“Koruyucu ve onarıcı bir yapıya ihtiyacımız var”

15 Nisan’da Maraş’ta yaşanan büyük okul saldırısının ardından, 2026-27 Öğretim yılının başlamasının üzerinden henüz 4 hafta geçmesine rağmen, her hafta farklı bir okul saldırısı haberiyle karşılaşıyoruz. Bu durumu, klinik psikolog Gülay Yaşar ile konuştuk.

Türkiye’de gündemin öne çıkan konularından biri de okul saldırıları bir süredir. Bu süreci nasıl okumalıyız?

Amerika’da 1999’dan beri görülen okul saldırılarının bizde de olacağını çoğumuz düşünmemiştik. “Okul güvenli bir yer” diye bir kabulümüz vardı, devlet de çocukların güvende olduğunu söylüyordu. Bu saldırılarla o inancımız sarsıldı. “Okul, artık güvenli bir yer değil” ve bunun toplumda bıraktığı etki de ortak bir travmatik deneyim. Olayın ardından herkes doğal olarak bir açıklama arayıp olayları anlamlandırmaya çalıştı. Suçlu kim? Neden yaptı? Diziler, oyunlar, ruhsal bozukluklar, güvenlik açığı vb. Hangisi? Hiçbiri tek başına bir sebep değil. ”Sadece psikolojik”, “sadece aile”, “sadece güvenlik açığı” demek kolay.

Bu saldırıları yapanlar 13-15 yaş arası çocuklar. Ancak hiçbir çocuk, bir sabah kalkıp ani bir dürtüyle saldırmıyor. Psikiyatrik tanısı olan her çocuk da bunu yapmıyor. Öncesinde bir hazırlık var, bir de verilmek istenen bir mesaj. Bence asıl soru, çocuk bu noktaya gelene kadar hangi işaretlerin görülmediği, görülemediği…

Neden şimdi, neden peş peşe?

Toplumda biriken bir stres var. Ekonomik güçlükler, adalete güvenin azalması, cezasızlık, kutuplaşmanın artması, silahlara erişimin kolaylaşmasıyla şiddet gündelik hayata yayıldı ve bazen çözüm olarak görülebiliyor. Maalesef eğitim de sosyal olanaklar da herkese açık ve herkes için ulaşılabilir değil. Aidiyet ve bağ kuramayan çocuk, o bağı sanal dünyada arayabiliyor. Yalnız, reddedilmiş, utanç içinde, kimlik arayan gençler manosphere forumları, incel toplulukları ve şiddet alt kültürüne çekilebiliyorlar. Yaşadıkları ızdıraba oralarda bir açıklama bulup fikirlerle ve insanlarla bağ kuruyor ve aidiyet hissediyorlar. Saldırıların büyük bir kısmında manifesto benzeri sembolik bir mesaj ve önceki faillere gönderme var. Burada biraz da “artık beni görmezden gelemezsiniz” diyen bir görünür olma ve intikam fantezisi de var.

Yanı sıra, yine bu şiddet alt kültürü çocukları çetelerle de buluşturuyor. Son dokuz yılda çocukların karıştığı cinayetler yüzde 131, uyuşturucu ticaretiyle ilgili suçlar yüzde 119 artmış. Hayatta anlam ve aidiyet bulamayan, kendini geleceksiz gören genç, görünür olmak ve bir yere aidiyet hissedebilmek için şiddeti seçebiliyor.

Ergenlik bu tabloda nerede duruyor?

Ergenlik gelişimsel olarak önemli bir evre ve “ikinci doğum” gibidir. Kimliğin yeniden inşa edildiği, çocukluk bedeninin ve idealize edilen ebeveyn figürlerinin kaybedildiği kırılgan bir dönemdir. Beyin de bu dönemde yeniden organize olur. Duygu ve ödül sistemi çok aktifken, dürtü kontrolünü ve sonuçları düşünmeyi sağlayan bölüm geç olgunlaşır. Yani gaz pedalı çalışıyor ama frenler zayıf gibi düşünebiliriz. Bu çocukların dürtüleriyle başa çıkmasını sağlayacak destekleyici bir çevreye ihtiyacı var.

