Kimi dışlıyorsanız hepimiz oyuz! LGBTİ+ haklarına el uzatmayın

26.10.2022 - 11:40
Şenol Karakaş
Haberi paylaş

Seçim takvimi ilan edilmese de seçim kampanyasının başladığı çok açık. İktidarın kullandığı üslup, belirlediği politikalar bunu gösteriyor. Daha da önemlisi, muhalefetin politik hamlelerine yönelik “tuzakçı” yaklaşımları öne çıkarması. Siyaset alanını tuzaklarla dolu bir mayın tarlasına çevirmesini de bu çerçeveden yorumlamak mümkün.

İktidar çok tepeden bakan bir üslupla, her şey yolundaymış izlenimi vermeye çalışsa da hiçbir şeyin yolunda olmadığını hem iktidar sözcüleri hem de tüm toplum biliyor.

İşler yolunda değil.

İktidar ekonomide, hukuk alanında, siyaset yapma tarzında, mafya-bürokrasi-siyaset ilişkilerinde ipin ucunu kaçırmış vaziyette.

Fakirden alıp zengine verme şampiyonu

Merkez Bankası’nın politika faizini bir yıl içinde 10.5’a indirmesi, Kur Korumalı Mevduat gibi önlemler, bir yandan parası olanların, bankaların, büyük sermaye gruplarının ve sanayicilerin kârlarına kâr kattı, diğer taraftan bu kârların sürekliliğiyle yoksulların beslenme, barınma ve tüketim hakları, yani paraları gasp edildi.

Ama ekonomi egemen sınıfın bütünü açısından da iyi gitmiyor.

Şirketler yurt dışından borçlanmaya çalışıyor.

İktidarın seçim ekonomisi adı verilen uygulamaları, anlık rahatlamalar dışında yoksullara hiçbir umut vaat etme gücüne sahip değil. Maaşlara yapılan zamlar, iki ay içerisinde açlık sınırının altında kalıyor. Çünkü iktidarın asli ekonomi politikası liranın alım gücünün azalmasına neden oluyor.

Seçim kutuplaşması

Bu iktidar halihazırda kutuplaştırma siyaseti dışında bir siyaset üretme becerisine sahip değil. Bunun kökeninde, seçimleri, kendi varoluşlarının oylanacağı bir hedef olarak belirlemiş olmaları yatıyor. Bu yüzden, Türkiye’nin bekasını AKP’nin, AKP’nin bekasını da Erdoğan’ın bekasına indirgemiş durumdalar.

Bu yaklaşım, varını yoğunu iktidarı desteklemeye adamamış kesimlerin düşmanlaştırılmasına neden oldu. Aynada gördüğü sureti dışındaki herkesi düşmanlaştıran aşırı sağcı bir iktidar blokuyla karşı karşıyayız. 

Bu blok seçim sürecini zehir etmeye de kararlı görünüyor.

Seçim kampanyasında şiddeti artacak olan kutuplaştırma siyasetinin hedefinde iki odak olacağı çok açık: Birisi, Selahattin Demirtaş nezdinde yürütülen, Kürtlerin özgürlük mücadelesi.

Kürt halkına özgürlük

Erdoğan son olarak Demirtaş’ın Kürt olmadığını da ilan etti! 

Çok açık ki Kürtlere yönelik nefret söylemindeki artış, Kürt belediyelerine, siyasilere yönelik benzersiz baskı politikası, seçim kampanyaları boyunca sürecek.

Bu saldırı çoğu kez Demirtaş üzerinden gerçekleşecek. 

Demirtaş Kürt halkının, özellikle Kürt gençlerinin çok beğendiği, görüşlerine çok önem verdiği ve özel bir sevgi beslediği bir lider, Kürtlerin HDP’ye dönük ilgisinde birleştirici bir siyasetçi.

Demirtaş hakkında soru işareti yaratmak, HDP’nin birleşik yapısına darbe vurmak anlamına geliyor. HDP içinde bölünme varmış ve Demirtaş bu bölünmenin bir kanadıymış şüphesi de iktidar bloku açısından işlevli bir propaganda çalışması oluyor.

Kürtlerin yasal faaliyetlerini, yasal parti, dernek ve hatta belediye başkanlıklarını terörle özdeşleştirmek, ana muhalefeti sıkıştırmak açısından da işe yarar görünen bir taktik. İYİP’in sık sık HDP aleyhinde açıklamalar yapması, iktidarın kutuplaştırma siyasetinin merkezine Kürtleri almasının manasız bir taktik olmadığını gösteriyor.

