“Kişisel olan politiktir.”
Demişti Hanisch, The Personal is Political Makalesinde. Temel argümanı şuydu: Kadınların yaşadığı şeyler bireysel psikolojik problemler değil, sistemin ürettiği sistematik deneyimlerdir. Bu yüzden evlilik, annelik, cinsellik, ev içi emek, güzellik normları gibi gündelik deneyimler, aslında politik güç ve üretim ilişkilerinin ürünüdür. Bu gerçekliğin merceğini geniş açıya aldığımızda ise gördüğümüz şey, aslında hepimizin kişisel problemlerinin toplumsal ve maddi üretim ilişkilerinin ürünü olduğudur. Modern psikoloji, tarihi boyunca terapötik (iyileştirici) deneyimi terapi odalarına sıkıştırmış ve psikolojik problemlerin karşısına bireyin tekil iradesini oturtmuştur. Ancak buna alternatif olarak “kişisel olan politiktir” anlayışına sahip Feminist Terapi gibi gerçekliği tümüyle kavramaya ve ona etki etmeye çalışan psikoterapi anlayışları da ortaya çıkmıştır. Bu durum, psikolojinin ve psikoterapi pratiklerinin kendisinin de toplumsal ve maddi yeniden üretim ilişkilerinin ürünü olduğunu gösterir. Bu pratikler tarihsel ve değişebilir olduğuna göre terapötik gerçekliği tümüyle kavramaya çalışan anlayışlara yönelmek de tarihsel bir zorunluluktur. Bu zorunluluğun doğurduğu anlayışlardan biri de Queer Feminist Psikoterapi’ dir.
Queer-Feminist Psikoterapi, psikolojik sıkıntıları yalnızca bireysel patolojiler veya uyumsuzluklar olarak değil, toplumsal güç ve üretimle ilişkili olarak ele alır. Psikolojik iyilik hâli; heteronormativite, patriyarka, transfobi, homofobi, sınıf ilişkileri ve diğer baskı sistemlerinin bireyin yaşamında yarattığı gerilimlerle ilişkilidir (Barker & Scheele, 2016; Brown, 2018).
Bu anlayışa göre psikoloji, diğer bilimler gibi tarihsel olarak nötr bir alan değildir. Örneğin Amerikan Psikiyatri Birliği eşcinselliği ancak 1973 yılında DSM’den çıkarmıştır; Dünya Sağlık Örgütü ise bunu 1990’da yapmıştır. Bu tarihsel gerçeklik, psikoterapinin toplumsal normlardan, politikadan ve üretim ilişkilerinden bağımsız olmadığını gösterir. Bu yüzden profesyonel psikolojik alanın kendi varlığının dahi sistem tarafından şekillendiğini, yani ideolojik olduğunu kabul etmesi gerekir. Bu kabullenme aynı zamanda ezen–ezilen ilişkisini de kabul etmeyi gerektirdiğinden psikoterapi pratiği, egemenlerin değil ezilenlerin lehine pratikler üretecek şekilde şekillenmelidir. Bu yaklaşım aynı zamanda azınlık stresi kuramıyla da desteklenir. Azınlık stresi kuramı, LGBTİ+’ların, Kadın+’ların ve diğer “azınlıkların” yaşadığı psikolojik yükün önemli bir bölümünün ayrımcılık ve damgalanma gibi sosyal süreçlerden kaynaklandığını gösterir (Meyer, 2003).
Tüm bu nedenlerle psikolojik destek yalnızca bireysel ve toplumsal “uyum” olarak değil, normları sorgulayan, toplumsal ilişkileri örgütleyen bir alan olarak yeniden düşünülür (Drescher, 2015; American Psychiatric Association, 2013). Terapötik deneyimin nihai amacı psikolojik durumun kendisine değil, bu durumu devamlı üreten sistemi değiştirmeye yönelik olması gerekir.
