Mehmet Can

Mehmet Can son yazıları

Mehmet Can tüm yazıları

14.09.2018 - 08:16

Filistin ulusal sorunu-III

        Öyle şeyler görürsün ki,

        Neden dersin.

       Ama ben hiç olmamış

       Şeyler hayal ederim ve

      Neden olmasın?’ derim.

                                       George Bernard Shaw.

Türkiye’de Sovyetler Birliği’nin güdümünde olan TKP devrimci işçi hareketlerini yanlış politikaları nedeniyle boğarak pasifize etti. TKP, DİSK içerisindeyken, bürokratik bir şekilde işçi sınıfını kontrol etmiştir ve bir süre sonra CHP’ye akıtmıştır sınıfın bu potansiyelini. Sovyetler Birliği (SSCB), Ortadoğu’da toplumsal bir devrim istemiyordu; çünkü aşağıdan kitle radikalizmini esas alan bir devrimin gerçekleşmesi demek SSCB’de işçi sınıfını, ezilenleri iktidardan uzaklaştıran Sovyet bürokrasisinin de koltuğundan alaşağı edilmesi demektir. Ortadoğu’da sürekliliği olan bir devrim, ister istemez, domino taşı etkisiyle Sovyet bürokrasisini de vurup yerinden edecektir. Bu realiteden dolayı SSCB, Filistin Devrimi başta olmak üzere bütün devrimleri, desteklemeyi bırakalım baltalayarak, ilerlemesinin önünü kesti. SSCB bu nedenlerden ötürü, Ortadoğu’da toplumsal bir devrim istemiyordu. SSCB, eğer devrimleri engellemeyi bırakıp Ortadoğu’da ortaya çıkan ayaklanmalara destek verseydi, bu ayaklanmalardan çıkacak olan rüzgar ve enerjiyle, Ortadoğu başta olmak üzere, dünyanın bütün ezilen halkları, koşa koşa gelerek Ortadoğu’da başlayan bu devrimci halkanın bir parçası olurlardı. Fakat bunun tam tersi bir politika izledi Sovyetler Birliği…

Stalin’in ve ondan sonra bu geleneğin devamcılarının siyaseti şu idi: “Mevcut devlet mekanizması olduğu gibi kalacak, sadece bu devletin yöneticileri değişip benden olacak”. Buradan bir devrim çıkmaz. Devrim denilen şey bir halk hareketidir ve amacı da mevcut devlet mekanizmasını parçalamaktır çünkü bu mevcut devlet mekanizması denilen şey, Marks’ın Komünist Manifesto’da ifade ettiği gibi, burjuvazinin çıkarı doğrultusunda oluşmuş, oluşturulmuş bir sömürü aygıtıdır. İşçi sınıfı, ezilenler, iktidarı ele geçirdikleri zaman burjuvazinin istemi doğrultusunda oluşmuş olan bu yapıya ihtiyaç kalmayacaktır. Zamanla işçi sınıfı iktidarı aldıkça, kendiliğinden sönümlenip yok olup gidecektir. 1871 Paris Komünü’nde olan buydu. Eğer bu mekanizma süreç içerisinde eriyip ortadan kalkmıyorsa, toplumsal eşitsizlik hâlâ var demektir. İşçi sınıfı ve ezilenler de iktidarda değildir. SSCB’de de olan buydu.

SSCB’de 1917 Ekim Devrimi’ni yapan işçi sınıfı iktidardan uzaklaştıkça Sovyet bürokrasisi bu boşluğu doldurmaya başladı. Ve Çar dönemindeki sömürü sistemi, bürokrasinin eliyle sürdürüldü. Sadece ezilmenin, sömürünün biçimi değişti. İçeride iç sömürü yaşanırken, dışarıda ise Filistin halkı başta olmak üzere, mazlum halklar üzerinde SSCB eliyle dış sömürü gerçekleşti. 1967–68’de SSCB’nin Filistin ulusal sorununa bakış açısı buydu.

