Sendikalar, baskıya, iklim değişikliğine ve eşitsizliğe karşı direniş oluşturmada son derece önemlidir.
Ancak İngiliz işçi hareketi bazen günümüzün mücadelelerini desteklemekten ziyade geçmişin görkemli yenilgilerini anmaya daha fazla zaman ayırıyor gibi görünüyor.
Konaklama ve perakende sektöründe çalışanların sendikalara üye olma olasılığı, sendika örgütlenmesinin çalışma hayatının bir parçası olduğu geçmişteki madenciler, demiryolu işçileri ve mühendislere göre daha düşüktür.
Geçmişteki sendika militanlığı günlerine duyulan nostalji, günümüz sendika liderlerinin pasifliğini çok sık mazur gösteriyor.
Kapitalizm sürekli olarak yaşam biçimimizi dönüştürüyor. Nesiller boyunca işçi sınıfı topluluklarını şekillendiren işler yok ediliyor ve farklı beceriler gerektiren yeni istihdam türleri ortaya çıkıyor.
Ancak tüm işçilerin paylaştıkları ortak bir nokta var: Kolektif örgütlenme, sahip oldukları tek güçtür.
Hareketin tarihi boyunca, mücadelede yaşanan durgunluk dönemlerinin ardından, daha önce sendikalı olmayan işçi gruplarını da içine çeken direniş patlamaları yaşanmıştır. Bunlar sadece ekonomik taleplerde bulunmanın ötesine geçerek, sistem değişikliğinin nasıl kazanılacağı sorusunu gündeme getirmeye başlamıştır.
1799 tarihli Sendikalar Yasası, “İşçilerin Yasadışı Birleşmeleri”ni suç haline getirdi. Bu yasa, sendikacılığı 1824 yılına kadar yeraltına itti; o yıl sendikalar yasallaştırıldı ancak ciddi şekilde kısıtlandı.
Zanaatkarlar, daha az vasıflı işçileri loncalarından topluluklarından dışladılar. Ancak yeni imalat yöntemlerinin yayılmasını engelleyemediler.
1830’larda işçiler zanaatkâr modelinden koparak farklı sendikalar altında örgütlendiler. 1834’te kurulan Büyük Ulusal Birleşik İşçi Sendikası, vasıfsız işçileri ve kadın işçileri örgütledi.
1842’de Britanya’da gerçekleşen ilk genel grev sadece ücret kesintilerine karşı bir mücadele değildi, aynı zamanda daha fazla demokrasi talebini de dile getiriyordu.
Greve katılanlar, demokratik haklar için mücadele eden Çartist hareketten etkilenmişlerdi.
Bu genel sendikalaşmalara ve siyasi grevlere rağmen, ilk sosyalistlerin birçoğu, bu grevleri fazla dar kapsamlı diyerek küçümsemişti.
Karl Marks ve Friedrich Engels, tamamen farklı bir yaklaşım geliştirdiler.
İşçilerin gücünü kutladılar ve “İşçiler ücretlerindeki her türlü düşüşe karşı çıkmak zorundadır; çünkü birer insan olarak ekonomik ve toplumsal koşulların önünde eğilmeyeceklerini, bilakis bu koşulların birer insan olarak kendilerine uyması gerektiğini ilan etmeyi bir görev bilirler.” diye yazdılar.
Grev, kapitalistlerin işçileri sömürerek kâr elde etme hakkına meydan okudu ve işçiler arasındaki rekabetin yerini birlik ve beraberlikle değiştirdi.
Çartist hareketin yenilgisinden sonra, sendikal hareket hem büyüklük hem de toplumsal ağırlık açısından gelişti, ancak daha kurumsal bir yapıya büründü ve vasıflı işçilere ve zanaatkarlara odaklandı.
Sendika liderleri giderek, çıkarları üyelerinin çıkarlarıyla aynı olmayan ayrı bir sosyal grup gibi hareket etmeye başladılar. Rolleri, işçiler ve patronlar arasında arabuluculuk yapmak ve grevleri kontrol altında tutmaktı.