Queer-feminist psikoterapi gerekliliğinin kanıtları
Yapılan meta-analizler LGBTİ+’larda depresyon ve anksiyete riskinin heteroseksüellere göre anlamlı derecede daha yüksek olduğunu ortaya koymaktadır (King et al., 2008). Queer-affirmative pratikler üzerine yapılan araştırmalar ise sürecin danışanın kimliğini onaylayıcı ve normatif baskıları sorgulayıcı biçimde yürütülmesinin depresyon ve anksiyete belirtilerinde azalmayla ilişkili olduğunu göstermektedir (Pachankis et al., 2015). Bu süreç pratikleri özellikle içselleştirilmiş homofobi, azınlık stresi ve kimlik kabulü üzerine çalışır. Benzer şekilde trans-affirmative terapi üzerine yapılan çalışmalar da terapinin danışanın kimliğini onaylayıcı biçimde yürütülmesinin psikolojik iyilik hâlini artırdığını göstermektedir (Singh & Dickey, 2017). Randomize kontrollü çalışmalar, azınlık stresine odaklanan bilişsel-davranışçı müdahalelerin LGBTİ+ ve Kadın+’larda psikolojik iyilik hâlini anlamlı biçimde artırdığını ortaya koymuştur. Bu çalışmalar queer ve feminist perspektiflerin klinik alanda uygulanabilir olduğunu gösteren önemli ampirik veriler üretmiştir.
Queer-feminist terapinin pratiği
Queer-feminist terapinin klinik pratiğinde üç temel boyut öne çıkar.
İlk olarak psikolojik sıkıntının toplumsal bağlamı görünür kılınır, yeniden çerçevelenir ve bu bağlamı çözebilecek toplumsal örgütlenme kanallarıyla ilişkiler desteklenir. Queerlerde depresyon, anksiyete ve travma belirtilerinin genel nüfusa göre daha yüksek görülmesi bireysel özellikten ziyade “azınlık stresi” olarak tanımlanan kronik sosyal baskıyla ilişkilidir. Azınlık stresi araştırmaları; damgalanma, ayrımcılık ve içselleştirilmiş stigma gibi süreçlerin ruh sağlığı üzerinde güçlü etkiler yarattığını gösterir (Meyer, 2003).
Örneğin “yetersizlik” hissini bireysel-algısal bir sorun olarak değil, sürekli ayrımcılığa maruz kalmanın sonucunda toplumsal-algısal ve sürekli maddi eşitsizliklere maruz bırakılmanın sonucunda sınıfsal-üretimsel bir sorun olarak görmek gerekir. Bu durumda psikolojik destek yalnızca içgörü geliştirmeyi değil, aynı zamanda bu deneyimi yeniden anlamlandırmayı ve ayrımcılığa karşı politik örgütlenmenin yolunu açan niteliklerle donanmayı zorunlu kılar. Ayrımcılığın maddi ve toplumsal bir problem olması, onun üzerine çalışırken terapi odasının dışına taşmayı gerekli kılar. Danışma odasının dışında amaca yönelik kurulan bu topluluk bağlantıları danışanı daha güçlü kılar. Araştırmalar LGBTİ+ ve Kadın+’larda kimlik kabulünün ve topluluk bağlantısının psikolojik iyilik hâlini önemli ölçüde artırdığını göstermektedir (Frost & Meyer, 2012).
İkinci öne çıkan pratik ise normların sorgulanmasıdır. Queer-feminist terapi “normal” kabul edilen yaşam biçimlerinin aslında belirli toplumsal ve maddi düzenlerin ürünü olduğunu vurgular. Örneğin monogami, ikili cinsiyet sistemi veya geleneksel aile yapısı evrensel gerçeklikler değil, belirli tarihsel düzenlerin normlarıdır. Burada normların tarihsel olduğu bilgisi kültürel antropolojik bilgiyle desteklenir. Monogami, aile kurumu ve ikili cinsiyet rejimi her kültüre ve topluma özgü değildir. Belli üretim koşullarının tarihsel özgüllüğünde ortaya çıkarlar ve değişirler. Danışma odasında bu normların danışan üzerindeki baskısı incelenirken bir yandan normların tarihselliği ile ilgili psikoeğitim sürdürülebilir. Bu durumda bibliyoterapi pratiklerinin kullanılması etkili olabilir. Bu süreç danışanın kendi yaşamını daha özgür biçimde kurmasına alan açar. Queer psikoloji literatürü kimliğin bu şekilde yeniden çerçevelenmesinin özsaygı ve psikolojik dayanıklılığı artırabildiğini göstermektedir (Riggle et al., 2017).
