Meseleleri mesele etmek: İşçi hakları lütuf değildir

Devletin görevi, işçinin hakkını “patronun insafına” (veya bakanın telefonuna) bırakmak değil, yasaların emrettiği cezai ve hukuki mekanizmaları işletmektir. Bakanın patronu arayıp “rica etmesi”, devletin otoritesini değil, hukukun yokluğunu veya işlevsizliğini meşrulaştırıyor.

“Bu dönemde hukuk mu kaldı, adalet mi var?”

Bu cümleyi hemen her gün duyuyoruz. Kendi iç sesimizde bile yankılanıyor. Ancak bu yaklaşım, peşin kaybetmişlerin halet-i ruhiyesinin bir yansıması; kazanılmış hakları korumaya dair mücadeleyi akamete değilse dahi, atalete uğratan bir söylem. “Hukuk yok” diyerek kenara çekilmek, aslında karşı tarafın hukuksuzluktaki pervasızlığına çanak tutmaktan başka bir işe yaramıyor.

Süleyman Demirel bir egemen sınıf savunucusu olarak “meseleyi mesele etmezseniz mesele kalmaz” buyurmuştu. Bizim yapmamız gereken şey, “meseleleri mesele etmekten” vazgeçmemek. Çünkü bugün “kullandırılmayan” veya “çok görülen” tüm haklar, bir zamanlar hayatları pahasına mücadele edenlerin, bu haksızlıkları “mesele edenlerin” bize bıraktığı miraslardır.

Devletin ricacı olduğu düzen

28 Nisan 2026 tarihinde Ahmet Hakan’ın köşesinde İçişleri Bakanı Mustafa Çiftç’nin danışmanı ile yaptığı görüşmeye yansıyanlar, aslında modern bir devletin “hukuk” ile kurduğu ilişkinin nasıl aşındığını gösteren ibretlik bir vaka. Bakan Çiftçi, maden işçilerinin eylemine polisin müdahalesini ve işçilerin alacaklarını konuşmak için işletmeci holdingin patronunu arıyor.

Sonuç? Bakanın “ricasını” kıran yok. Patron “tamam” diyor ve süreç işliyor.

Peki, bu tablo neden bir yönetim “başarısı” olarak sunuluyor? Çünkü devlet, hukuku işletmek yerine, hukuku bir kenara bırakıp “ricacı” konumuna düşmeyi tercih ediyor. Oysa İş Kanunu’nun 32. ve 34. maddeleri çok açık: Ücret, işçinin emeğinin karşılığıdır ve günü gününe ödenmelidir. Ödenmediği takdirde işçinin iş görmekten kaçınma hakkı vardır; işverene ise idari para cezası kesilmesi gerekir.

Devletin görevi, işçinin hakkını “patronun insafına” (veya bakanın telefonuna) bırakmak değil, yasaların emrettiği cezai ve hukuki mekanizmaları işletmektir. Bakanın patronu arayıp “rica etmesi”, devletin otoritesini değil, hukukun yokluğunu veya işlevsizliğini meşrulaştırıyor. Üstüne bir de “araya karışan marjinal, provakatör gruplar” söylemiyle, en temel anayasal hak olan toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı (Anayasa Madde 34) gölgeleniyor ve orantısız güç kullanımı vakıa-i adiye haline getiriliyor. Ayrıca hiçbir zaman dayanışma, hak savunuculuğu provakatörlük değil, DAYANIŞMADIR ve insan olmanın en temel hasletlerindendir.

Ruhsatlar artarken haklar neden azalıyor

Yalçın Doğan’ın 29 Nisan 2026 tarihli yazısında paylaştığı veriler, meselenin sadece bir iş yeriyle sınırlı olmadığını, yapısal bir tercihin sonucu olduğunu gösteriyor: Cumhuriyet dönemi boyunca verilen maden ruhsatı sayısı 1.186 iken, AKP döneminde sadece Yıldızlar SSS Holding’e verilen ruhsat sayısı 2.364.

Bu çarpıcı fark, ekonominin ve çalışma hayatının odağına neyin konulduğunu açıkça gösteriyor. Maden sahaları holdinglere açılırken, işçinin Anayasa’nın 49., 51. ve 54. maddelerinde güvence altına alınan çalışma, sendika ve grev hakları; “verimlilik”, “üretim” veya “huzur” adı altında baskılanıyor.

Çözüm örgütlü mücadele

Mevcut yasalarda işçi lehine olan pek çok düzenleme var. 4857 sayılı İş Kanunu, ücretini alamayan işçiye sözleşmeyi fesih (Madde 24/II-e) ve iş görmekten kaçınma hakkı veriyor. Ancak bu haklar, ancak ve ancak “mesele edildiğinde” bir anlam ifade ediyor.

Bugünün sıradan hakları, dünün hak savunucularının yaşamı pahasına kazandığı toplumsal kıymetlerdir. Eğer biz susarsak, sinersek ve “hukuk yok” diyerek kendi dar sınırlarımıza çekilirsek, egemen sınıfın bizim için belirlediği o nefes dahi alamadığımız sınırların içinde yaşamaya mahkûm kalırız.

Yapılması gereken; hukukun işletilmediği yerde sessiz kalmak değil, mevcudun üzerine ne koyabileceğimizi tartışmak ve en önemlisi; meseleleri mesele edecek, hakların bir lütuf değil bir kazanım olduğunu bilen örgütlü bir mücadele hattı kurmaktır.

Hak, verilmez; alınır. Ve haklar, sadece “mesele edenler” tarafından korunabilir. Bunun en açık örneği, bakanı işverene ricacı yapan ve bu rica ile değil mücadelesi kazanan maden işçileridir. Bu ve benzeri mücadeleleri büyütmek ve diğer hak alanlardaki mücadeleleri ile birleştirmek önümüzdeki esaslı görevimiz.

son yazıları

Bu yazarın başka yazısı bulunmamaktadır.

ilginizi çekebilir

000_1546C4
Dünya olayı olarak Gazze
Marksizm2026_Brosur_iki renk_BASKI-1
Marksizm 2026: Savaşa, iklim krizine ve aşırı sağa karşı küresel direnişi inşa edelim
roni
Marksist olmanın müthiş heyecanı