Ümit Aktaş

Ümit Aktaş son yazıları

18.06.2019 - 09:35

İstanbul'u kim yönetecek? Nasıl yönetecek?

Dün akşam, İstanbul adaylarının tartışmasını ve bu tartışmayı yönetmek üzere seçilen moderatörü izledik. Tartışma bittiğinde içimden, “aman Allah’ım, İstanbul’u kim yönetecek? Nasıl yönetecek?” sorusu geçti. Dahası, yıllardır kamuoyu önünde konuşmayan, tartışmayan adaylara dair bu olumsuz intibaın güya ortadan kaldırıldığı bir oturumdan aklımda ne kaldı dedim kendi kendime. “Türkiye siyaseti açısından oldukça önemli olan bu tartışma, böyle mi yürütülmeliydi; tartışmanın düzeyi bu mu olmalıydı?” demekten kendimi alamadım doğrusu.

Seçmen kitlesinin neredeyse tamamını temsil eden her iki aday, Türkiye siyasetinin bulup buluşturduğu en nitelikli temsilciler olmalı değil miydi? Ve de bu oturumu yönetecek moderatör, güzide basınımızın yetiştirdiği neredeyse rakipsiz tek isim değil mi?

Tam da burada toplumumuzun, kendilerini yönetmeye talip adayları bir kenara iteleyerek ve her türlü tartışmayı bir yana koyarak, bu acı gerçekliğin üzerinde ciddi bir biçimde düşünmesi gerekir; toplumun, ülkenin ve şehirlerinin kaderi üzerinde.

Bir yanda neredeyse çeyrek asırdır bu şehri yöneten, görece yaşlı kuşağı ve bunun deneyimlerini temsil eden bir taraf, diğer yandaysa yine aynı süredir bir türlü bu yönetime yaklaşamayan, görece genç bir kuşağı ve bunun dilini, ilişkilerini ve özlemlerini temsil eden başka bir taraf. Ve adaylar şehri, şehrin gerçekliğini, şehrin gerçekliğini kuşatan, dahası bu devasa şehrin de kaderini elinde tuttuğu ülkeyi neredeyse hiç konuşmadılar. Zaman zaman konuşur gibi yaptıkları noktalarda ise, mümkün olduğunca sözlerini derinleştirmediler. Meseleye sadece rutin propaganda düzeyinde ve olağan siyasal atışmalar çerçevesinde yaklaştılar.

Peki, İstanbul gibi üç imparatorluğa başkentlik yapmış bir şehri (adaylar bunun farkında mıydılar?), tarihe, kültüre, mimariye, estetiğe girmeksizin nasıl tartışabilirsiniz. Trafik sorununa çare olarak önerilen yol ve köprü yapımı, nerdeyse yüz yıldır başvurulan ama sonuçta trafiği daha da artıran etkenler değil mi? Kendimize yollar açmak için toprağa gömdüğümüz üç imparatorluğun başşehrinden geriye sadece saatlerce vaktimizi öldürdüğümüz trafikten başka ne kaldı? Kendilerine şehrin imkânlarını götüremediğimiz için, kendilerini şehre taşımaktan başka çare bulamadığımız insanımızın insafına terk edilen bu anomik gidişatın sorumluluğunu üstlenmeyi bile beceremeyen kariyerist siyasiler zümresinden geriye ne kalacak?

Oysa siyaset bir meslek değildir; bir erdem ve ahlak mücadelesidir. Sorumluluğunu üstlenebilen, toplumuna sunamadığını kendine haram bilen, yetmezleştiği noktalarda çekilmesini ve daha nitelikli olanlara yerini açabilenlerin mücadele alanıdır. Yoksa salt rantından pay alabilmek için talanına göz yumdukları bir şehrin sorunlarını tartışmaktan bile aciz insanların kıylükali değil. Ne var ki bu, sadece bilgi, tecrübe ve cesaret meselesi de değildir. Hatta basit bir partizanlık meselesi hiç değildir. Meselenin özünü dikkatlerinden kaçıranlar, maalesef, kendilerine karşı sorumlu oldukları toplumun ve şehrin anlamı hakkında bir fikre bile sahip değildirler.

Giderek sınırları belirsizleşen, karmaşık kültürlerin istilası altında ciddi bir değerler sorununa gömülen bu şehir nasıl bir kimli-ksizli-ğe dönüşmekte; buna dair öngörüleri neydi adayların, hiç bilemedik. Oysa meselenin tartışmaya açılacağı yön, sadece bir mülteciler mevzusunun sınırları içerisine sıkıştırılamazdı. Esasında İstanbul, bu imparatorlukların başşehri, doğal olarak ve oldum olası “kozmopolit” bir şehirdi. Ama kozmopolitizmin bir yozlaşma biçiminde anlaşıldığı anlamda değil. Tam aksine bir dünya şehri olma, kültürlerin buluştuğu, kaynaştığı ve yeniden üretildiği bir dünya şehri olma anlamında.