LGBTİ+’lara dönük nefret

Kutuplaştırma kampanyasının bir diğer başlığı da LGBTİ+’lar olacak. Dernekleriyle, partileriyle, vakıflarıyla, Diyanetiyle, “kanaat önderleriyle”, kendine hiç utanmadan ‘insan hakları vakıfı’ adını veren kurumlarıyla, gazeteleriyle, köşe yazarlarıyla, iktidar bloku her gün LGBTİ+ haklarına karşı çıkıyor.

Onur Yürüyüşü gibi etkinlikler bir süredir yasaklanıyor.

LGBTİ+’lar devlet şiddetine maruz kalıyor.

Nefret söyleminin olağanlaştırılması gündelik vakalar haline geldi.

Devlet, devletin kurumları LGBTİ+’lara karşı bir mitingi destekledi, RTÜK nefret yüklü bir kamu spotu hazırlattı.

Erdoğan tüm konuşmalarında seçim kampanyası boyunca nefret söylemini kullanacağını kanıtlarcasına LGBTİ+’lara öfkeyi şekillendirmeye ve örgütlemeye çalışıyor. 

Böyle referandum olmaz!

Erdoğan da Bahçeli de Kılıçdaroğlu’nun başörtüsü özgürlüğünü gündeme getirmesiyle, kendilerini köşeye sıkışmış hissettiler. Ve her zaman yaptıkları gibi bu köşeye sıkışmışlıktan, demokratik alana yönelik daha genel bir saldırıyla çıkmak için LGBTİ+’lara yönelik nefret söylemini tırmandırıyorlar.

Erdoğan başörtüsü özgürlüğünü yasal güvenceye alma önerisini aileyi güçlendirecek yasal düzenlemelerin referanduma götürülmesi önerisiyle yanıtladı. Bunu yaparken de “Güçlü bir ailede LGBT diye bir şey olabilir mi?” diyerek, LGBTİ+’ların haklarını, aslında esas olarak varoluş haklarını baskı altına alacak bir referandumu aileyi güçlendirme maskesi altında gündeme getireceklerini duyurdu. Konuyla ilgili konuşmasında “kadının ve erkeğin birlikteliğinden oluşan aile kurumumuzu da güçlendirerek geleceğimize güvenle bakmamızı sağlayacak ilave değişiklikler de yapalım” diyerek “aile kurumu” tarifi de yaptı.

Elbette bu tarifte LGBTİ+’lara yer yok!

Türkiye’de mevcut Anayasa, 41. Maddesi’nde aileyi “Aile, Türk toplumunun temelidir ve eşler arasında eşitliğe dayanır” diyerek tanımlıyor. Buradaki “eşler” kelimesi aşırı sağcı iktidar blokunun asabını bozuyor ve eşler yerine kadın ve erkeğin birlikteliği tanımı geçirilmek isteniyor.

Böylece bir atışla birden çok hedefi aynı anda vurmaya çalışıyorlar. 

LGBTİ+’lara nefes alacak alan bırakmamak, bu iktidarın öncelikli amacı haline geldi. Başörtüsü özgürlüğünü savunanlarla LGBTİ+ haklarını savunanları karşı karşıya getirmekse bir diğer hedefleri. Bir özgürlüğün bedelini başka bir özgürlüğün gasp edilmesiyle ödememizi istiyor Erdoğan-Bahçeli koalisyonu.

Öte yandan, hem kendi tabanındaki aşırı sağcı kesimleri mobilize etmek hem de muhalefet içinde LGBTİ+ hakları konusunda iktidardan hiçbir farkı olmayanları paralize etmek gibi bir başka amaçları da var.

İktidar seçim tarihiyle LGBTİ+ haklarının kısıtlanacağı referandum tarihini yan yana sürdürmek peşinde olabilir. Böylece LGBTİ+ düşmanlığı, kutuplaştırıcı siyasetin en sivri politik başlığı halini alabilir.

Köşeye sıkışan iktidarın bu siyaseten kutuplaştırıcı kurnazlıklarına geçit vermemek gerekiyor. 

LGBTİ+ hakları, en temel insan haklarıdır ve temel haklar referandum konusu yapılamaz. 

Toplumu nefret temelinde bölmeyi amaçlayan bu taktiklerin, çözülen iktidar blokunu toparlama şansı olmadığını da göstermek için, bir kez daha bütün hareketlerin içinde, LGBTİ+ mücadelesinin “Alışın alışın buradayız” sloganını etkili bir politik argüman haline getirmek zorundayız. 

Şenol Karakaş

(Sosyalist İşçi)

 

Bültene kayıt ol