Aşırı sağcı General Franco’nun 1936 darbesinin yıldönümünde, Pat Meusel İspanyol işçilerin nasıl direndiğine ve yeni bir toplumsal yaşam olasılığını nasıl yarattığına bakıyor
Doksan yıl önce, ordunun önderlik ettiği aşırı sağcı bir darbe, İspanya’nın Cumhuriyetçi hükümetini devirmeye çalıştı.
Buna karşılık işçiler silaha sarıldı, savaştı ve yeni bir toplumun mümkün olduğunu görmeye başladı.
General Francisco Franco hızlı bir zafer bekliyordu, ancak işçilerin ve köylülerin kahramanca direnişi bunu engelledi.
Darbe, milyonlarca insanın umutlarını ve korkularını alevlendiren üç yıl süren bir iç savaşın katalizörü oldu.
Savaş Nisan 1939’da sona erdi, ancak Franco savaş sona ermeden önce solculara, yoksullara ve işçi sınıfına karşı bir imha savaşı yürüttü.
İç savaş, bazen tasvir edildiği gibi sadece demokrasi ve faşizm güçleri arasındaki bir mücadeleden ibaret değildi, Franco’nun zaferi de kaçınılmaz değildi.
Direniş, toplumun radikal ve devrimci bir dönüşüm geçirme ihtimalini gündeme getirdi.
Darbe, İspanya’da yıllarca süren çatışmalar, eşitsizlik ve istikrarsızlığın ardından gerçekleşmişti.
Monarşinin çöküşünün ardından, 1931’de İkinci Cumhuriyet ilan edildi.
Başlangıçta orta sınıf Cumhuriyetçiler ve Sosyalistlerden oluşan bir koalisyon tarafından yönetilen devlet, bir reform programı vaat etmişti.
Bunlar arasında toprak dağıtımı, işçi haklarına yönelik bazı iyileştirmeler ve ordunun ve Katolik Kilisesi’nin etkisine getirilen kısıtlamalar yer alıyordu.
Bu gelişmeler köylülerin ve işçilerin umutlarını artırdı. Ancak aynı zamanda sağdan şiddetli bir muhalefete de yol açtı.
İspanya’nın egemen sınıfı -sanayiciler, toprak sahipleri, ordu yetkilileri ve Kilise yetkilileri-herhangi bir reformun imtiyazlarını tehdit edeceğinden korkuyordu.
Bu nedenle, hayata geçirilen az sayıdaki reform da sadece kısmen uygulanabildi ve bu durum köylüleri ve işçileri hayal kırıklığına uğrattı.
1933 yılına gelindiğinde, cumhuriyetçi-sosyalist koalisyon içindeki çelişkiler koalisyonu içten içe yıpratmıştı.
Sağ iktidara geldi ve emekçiler için kazanılan reformları geri almaya çalıştı.
Ama buna karşılık işçilerin militanlığı arttı. Bu durum, Ekim 1934’te bir ayaklanma hareketiyle doruğa ulaştı. Silahlı işçiler Asturias’ta iki hafta boyunca iktidarı ele geçirdi ve Katalonya bağımsız bir Cumhuriyet olduğunu ilan etti. Asturias’taki ayaklanma şiddetle bastırıldı. Ve İspanya devleti derin bir biçimde bölünmüş halde kaldı.
Şubat 1936 seçimleri gerilimi tırmandırdı. Cumhuriyetçi, komünist ve sosyalist partilerden oluşan bir koalisyon olan Halk Cephesi az farkla kazandı.
Koalisyon devrimci olmaktan çok reformist olmasına rağmen, muhafazakar güçler radikal bir değişim olasılığından korkuyordu.
İşçiler de beklemedi; seçimi grevler yaparak, toprakları işgal ederek ve vaat edilen reformların derhal hayata geçirilmesini talep ederek kutladılar.
Egemen sınıfın bazı kesimleri, kendi iktidarlarını korumak için askeri müdahalenin gerekli olduğu sonucuna vardı.
Franco’nun da aralarında bulunduğu üst düzey generaller, Cumhuriyet hükümetini zorla devirmek için planlar hazırladılar.