Oysa İstanbul, ağır ağır tarihe gömülmekte ve kimse bunun farkına varmamakta. Yollar, köprüler, gökdelenler… kısacası, sözümona şehri ayakta tutmak için başvurulan çareler, bunların şehre taşıdığı araçlar ve insanlar gömmekte şehri hiç bilinmedik bir maziye. Üretici niteliğini yitirdiği halde ülkenin kültürünü, ticaretini, siyasetini, ahlakını, sanatını, sanayisini üretme iddiasını hiç yitirmemiş bir şehirden söz etmekteyiz. Tüketici bir kitle ise, çevresiyle birlikte yerleştiği o geniş coğrafyayı, havayı, suyu, denizi, toprağı, şehri, toplumu kirletmekte ve giderek yaşanılamaz bir hale getirmekte.

İstanbul üzerinde düşünmek, hele onu yönetme gibi bir iddiaya sahip olmak, bu derin sorumluluğu hissetmek ve omuzlamak anlamına gelmekte. Peki, nerede o feraset ve basiret sahipleri? Bu ülke siyasetinin, cumhuriyete ve dine dair medeniyet iddialarına sahip o cesametli kitlelerin ortaya sürebilecekleri sadece bu muydu? İstanbul’u yönetmenin öncelikle İstanbul’un nasıl bir şehir olmadığı ve nasıl bir şehir olması gerektiğine dair bir fikre sahip olmak anlamına gelmesi gerekmekte değil miydi? Belki biz de Sayın Cumhurbaşkanı gibi, “bu sadece bir belediye seçimi” deyip geçiştirebiliriz mevzuyu. Ama her seçim, toplumun ve ülkenin ne olacağına dair atılan bir adımdır ve atılan her adım, bizi bu geleceğe bir adım daha yakınlaştırabileceği gibi, bir adım da uzaklaştırabilir. Ama bizim adımlarımız, yıllar yılı uzaklaştırmakta bizi ulaşmamız gereken hedeflerden.

Görülen o ki bu mesele hamasi ve aslında hiçbir sahiciliği olmayan kavgalarla götürülecek bir mesele değil. Ve şayet bu tartışmayı izlediyseler “İstanbullular”, önümüzdeki seçime katılım, bu tartışma ile birlikte artacağı yerde daha da azalacaktır. Çünkü İstanbulluya, nasıl ve niçin uygulanacağı hiç belli olmayan parasal yardımlar ve indirimlerin dışında -ki bunlarda neticede kendi verdikleri vergilerden sağlanacaktır-, hiçbir umut bahşedilememiştir. İstanbullu bu tartışmadan kendi geleceğine dair hiçbir somut ve olumlu çıkarım elde edememiştir. Betonlaşarak büyüyen, vaktinin çoğunu ulaşım yolları çeşitlendirildikçe daha da artan bir ölçekte trafikte geçiren, insanca koşullarda yaşamanın sadece kişi başına düşen otomobil, konut ve hatta ağaç sayısına indirgendiği, aslına bakarsanız siyasilerden ziyade, toprak yerine betonun ve asfaltın asaletine iman etmiş müteahhitlerin yönettiği bir şehirde nasıl yaşayacağına dair bir umuda ulaşamamıştır.

Bir yönetici açısından temel soru şu olmalı değil mi: İstanbul neden ve niçin bu kadar büyümekte? Veya insanca yaşanabilecek bir şehrin ölçeği ne olmalı? (Bu konuda Almanya’ya bakılabilir mesela.) Bir şehrin, bu büyüme saplantısının dokunamayacağı bir harim-i ismeti yok mudur? Bu büyümenin insanca koşulları nelerdir? Bu büyüme insani değerler üretebilmekte mi? Yani sadece bir balon gibi şişmekte olan, yuttuğu insanları sınırlarına kapatarak tüketen bu şehre dair vaadimiz ne olmalı? “Tanrım, bu şehir nasıl yeniden hayat bulabilir?” sorusunun farkında olan bir bilge kişimiz var mı? Yahut da, bu sorunun farkında olup da canına okumadığımız bir Allah’ın kulu kaldı mı yeryüzünde?

Ümit Aktaş

(Adalet Zemini)

SEÇTİKLERİMİZ


Bültene kayıt ol