1967’de Filistin ulusal sorununu derinden etkileyen diğer bir olgu ise, İsrail ile Arap ülkelerinin yaptığı Altı Gün Savaşları’dır. İsrail ile gerçekleşen Altı Gün Savaşları’nın en büyük sonucu, o döneme kadar Arap dünyasında müthiş bir popülaritesi olan Nasır’ın, Nasırcılığın bitirilmesidir. Nasırcı ideoloji, Arap ulusalcılığını, milliyetçiliğini benimseyen ulusal kalkınmacı bir projedir. Nasırcılığın bitmesinin Filistin’e büyük zararları olmuştur. Filistin Altı Gün Savaşları’ndan sonra, güçlü bir müttefikini kaybetmiştir. Bu savaştan sonra İsrail, Filistin ve diğer Arap ülkelerinden toprak işgal ederek topraklarını dört katına çıkarmıştır. İsrail 1948’den sonra Filistin topraklarındaki Yahudi yerleşim yerlerini gün geçtikçe artırırken, 1967’de Altı Gün Savaşları’ndan sonra ise Batı Şeria ve Gazze’yi de işgal etmiştir.

İsrail 1967’den sonra, kolonizasyon sürecini hızlandırarak daha da genişletti. Altı Gün Savaşları’ndan sonra, aslında 1980’lerde tam oluşmaya başlayacak olan laik Arap milliyetçiliğinin sol tandaslı yanının zayıflama halkasının başlangıcıdır. Bu savaştan sonra, FKÖ de programında revizyona gitmiştir. FKÖ, 1967’den önce 1948 sınırlarını, yani İsrail’in varlığını, bölgede tartışma konusu yaparken, Altı Gün Savaşları’ndan sonraki süreçte ise sadece 1967 öncesi sınırlarını tartışma konusu yapmıştır.

Bu savaştan sonra Filistinli direnişçi yapılar arasında da ayrışmalar yaşanmaya başladı. George Habbaş liderliğindeki FHKC, El-Fetih’in İsrail ile yaptığı anlaşmalara tepki olarak, İsrail kıyılarındaki İsrail üslerini ve askeri birliklerini vurmaya başladı. FKÖ dışındaki diğer radikal grupların hiçbiri İsrail’in varlığını tanımadı. Aslında Filistin ulusal sorununu nihai çözüme götürecek olan dört başlıkta, FKÖ İsrail’i yola getirmedi hiçbir zaman. Diğer radikal grupların FKÖ’ye tepkisi de buradan doğru gelişti.

FKÖ’nün İsrail karşısındaki bu tavizkar ve ödün veren siyaseti, diğer gruplar ile FKÖ’nün arasının açılmasına neden oluyor. Doğu Kudüs’ün statüsü, Yahudi yerleşimciler, Filistinli mülteciler ve sınırlar konusu ve bu başlıklarda hiçbir iyileştirme yapılmıyor:

-Doğu Kudüs’ün statüsü sorunu: Üç din için de kutsal sayılan semavi dinlerin merkezidir Kudüs. Müslümanlar için Harem-ül Şerif yani Mescid-i Aksa’nın olduğu yer. Hrıstiyanlar için Hz.­­­­­­ İsa’nın felsefesinin doğduğu yer. İbraniler için ise Ağlama Duvarı ve tarihi sinagogların bulunduğu mekan. Bu kutsallıktan dolayı üç din de Kudüs’ü sahipleniyor.