Amaç, sadece hükümeti değiştirmek değil, örgütlü işçi hareketini ortadan kaldırmak, solu bastırmak ve geleneksel otoriteyi yeniden tesis etmekti.
Komplocular, Cumhuriyetçi hükümetin hızla çökmesini bekliyorlardı.
Ordunun, muhafazakar elitlerin desteğiyle, ülke üzerinde hızla kontrolü ele geçireceğine inanıyorlardı.
Faşist örgütler de sendikacılara ve siyasi muhaliflere yönelik saldırılar düzenleyerek şiddet ortamına katkıda bulundular.
1936 yılının Temmuz ayında darbe başladığında Franco, İspanya’nın kontrolündeki Fas’ta İspanya’nın seçkin Afrika Ordusu’nun komutanlığını yapıyordu.
Nazi Almanya’sı ve faşist İtalya’nın yardımıyla, uçaklar onun birliklerini İspanya anakarasına taşıdı. Bu dış destek hayati önem taşıyordu.
Ancak askeri liderler, işçi sınıfının kararlılığını hafife almışlardı. İşçiler darbeye kitlesel bir direnişle karşılık verdiler.
Barselona’da anarşist kadınlardan oluşan bir milis grubu (Fotoğraf: WikipediaCommons)
Birçok şehirde, özellikle Barselona ve Madrid’de, sendikalar genel grevler düzenlerken, işçiler silahları ele geçirmek için askeri kışlalara baskınlar düzenlediler.
İspanya’nın en büyük anarşist sendikası olan Ulusal Emek Konfederasyonu (CNT), direnişin örgütlenmesinde öncü bir rol oynadı.
İşçiler barikatlar kurdu, milisler oluşturdu ve isyancılara karşı savaştı.
Onların çabaları sayesinde darbe, çoğu büyük şehirde engellendi ve olağanüstü bir siyasi durum ortaya çıktı.
Cumhuriyet devletinin çöktüğü yerlerde, işçiler toplumu yönetme sorumluluğunu fiilen üstlendi.
İşçi komiteleri gıda dağıtımını, sağlık hizmetlerini ve ulaşımı organize etti.
Fabrikalar işçiler tarafından ele geçirilirken, tarım işçileri toprağı kolektifleştirdi.
Devrimci değişimler belki de en açık şekilde Katalonya’da görüldü.
20. yüzyılın en etkili yazarlarından biri olan George Orwell, faşistlere karşı silaha sarılmak üzere Aralık 1936’da İspanya’ya koştu. Yaşadığı deneyimler sonucunda devrimci sol görüşe yöneldi.
Daha sonra şöyle yazdı: “Neredeyse her türden, her boyutta bina işçiler tarafından ele geçirilmişti ve kırmızı bayraklarla ya da anarşistlerin kırmızı-siyah bayraklarıyla süslenmişti. Her duvara orak ve çekiç ile devrimci partilerin baş harfleri kazınmıştı.”
Bu, sadece Orwell’in basit bir romantikliğinden ibaret değildi.
Demiryolu işçisi ve sendikacı Narciso Julian, Barselona’daki dönüşüm hakkında şöyle diyordu: “İnanılmazdı; tarihten bildiğimiz şeylerin pratikteki kanıtıydı. Kitlelerin sokağa çıktıklarında sahip oldukları güç ve kuvvet.”
Kadınlar ön plana çıktı ve önemli haklar kazandılar.
O dönemde Barselona’da bulunan Rosa Vega, o zamanlar şehirdeki yaşamı şöyle anlatıyordu: “Hiçbir zaman tacize uğramadım ya da bir kadın olduğum bana hissettirilmedi. Savaştan önce şu ya da bu türden yorumlar olurdu; artık bunlar tamamen ortadan kalkmıştı. Kadınlar artık birer nesne değildi; erkeklerle eşit düzeyde insanlardı.”
Bu durum, darbeye karşı direnişin sadece parlamenter demokrasiyi savunmaktan ibaret olmadığını gösteriyordu. Bu mücadele, toplumu aşağıdan yukarıya dönüştürmek için bir fırsattı.