Engels, yalnızca vasıflı işçileri örgütleyen ve Viktorya dönemi saygınlığına tapan sendika liderlerini eleştirdi. Rehavet içindeki bu sendika liderleri, tamamen beklenmedik bir yerden, İrlanda kökenli genç, işçi sınıfı kadınlarından gelen bir meydan okumayla karşılaştılar.
1888’de, Doğu Londra’daki Bryant and May kibrit fabrikasında çalışan kadınlar iş bırakma eylemi gerçekleştirdi. Eski sendika bürokrasisi tarafından önemsiz görülen bu kadınlar, kendi grev komitelerini kurarak taleplerini kazandılar.
Onların örneği başkalarına ilham verdi. Bir yıl sonra, kocaları, kardeşleri ve kuzenleri Londra limanlarında grev düzenlediler. Liman işçileri her sabah geçici işler için birbirleriyle savaşmak zorunda kalıyorlardı.
Ancak Engels, “yıkıma uğramış bir insanlık kitlesi” olan liman işçilerinin 100.000 işçiyi bir araya getirme ve “güçlü liman şirketlerinin kalplerine korku salma” biçimini övdü.
Beş haftanın ardından işçiler “liman işçilerinin asgari ücreti” olarak adlandırılan haklarını kazandılar ve çalışma koşullarını iyileştirdiler.
En önemlisi, sendikasız işçilere grev yapma ilhamı vererek Yeni Sendikacılık denilen hareketi başlattılar.
Yeni sendikalar, Eleanor Marks da dahil olmak üzere devrimciler tarafından yönetiliyordu. Eski zanaat sendikaları tarafından dışlanan neredeyse tüm işçileri kucakladılar ve militan stratejiler benimsediler.
1880’lerde kurulan ve günümüzdeki Unite’ın ve Genel İşçiler, Belediye İşçileri ve Kazan İmalatçıları Sendikası (GMB) gibi sendikaların öncülü olan bu yeni yapılar, günümüzde de milyonlarca işçiyi örgütlemektedir.
Ancak hareket, işverenlerin karşı saldırısıyla bastırıldı.
1911’de vefat eden Robert Tressell, “The Ragged Trousered Philanthropists” (Baldırı Çıplak Hayırseverler) adlı romanında işçilerin ilgisizliğinden şikayet etmişti.
Ancak roman yayımlandığı sırada, Britanya’yı yeni bir işçi isyanı dalgası sarmıştı.
Tarihçi Ralph Darlington’ın yazdığı gibi, 1910-1914 Büyük Huzursuzluk dönemi, İngiliz tarihinde sanayi militanlığının en uzun süreli, dramatik ve şiddetli patlamalarından biriydi.
İsyan, daha önce sendikalara üye olmayan ve sendika liderlerinden bağımsız hareket eden vasıfsız ve yarı vasıflı işçiler tarafından yönetildi. Bu “ayaklanma niteliğine varan bu grevleri”, patronlara boyun eğmeyi reddeden genç erkek ve kadın işçiler tarafından ileriye taşındı.
Sendikalara üye sayısı 1910’da 2,5 milyondan 1914’te 4 milyonu aştı. Bu hareket ancak Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle bastırıldı.
Her endüstriyel barış ve ılımlı sendikacılık dönemi, bir sonraki militan mücadele dalgasına maya olur. Ve çalıştıkları sektör yok edilen her işçi grubuna karşılık, ekonominin yeni sektörlerindeki işçiler örgütlenmek zorunda kalırlar.
1950’ler ve 1960’lardaki ekonomik patlama döneminde yeni endüstriler gelişti. Bununla birlikte, sendika bürokratlarına değil, üyelerine hesap veren işyeri temsilcilerine dayanan, fiili eylem ve işyeri militanlığı gelenekleri de ortaya çıktı.
Özellikle göçmen ve kadın işçilerden oluşan yeni işçi grupları, onur ve eşitlik taleplerini de beraberlerinde getirerek mücadeleye katıldı.