Üçüncü öne çıkan pratiğeyse terapötik sürecin kendisinin yeniden çerçevelenmesi diyebiliriz. Danışan–danışman ilişkisi, varoluşçu psikoterapist Irvin Yalom’un da önerdiği gibi “yol arkadaşlığı” ve özel bir yoldaşlık ilişkisi olarak görülmelidir (Yalom, 2002). Geleneksel ilişkideki dikey ve hiyerarşik olan uzman– tedavi edilen ikiliği çözülmeli ve yerine yatay, karşılıklı, şeffaf ve değişken bir ilişki biçimi konulmalıdır. Danışman kendi konumunun (sınıf, cinsiyet, kimlik, yaş ve ayrımcılığı üreten konumlar) farkında olmalı ve bunu terapötik sürecin bir parçası olarak ele almalıdır. Bu yaklaşımın araştırmalarla desteklenen önemli bir sonucu vardır: danışanın kendini görülmüş ve anlaşılmış hissetmesi iyileştirici ittifakı güçlendirir ve sonuçlarını iyileştirici yönde etkiler (Norcross & Lambert, 2018).
Sonuç olarak QF terapi psikolojik “sıkıntıyı” bireyin iç dünyasına indirgemez; onu toplumsal güç ve üretim ilişkileri ile birlikte analiz eder. Danışanın kimliğini, deneyimini ve psikolojik durumunu patolojize etmek yerine hem bireysel hem toplumsal yönden güçlendirmeyi hedefler. Danışanın hayatındaki dayanışma ve topluluk ilişkilerinin rolünü vurgular ve psikolojik durumuyla ilişkisi bağlamında toplumsal bağların yeniden kurulması üzerinde çalışılır.
Sürecin amacı danışanı mevcut normlara uyumlu hâle getirmek değil; onun kendi yaşamını, kimliğini ve ilişkilerini daha özgür ve özerk biçimde kurabilmesi için alan açmayı desteklemektir. Bu nedenle queer-feminist psikoterapi yalnızca bir psikolojik destek tekniği değil, aynı zamanda psikolojik bilgiyi politik bağlama yerleştiren bir düşünme biçimidir.
Kaynakça
American Psychiatric Association. (2013). Diagnostic and statistical manual of mental disorders (5th ed.). American Psychiatric Publishing.
Barker, M., & Scheele, J. (2016). Queer: A graphic history. Icon Books.
Brown, L. S. (2018). Feminist therapy (2nd ed.). American Psychological Association.
Drescher, J. (2015). Out of DSM: Depathologizing homosexuality. Behavioral Sciences, 5(4), 565–575.
Frost, D. M., & Meyer, I. H. (2012). Measuring community connectedness among diverse sexual minority populations. Journal of Sex Research, 49(1), 36–49.
King, M., Semlyen, J., Tai, S., Killaspy, H., Osborn, D., Popelyuk, D., & Nazareth, I. (2008). A systematic review of mental disorder, suicide, and deliberate self harm in lesbian, gay and bisexual people. BMC Psychiatry, 8, 70.
Meyer, I. H. (2003). Prejudice, social stress, and mental health in lesbian, gay, and bisexual populations. Psychological Bulletin, 129(5), 674–697.
Norcross, J. C., & Lambert, M. J. (2018). Psychotherapy relationships that work: Evidence-based therapist contributions (3rd ed.). Oxford University Press.
Pachankis, J. E., Hatzenbuehler, M. L., Rendina, H. J., Safren, S. A., & Parsons, J. T. (2015). LGB-affirmative cognitive behavioral therapy for young adult gay and bisexual men. Journal of Consulting and Clinical Psychology, 83(5), 875–889.
Riggle, E. D., Rostosky, S. S., & Danner, F. (2017). LGB identity and psychological well-being. Psychology of Sexual Orientation and Gender Diversity, 4(3), 315–323.
Singh, A. A., & Dickey, L. M. (2017). Affirmative counseling and psychological practice with transgender and gender nonconforming clients. American Psychological Association.
Yalom, I. D. (2002). The gift of therapy: An open letter to a new generation of therapists and their patients. HarperCollins.