Irak savaşının günümüze kadar hâlâ devam eden etkilerini (en başta İŞİD’in varlığı) hepimiz yaşıyoruz. Aslında durumun hiç de bilinmeyen bilinmeyenlerden olmadığını gördük. Savaşı haklı göstermek için ortaya atılan bütün gerçekler yanlış çıktı, herhangi bir kitle imha silahı ne kullanıldı ne de bulundu. Bir ABD’li diplomat, Iraklıların savaş sırasında bu kitle imha silahlarını kullanmamasının nedeni hakkında ciddi ciddi şunları söylemiş: “O kadar iyi saklamışlar ki kendileri bile yeterince hızlı bir şekilde bunları bulup kullanamadı!”
Esas tehlike bilinmeyen bilinenlerdi, yani ABD’nin inanç ve varsayımlarıydı. Süregiden “teröre karşı savaş” ve kendini demokratik mirasın savunucusu olarak sunmak. Özgürlük ve insanlık adına özgürlük ve insanlıktan hızla uzaklaştılar (Guantanamo’da uygulananları hatırlayalım).
ABD-Irak savaşının pop kahramanlarından biri, günlük basın toplantılarında açıkça belli gerçekleri reddederek Irak çizgisine sadık kalan İletişim Bakanı Muhammed Said al-Sahaf’tı. ABD tankları kendi ofisinin yüz metre yakınına kadar gelmişken, ABD televizyonunda gösterilen Bağdat caddelerindeki tankların Hollywood özel efektleri olduğunu söylemeye devam etmişti. “Kime inanıyorsunuz, gözlerinize mi yoksa benim sözlerime mi?” demeye kadar vardırmıştı işleri.
Bir kez ise Amerikalıların Bağdat’ın bir bölümünü kontol ettikleri iddialarıyla karşı karşıya kaldığında şöyle demiş: “Hiçbir şey kontrollerinde değil, onlar daha kendilerini kontrol edemiyorlar”. Bunda haklı çıktığını söylemek lazım.
Kürdistan’da uygulanan savaşta da bilinmeyen bilinenlerin ne kadar tehlikeli olduğunu görüyoruz. İnançlar ve varsayımlar. İçinde yaşayanların da teferruat olduğu bir vatan ve bu vatan anlayışına karşı çıkan her şeyin “terör” sayılabileceği bir millilik inancı adına yaşama karşı bir yok edişle karşı karşıyayız.
Pekala, ne yapmalı? Herhalde öncelikle umutsuzluğa açık kapı bırakmamak ve tekrar tekrar baştan başlama gücünü ve esnekliği koruyabilmek lazım.
Sibel Erduman