1970’lerin başlarında, Muhafazakâr hükümet bu örgütlü işçi sınıfına karşı savaş açmaya kalkıştı. Bu durum, resmi olmayan grevler, yasadışı dayanışma eylemleri ve işyeri işgalleri gibi militan taktikler kullanan bir işçi sınıfı isyanını tetikledi.
Temmuz 1971’de Upper Clyde Shipbuilders’taki işçiler, tersanenin kapanmasını engellemek için iş yerini işgal ettiler. Yüz binlerce işçi dayanışma grevine gitti ve hem örgütlü hem de örgütsüz işçileri içine çeken bir işgal dalgası yayıldı.
Tersane işçileri karşısında küçük düşen hükümet geri adım atmaya zorlandı.
1880’lerdeki liman işçilerinin mirası neredeyse 100 yıl sonra bile hâlâ canlıydı. Temmuz 1972’de hükümete karşı ayaklanan Londra liman işçilerinin çoğu 20’li yaşlarının başlarındaydı.
Yerlerine getirilen sendikasız işçilere karşı gözcülük yaptıkları için beş liman işçisi Pentonville hapishanesine gönderildi.
Liman işçileri saatler içinde büyük limanları felç etti. Dayanışma grevleri mühendislik, çelik, ulaştırma, belediyeler ve Avrupa’nın en büyük iş yerlerinden biri olan Heathrow havaalanına da yayıldı.
Yaklaşık 250.000 işçi greve gitti. Pentonville Beşlisi hapse atıldıktan beş gün sonra serbest bırakıldı.
Geçmişteki büyük işçi sınıfı isyanlarının tamamı, harekete geçmeden önce kendi güçlerinin farkında olmayan yeni işçi kesimlerini içeriyordu.
Bir zamanlar saygın sayılan sağlık ve eğitim sektöründeki işler, sendikal örgütlenmeye ve grevlere yol açacak şekilde proleterleşti. Heathrow ve Gatwick havaalanlarında, hastanelerde, dağıtım merkezlerinde ve çağrı merkezlerinde çok sayıda işçi çalışıyor.
Aşırı sıcaklarda çalışma koşullarıyla ilgili veya ücretlerin iyileştirilmesi talebiyle yapılacak her türlü grev, dayanışmayı artıracak ve başkalarına ilham verecektir.
Günümüzün kibrit fabrikası kadınları, Tesco’da çalışan 345.000 kişi arasında bulunabilir. Günümüzün liman işçileri, Deliveroo bisikletleriyle dağıtım yapıyor veya teslimat kamyonları sürüyor olabilirler.
Sendikacılar ırkçılığa karşı kampanyalara ve diğer toplumsal hareketlere katıldıklarında, sayısal güç ve toplumsal ağırlık getirirler. Siyasi aktivizm, sendikaları patronları geri püskürtebilecek ve kendi liderlerine meydan okuyabilecek güçlü siyasi kurumlara dönüştürmeye başlayabilir.
Sendika liderleri ilerici davaları destekleyebilir ve bu da üyelerin protestolara katılmasının önünü açabilir. Ancak sosyalistler için en önemli soru, sendikaların tabanında radikal fikirlere nasıl destek sağlanacağıdır.
Son zamanlarda Filistin’i desteklemek amacıyla işçilerin eylemlere katıldığı örnekler görmeye başladık.
Geçtiğimiz Eylül ayında İtalya, yarım milyon insanın katıldığı 24 saatlik bir genel grevle sarsıldı. Grevciler, İtalya’nın soykırımdaki suç ortaklığına son verilmesini talep ettiler. Cenova, Trieste, Venedik, Livorno ve Salerno’daki limanlar bloke edildi.
İşçiler, İtalya genelinde üretimi aksatma ve İsrail’e silah akışını durdurma gücüne sahipler. İşte uğruna mücadele etmemiz gereken sendikacılık budur.
Judy Cox
(Socialist Worker)