Birkaç gün sonra sıcaklığını yitirecek bu konu, tıpkı diğer toplumsal sorunlarda olduğu gibi. Şimdi Özgecan’ın arkasından dile getirilenlere bakıyorum. Herkes bu canilerin en ağır ceza ile cezalandırılmaları gerektiğini söylüyor, hatta idam ve hadım etme tartışmalarını yürütüyor. Dikkat ederseniz, konuşan herkes sonucu tartışıyor. Oysa katliamların, cinayetlerin, şiddetin önlenmesidir asıl ve zor olan. Kadınlar öldürüldükten sonra, katillerin en ağır ceza ile cezalandırılmaları tabii ki önemli. Ancak asıl olan kadınların öldürülmemesi için yapmamız gerekenler. Bugün iktidarın yürüttüğü siyaset, kadınların can güvenliğini sağlayan değil, can güvenliğini tehlikeye sokacak politikalardır. Kadınlara yönelik kapsamlı ideolojik ve politik bir saldırı ile karşı karşıyayız. O nedenle kadınlara yönelik her türlü şiddet ve kadın katliamları bu politikanın bir sonucudur. Ve kadın katliamları politiktir. Biz de tam da bu noktadan itiraz etmek durumundayız; bize dayatılan “Kadın erkek eşit olamaz”, “Kadınlar ancak ailenin bir ferdi olabilir”, “Kadınlar için en önemli kariyer anneliktir”, “Kadın mıdır, kız mıdır belli değil”, “Kadın da olsa çocuk da olsa gereğini yerine getireceğiz” diyenlere, kadınların nasıl giyinmesi, nasıl yürümesi, nasıl konuşması gerektiğini öğreten zihniyete, kadınların kahkaha atmasını, hamile kadınların sokakta gezmesini ayıp sayan, kadınlara sokakları yasaklayan zihniyet temsilcilerine karşı mücadele yürütmek durumundayız. Bugün bu zihniyetin temsilcileri utanmadan açıklamalar yapmaktadırlar. Bu, bizim yaralarımızı daha da kanatmaktadır. Şimdi Özgecan’ın arkasından timsah gözyaşı dökenler, her tavır ve davranışları ile sahtekârlık yapanlar, bu katliamdaki rollerini görünmez sananlar, yanıldıklarını kısa sürede görecekler.
İki dönemdir parlamentoda gücümüz yettiğince dilimiz döndüğünce, erkek egemen sistemin saldırılarına karşı mücadele etmeye çalıştık. Önemli çalışmalar da oldu ama hala kadınlara, çocuklara yönelik cinsel istismar ve şiddeti engelleyebilmiş değiliz. Her yasa tartışmalarında, yasanın ruhunun hangi zihinsel yapıya göre ele alındığını sorguladık. Önemli olanın kadın özgürlük çizgisi olduğunu ve kadına yönelik her türlü şiddeti önleyici tedbirlerin gelişmesinin ancak toplumsal değişim, dönüşümle mümkün olduğunun altını çizdik. Kadınları erkeğe göre tanımlayan; eş, kardeş, anne ve sevgili ve aile kurumunun devamcısı olarak ele alan özgür ve eşit birey olarak görmeyen sistem, kadınlara yönelik şiddetin, tacizin, tecavüzün temel sorumlusudur.
Özgecan’ı sonsuzluğa uğurlarken, eşleri, sevgilileri, eski eşleri ve akrabaları tarafından katledilen kadınlar geldi, dikildi karşıma. Şemse Allak, Güldünya Tören, Adıyaman’da diri diri gömülen Medine Memi ve daha niceleri hepsi aynı zihniyetin temsilcisi erkekler tarafından katledildiler. Bu kaçıncı ölmemiz? Artık sayısını tutamaz olduk. Her bir kadının tabutunu taşıdığımızda insanlığımızdan bir parçayı da onlarla birlikte toprağa gömdük sanki. Bir insanın, bir insana bunu yapması mümkün mü yoksa?
Bizim geleneklerimizde ölünün ardından ağıt yakılır. Bir kadın ağıt yakar, diğer kadınlar aynı anda ve acıyı aynı şiddetle hissederek ağlarlar. Küçükken ‘Bu nasıl mümkün oluyor?’ diye merak ederdim. Zamanla fark ettim ki herkes kendi yaşadıkları acılar için ağlıyor. Ortadaki cenaze aslında bir vesile, kadınların acılarının dile gelmesi için. Özgecan Aslan’ın cenazesi ardından sosyal medyada başlatılan “#SendeAnlat” kampanyasına bu kadar katılımın olması, bu cenaze merasimini aklıma getirdi. Konuşamayan, yaşadıklarını hep içinde tutan bir toplum olarak, herkes bu ağıda ortak oldu. Herkes kendi yaşadıklarını, yaşanan toplumsal gerçekliği dile getirerek kadın dayanışmasını güçlendirdi. Aslında hepimiz aynı zalimin kurbanları gibiyiz. Ama şimdi çaresiz değiliz. Çare kadınların örgütlenmesinde ve sesine ses, gücüne güç katmasında. Birlikte mücadele edersek yaşanacak bir ülke, dünya inşa edebiliriz. Yeter ki gücümüzün farkında olalım.
Erkek egemen sistemin temsilcileri, bir yalanı gerçekmiş gibi sundular. Hep bizim zayıf olduğumuzu, onların kurallarına ve yasalarına göre yaşamak zorunda olduğumuzu, özgürlük sınırımızı erkeklerin ve bu sistemin temsilcilerinin belirleyebileceğini öğrettiler bize. Ama bizler adaletin ve gerçeğin arayışında olan kadınlar biliyoruz artık; başka bir dünya mümkün, eşitlik, özgürlük, demokratik ve barışçıl bir yaşam mümkün ve bu yaşam kadınlarla gelecek. İlk eşitsizliğin, ilk iktidar ilişkisinin, tahakkümün ve zorun ortaya çıkması, kadın-erkek arasındaki eşitlik ilkesinin bozulmasıyla başladı. O zaman kaybettiğimiz yerden başlamanın zamanıdır şimdi. Önce bize öğretilen, gerçeğin ters yüz edilmiş hali olan zihniyetlerdeki geleneksel erkeklik ve kadınlık rollerinden sıyrılacağız. Erkek egemen sistemin iliklerimize kadar işlemiş olan tüm kalıntılarından kurtulacağız, eşit ve özgür bir geleceği birlikte kuracağız.
Sebahat Tuncel
(Zete)