Bu çevrenin önemli bir parçası olarak okulun nasıl bir etkisi var?

Sürekli değişen eğitim sistemi, çalınan sorular, sınav baskısı ve eğitimde fırsat eşitsizliği nedeniyle bazen okulun kendisi başa çıkmayı zorlaştıran bir faktöre dönüşüyor. Çocuklar geleceklerini göremiyor, yaptıkları şeyin anlamını bulamıyorlar. Yetkinlik, ilişkisellik ve özerklik bizim emel psikolojik ihtiyaçlarımız. Ancak okul çocukların bu ihtiyaçları karşılamakta yetersiz kalıyor. Üstüne zorbalık, dışlanma, aşağılanma eklenince okul ihtiyaçları karşılayan destekleyici bir çevre olmaktan çıkıyor. Psikososyal destek mekanizmaları bu kadar yetersizken çözümü okul polisinde ararsak, sorunu okulun içine hapsetmiş oluruz. Sorunun da çözümün de yalnızca okulda olduğunu düşünmüyorum.

Çocuğun ailesinin rolü de oldukça önemli değil mi?

Tek tip bir çocukluk deneyimi yok ama ihmal, istismar, ev içi şiddet, yoksulluk, ruh sağlığı hizmetine ulaşamamak tüm çocukları olumsuz etkiler. Tabii ki her yoksul çocuk gidip birini öldürmüyor çünkü herkesin kaynakları ve buna bağlı olarak etkilenme biçimi farklı. Yine de “süreğen bir yoksunluk hali” önemli bir risk faktörüdür. Ailelerin çocuklarında gelişen semptomları fark edebilmesi de oldukça önemli.

Peki çıkış yolu ne?

Okul saldırılarını düşünürken çocuğa, kadına ve hayvana yönelik şiddeti beraber ele almalıyız. Eyleme dökülmüş agresyon, yeterince iyi çalışmayan hatta bozulmuş bir yapının sonucudur diye düşünebiliriz. Önleyici, koruyucu ve onarıcı bir sistem kurmamız lazım. Bizim kurumlarımız genellikle olay olduktan sonra önlem almayı hatırlıyor. Okullarda psikososyal desteği güçlendirmek, ruh sağlığı hizmetlerine erişimi kolaylaştırmak, okul-aile iş birliğini kurmak, çocuklara kamusal alan ve boş zaman olanakları sunmak gerekiyor. Güvenlik önlemleri tek başına çözüm değil. Bu arada son zamanlarda çocukların da yetişkinler gibi yargılanmasını talep eden bir dalga yükseliyor. Çocuklar, korunamadıkları bir ortamda suça sürüklenirler. Onları yetişkin gibi yargılamak, o ortamı yaratanların ve bunu önlemekle yükümlü kurumların sorumluluğunu yok saymak olur. Eğer bu şiddet döngüsünden bir çıkış yolu arıyorsak yalnızca çocuklardaki bireysel semptomlara odaklanamayız.

Toplumsal yapı içerisinde öncelikli olarak çalışmayan kurumların birincil sorumlular olduğunu vurgulamak ve kurumlardan “-mış gibi yapmak” yerine gerçekten önleyici, koruyucu ve onarıcı bir yapıyı inşa etmesini talep etmek oldukça önemli görünüyor.

son yazıları

Fransa’da liselilerin isyanı: Mücadelenin geleceği genel grevde
Fon skandalı değil siyasi hırsızlık
10 Ekim Ankara: Gar Katliamı'nda hayatını kaybeden 104 barış yanlısı anıldı

ilginizi çekebilir

default
Fransa’da liselilerin isyanı: Mücadelenin geleceği genel grevde
187-milyarlik-fon-vurgununda-hesap-zamani-unlu-20318120_2966_amp
Fon skandalı değil siyasi hırsızlık
cf7d03a5-aae8-4b7c-9b6b-988fb2003e1f
10 Ekim Ankara: Gar Katliamı'nda hayatını kaybeden 104 barış yanlısı anıldı