin meşruiyet zemini güçlenecek, siyasal mücadele alanı genişleyecektir.
Bu tespit, yasanın taşıdığı riskleri göz ardı etmeyi gerektirmez. Tam tersine, yasanın kabul edilmesinden sonra belki de önceki çözüm süreçlerini aratacak kadar karmaşık ve mayınlı bir dönem başlayacaktır.
Meclis Milli Birlik, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu raporu, yapılması gerekenleri açık bir şekilde sıralamıştır. Buna rağmen raporun dört aydır Meclis gündemine getirilmemesi ve imzası istenen milletvekillerine dahi gösterilmeden, adeta bir emirvakiyle ve “yangından mal kaçırır” Başkanlığa sunulması ne mazur görülebilir ne de yapılmak istenenin ruhuyla bağdaşmaktadır.
Diğer taraftan, DEM Parti ile Kandil’in yasaya ilişkin öneri, talep ve yaklaşımlarının ortaya çıkan taslaktan oldukça farklı olduğu bilinen bir gerçektir. Çatışma çözümü süreçlerinde bu tür farklılıkların ortaya çıkması işin doğasına aykırı değildir. Asıl tehlike ise bu durumun süreklilik kazanmasıdır.
Yeni süreçte asıl belirleyici olan, yürütmenin, bürokrasinin ve yargının yasayı nasıl yorumlayacağı ve nasıl uygulayacağıdır.
Yeni sınav yasanın uygulanmasında
Türkiye yakın tarihinde bunun örneklerini yaşadı. 19 Ekim 2009’da Kandil ve Mahmur Kampı’ndan gelen 34 kişilik grup Habur Sınır Kapısı’ndan giriş yaptı. Savcı ve hâkim tarafından ifadeleri alınarak serbest bırakılan bazı kişiler hakkında, birkaç ay sonra değişen siyasi atmosferin etkisiyle yeniden yakalama ve tutuklama kararları çıkarıldı. Bir kısmı yeniden yurt dışına dönerken, bazıları tutuklandı. Tutuklananlardan Lütfü Taş cezaevinde geçirdiği kalp krizi sonucu yaşamını yitirdi.
Benzer biçimde, 2013-2015 çözüm sürecinde yapılan yasal düzenlemelere rağmen hasta tutuklular sorunu idarenin engellemeleri nedeniyle çözülememişti. Bugünde aynı durum devam ediyor. Bu deneyimler, yalnızca yasal düzenleme yapılmasının tek başına yeterli olmadığını gösteriyor.
Bugün ise daha kötü noktadayız; hukukun büyük ölçüde siyasal iktidarın tercihleri doğrultusunda işletildiği bir ortamda, taslakta yer alan “kasten adam öldürmemiş olmak” gibi ölçütlerin nasıl uygulanacağı önemli bir soru işaretidir. Bu kriterlerin siyasal etkilerden bağımsız biçimde uygulanacağı konusunda ciddi kuşkular bulunmaktadır.
Yasanın hazırlanış süreci de ayrıca tartışmalıdır. Taslak uzun süre kamuoyundan gizli tutulmuş, milletvekillerinin önemli bir kısmının metni ayrıntılı biçimde incelemeden imzaladığı yönünde eleştiriler dile getirilmiştir. Yasama faaliyetinin büyük ölçüde parti yönetimlerine bırakıldığı bu tablo, katılımcı demokrasinin zayıflığını göstermektedir.
Özetle, Türkiye silahlı mücadelenin sonuna yaklaşmaktadır. Bu gelişme, demokratik siyasetin ve demokratik mücadelenin imkanlarını genişletebilir; ancak tek başına Türkiye’yi demokratikleşme rotasına sokmaya yetmeyecektir. İktidar bu süreci kendi siyasal başarısının sınırları içinde tutmaya çalışacaktır.
Geleceğimizi belirleyecek olan ise silahsızlanma sonrasında başlayacak yeni dönemdir. Kürt sorununun temel nedenlerini hedefleyen bütüncül demokratik çözüm mücadelesinin, demokratik siyasal zeminde daha güçlü biçimde sürdürülmesi gerekecektir. Bu mücadeleyi iktidar değişimi sonrasına ertelemek, mevcut siyasal statükonun devamına dolaylı katkı sunmak anlamına gelir.
Tarihsel fırsatla karşı karşıyayız. Silahlı mücadelenin ve 1923 model cumhuriyet sonuna yaklaşılıyor. Devlet anlayışının demokratikleşmesi, dönüşümü Kürt sorununun bütüncül çözümünü hedefleyen siyasal ve toplumsal mücadelenin yeni dönemde demokratik zeminlerde yeniden örgütlenmesi ve toplumsallaşmasıyla mümkün olacaktır. Otoriterleşmenin panzehiri böylesi mücadele olabilir.