NATO’nun savaş ve suç örgütü olduğunu gösteren zirve

Küresel düzeyde bu zirve, savaşları körükleyen ve silahlanma bütçelerini artıran bir zemin oldu. Ukrayna’ya askeri harcamalar için 70 milyar avro tahsis edilmesi ve aynı miktarın gelecek yıl için de taahhüt edilmesi bunun en somut kanıtı. 

Küresel ölçekteki etkileriyle NATO zirvesi, hem uluslararası sermaye ve savaş bloklarının hamlelerini hem de Türkiye’deki demokratik hak ve barış mücadelesinin geleceğini yakından ilgilendiren bir askeri şov platformu oldu.

Silah ticaret fuarı gibi

NATO Zirvesi öncesinde ve sırasında, özellikle Ankara başta olmak üzere birçok kentte adeta bir olağanüstü hal havası estirildi. Toplantı ve gösteri yürüyüşü yasakları, yoğun gözaltılar ve sokakların kapatılması gibi uygulamalar, toplumda zaten birikmiş olan ekonomik ve sosyal öfkeyi katmerleyen cinstendi. Hükümet, devlet aygıtı ve hatta muhalefetin bir kesimi bu zirveyi Türkiye açısından büyük bir “ev sahipliği başarısı” olarak sunmaya çalıştı. Hatta 22 yıl önceki zirveyle kıyaslamalar yapılarak, geçmişte başörtüsü yasağı nedeniyle resepsiyonlara katılamayan Cumhurbaşkanı eşinin bugün ev sahibi pozisyonunda bulunması bir başarı kriteri gibi pazarlanmak istendi. 

Ancak günün sonunda şu soru ortada duruyor: Bu zirvenin gerçek kazananı Türkiye’de halk mıdır emekçiler midir? Silahlanma yarışı ve silah ticareti zirvenin en mühim gündemiydi. 

İktidarın kendi kendisine attığı kazık

Zirve öncesinde ABD yönetiminin, Amerika’nın Düşmanlarına Yaptırımlar Yoluyla Karşı Koyma Yasası kapsamındaki yaptırımları kaldırabileceği yönündeki vaatleri gündeme gelmişti. Türkiye’nin bu yaptırım listesine alınma gerekçesi, 2017 yılında Rusya’dan satın alınan 2,5 milyar dolar değerindeki S-400 hava savunma sistemleriydi. Türkiye’nin yaptırımlarından çıkabilmesi, bu sistemleri bir NATO üyesi dışındaki üçüncü bir ülkeye satabilmesine bağlı kılınıyor. Ancak bu durum basit bir ticari alışveriş değil. Rusya ile yapılan anlaşma gereği Moskova’nın da onayını gerektiren ve aslında bir egemenlik krizine işaret eden yapısal bir sorundur. Benzer şekilde, parası önceden ödenen F-35 savaş uçaklarının teslim edilmesi meselesi de yine S-400’lerin elden çıkarılması şartına bağlanmış durumda.

Türkiye’deki askeri-sınai kompleks ve yerli savunma sanayii bileşenleri, yaptırımlarının kaldırılmasını dört gözle bekliyor. Çünkü NATO’nun toplam savunma sanayii harcaması 1,8 trilyon dolarlık devasa bir pazar anlamına geliyor ve yaptırımlar sürdüğü müddetçe yerli sermaye bu pastadan pay alamıyor.

Bu başlıkların ise gezegende ve Türkiye’de yaşayan halkların çıkarlarıyla hiçbir ilgisi yok. Silah şirketlerinin banka hesaplarının ne kadar şişeceğiyle ilgisi var.

Savaş yatırımlarını artıran zirve

Küresel düzeyde bu zirve, savaşları körükleyen ve silahlanma bütçelerini artıran bir zemin oldu. Ukrayna’ya askeri harcamalar için 70 milyar avro tahsis edilmesi ve aynı miktarın gelecek yıl için de taahhüt edilmesi bunun en somut kanıtı. 

İkinci bir gerilim hattı olan İran ekseninde ise, ABD yönetiminin zirveye seyahat esnasında saldırı emirleri vermesi ve zirve sırasında bu gerilimin tırmanması, savaş ve katliamların daha da şiddetlenmesi anlamına geliyor. ABD o günden beri saldırılarını tırmandırıyor. İsrail ise tam da bu küresel savaş ikliminden ve NATO odaklarından aldığı icazetle Gazze’deki katliamlarına devam ediyor ve Lübnan’a yönelik yeni saldırı dalgaları başlatıyor.

Tüm bu tablonun ekonomik boyutu ticari bir başarı gibi sunulsa da ABD’nin üye ülkelerin savunma harcamalarını gayrisafi yurt içi hasılalarının (GSYİH) yüzde 5’ine çıkarması yönündeki diktesi, Türkiye dahil birçok ülke tarafından kabul edildi. Bu ortak payın artırılması, dev silah şirketlerinin, savaş baronlarının ve iktidara yakın sermaye gruplarının ihya edilmesi anlamına geliyor. Bu artışın faturası ise doğrudan emekçilerin, işçilerin ve halkın cebinden çıkacak. Nitekim Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu’nun (KESK) da meydanlarda haykırdığı gibi: “Savaşa değil, halka bütçe!” talebi bugün tüm işçi sınıfının ortak talebi olmalıdır. Vergilerimiz silaha ve imha araçlarına değil, eğitime, sağlığa ve sosyal yardımlara harcanmalıdır.

Zirve öncesinde ve sırasında yaratılan devlet baskısına, ekonomik sömürüye ve biriken toplumsal öfkeye karşı kitlesel, birleşik bir NATO ve savaş karşıtı hareketin sokağa taşınamamış olmasını bir kenara not etmeliyiz.

Sadece sol örgütlerin yan yana geldiği dar zeminlerin ötesinde, toplumsal muhalefetin dinamiklerini de kapsayan birleşik bir barış cephesi inşa edilebilseydi, egemenler bu zirveyi bu kadar rahat geçiremezlerdi. 

NATO zirvesinden çıkartacağımız en önemli sonuç, geniş bir savaş karşıtı inisiyatifin inşasının ertelenemezliği ve işçi sınıfının ve yoksulların kursağından çekip alınan kaynakların savaşa aktarılmasına karşı mücadelenin aciliyeti.

Şimdi bunun için kolları sıvama vaktidir. 

son yazıları

Sezgin Tanrıkulu yalnız değildir
Kuraklık artıyor
Sıcak ve kurak

ilginizi çekebilir

photo_5967752918179974570_y
Dalga - Kadınların kolektif sesi
CNT-militants-Barcelona-July-1936-modified
İspanya İç Savaşı'nın 90. yıl dönümünde: Stalinist halk cephesi politikasının çöküşü
178037
Yaşatan Yasa kampanyası başladı