Darbe, hiç istemeden 20. yüzyıl Avrupa’sının en büyük sosyal devrimlerinden birini tetikledi.
Darbe, acil hedeflerine ulaşamasa da İspanya devleti, Franco’nun güçlerinin kontrolündeki bölgeler ile Cumhuriyet’e sadık kalan bölgeler arasında bölündü.
Bu durum, darbeyi uzun süren bir iç savaşa dönüştürdü. Franco’ya karşı ortak bir muhalefet sergilemelerine rağmen, antifaşistler arasında derin anlaşmazlıklar vardı.
Halk Cephesi hükümeti, Cumhuriyeti savunmayı ve orta sınıf Cumhuriyetçiler ile yabancı demokrasilerden gelen desteği sürdürmeyi amaçlıyordu.
Komünist Parti’nin Stalinist liderleri, devrimci önlemlerin iç savaştaki zafer kazanılana kadar ertelenmesi gerektiğini savundular.
Öte yandan, devrimci sosyalistler ve anarşistler, faşizmi yenmek için sosyal devrimin derinleştirilmesi gerektiğine inanıyorlardı.
İşçilerin, kolektifleştirilmiş endüstrilerin ve milislerin Franco’yu yenmek için en güçlü temeli oluşturduğunu savunuyorlardı.
Stalinist tutum, Cumhuriyetçi cepheyi bölmüş ve zayıflatmıştı.
Her türlü devlete karşı olmasına rağmen, anarşist CNT sonunda hem Katalan hem de Cumhuriyetçi hükümetlere katıldı.
Devrimci sosyalist POUM bile, antifaşist birliği korumak için işbirliğinin gerekli olduğuna inanarak hükümette yer aldı.
Komünistler, anarşistler ve devrimci sosyalistler arasındaki çatışmalar, Cumhuriyetçi güçlerin Franco’yu yenilgiye uğratmaya odaklanmak yerine devrimci örgütleri bastırdığı 1937 Mayıs Günleri’nde Barselona’da doruğa ulaştı.
Bu mücadeleler moral bozdu ve işçi örgütlerini zayıflattı. Devrimci kurumlar ortadan kaldırıldıkça, elde edilen birçok sosyal kazanım da geri alındı.
Uluslararası müdahale de çatışmanın sonucunu önemli ölçüde etkiledi.
İngiltere ve Fransa, resmi olarak müdahale etmeme politikasını benimsedi. Almanya ve İtalya ise Franco’ya uçak, silah ve asker sağladı.
Bu yardımlar, Franco’nun kuvvetlerinin askeri üstünlüğünü sürdürmesini sağladı.
Sovyetler Birliği, Cumhuriyet’in başlıca askeri yardım kaynağı haline geldi. Ancak bu destek, siyasi şartlara bağlıydı.
Sovyet etkisi, giderek merkezileşmeyi teşvik eden ve birçok devrimci tedbire karşı çıkan Komünist Parti’yi güçlendirdi.
Silahlar üzerindeki kontrol, Komünist liderlere Cumhuriyet hükümeti içinde önemli bir etki sağladı.
Askeri stratejiye ilişkin anlaşmazlıklar, devrimin geleceği hakkındaki daha geniş kapsamlı siyasi tartışmalarla yakından bağlantılı hale geldi.
Dolayısıyla, darbe kısa vadede başarısız olsa da Franco, 1939’da nihayet zafer kazandı.
Ve bu zaferin sonuçları yıkıcı oldu.
Franco, 1975 yılına kadar İspanya devletini otoriter bir diktatör olarak yönetecekti. Siyasi partiler ve sendikalar yasaklandı, binlerce siyasi muhalif idam edildi veya hapsedildi ve yüz binlerce kişi ülkeden kaçtı.
Katolik Kilisesi eski etkisinin büyük bir kısmını geri kazanırken, devrim sırasında kadınlar tarafından elde edilen birçok kazanım Franco’nun otoriter yönetimi altında ortadan kalktı.
Tüm bunlara rağmen, darbenin ve darbeye karşı gösterilen devrimci tepkilerin ardında, bir alternatifin ışığı belirmişti.
Pat Meusel
Socialist Worker