-Filistinli mülteciler sorunu: 1948 İsrail işgaliyle beraber komşu ülkelere dağılmış Filistinli göçmenlerin anayurtlarına dönme planları

-Sınırlar sorunu: İki ülke arasındaki idari sınırların belirsizliği sorunu. İdari sınırlar ile resmi sınırlar arasındaki fark şu: İdari sınır, komşu olan iki ülkenin meclislerinin anlaşmaları sonucu oluşur; resmi sınır ise bir ülke meclisinin komşu ülke meclisleriyle yaptığı idari sınır anlaşmalarının akabindeki bütün sınırlarını oluşturur. Bu durumun ayrıca BM’de teyit edilmesi gerekir. İsrail-Filistin sorunundaki paradoks ise şu: İki ülke idari sınırları bir birilerinin içine geçmiştir. İki ülke arasında resmi sınırların oluşabilmesi için idari sınırların öncelikle oluşması gerekmektedir. BM de bu iki ülke kendisine her başvurduğunda onlara diyor ki: “Önce aranızda kendi idari sınırlarınızı belirleyip çözün, ondan sonra bana gelin resmi sınırları belirleyelim.”

-Yahudi yerleşimciler sorunu: İsrail devletinin genişleme politikası düzleminde Yahudi yerleşimcilerin iskanı. İsrail 1948’den beri Yahudi yerleşimlerin sayısını artırmıştır. Yayılma politikasının ana eksenini bu yerleşimler oluşturmaktadır. Dolayısıyla İsrail, Filistinlilerle masaya otururken, Yahudi yerleşimlerinin güvenliği, yerleşimlere gidecek yol, yerleşimlerin inşası vs. müzakerelerin merkezine bu konuyu almaktadır hep.

Sorunu nihai çözüme götürecek olan bu dört başlıkta da, FKÖ Filistin tarafı olarak İsrail’e karşı sonuç alıcı bir yaptırımda bulunmamıştır. Hatta FKÖ, kendisinin resmen İsrail ve uluslararası güçler tarafından tanınmasından sonra, bu dört başlığın bahsini bile açmamıştır. FKÖ’nün İsrail tarafından terör örgütü listesinden çıkarılıp, resmen tanınmasından sonra Filistin’e resmi özerk bir statü de verilmiştir.

Her ne kadar FKÖ resmen tanınsa bile, ipler yine İsrail’in elindeydi. Örneğin, İsrail Filistin içerisinde bir Filistin polisine izin vermesine rağmen Filistin’e askeri müdahale hakkını elinde bulunduruyordu. “Evet” diyor, “sen özerk bir bölgesin ama güvenlik problemi çıkardığın ölçüde askerimle müdahale ederim bu özerk bölgeye!” Askeri müdahale hakkını cebinde saklı tutuyordu. Ayrıca İsrail, yerleşimcilerin bulunduğu ve kendi askeri müdahale hakkının var olduğu yerlerdeki yargı yetkisini de kendisinde görmekteydi. Bunun anlamı, “Filistin topraklarında bir Yahudi suç işlerse, Filistin yönetimi bu kişiyi yargılayamaz, onu ancak ben istersem yargılarım!” demesiydi. Evet, Filistin’de bir özerklik var ama bu kağıt üzerinde kalan bir özerklik. İsrail bu özerkliği istediği gibi değiştirip , dönüştürebiliyordu.

Dolayısıyla bütün bu süreçte FKÖ, İsrail politikalarının karşısında duruyor gibi gözükse de, aslında İsrail politikalarının tamamlayıcısı olmuştur aslında. Bilinmelidir ki, İsrail devleti ırk üzerine kurulmuştur. O yüzden karşısındaki Filistinli muhatabın kendisi gibi milliyetçi olmasını ister. X bir milliyetçi, müzakere masasında muhatap olarak Y bir milliyetçiyi tercih etmektedir. Bu milliyetçiyi, sol görüşlü bir Y’ye ya da dini görüşlü bir D’ye tercih etmez çünkü milliyetçi ile başta iktisadi nedenler olmak üzere ortaklaşacağı nokta daha çoktur.

Devam edecek…

Mehmet Can

SEÇTİKLERİMİZ

Bülent Somay
Status quo pro ante

Bültene kayıt ol