İki kitap bir yazar: Türkiye’nin sendikaları ve eğitimin iflası üzerine

12.05.2020 - 09:17

Bu yazıda Taner Akpınar’ın iki kitabını tanıtacağım. 

İlki, ‘Sendikaların Dönüşümü: Egemenlerin Yönetsel Aygıtları Olarak Sendikalar’ (h2o kitap, Ekim 2018).

Marx ve Engels, işçi sınıfının geleceğinin işçi sınıfının ellerinde olduğunu söylemişti.  Bu sonuca kütüphane köşelerinde kitap okuyarak değil, işçi sınıfının hak ve eşitlik mücadelesi verdiği eylemlere bir fiil katılarak ve onların deneyimlerinden öğrenerek vardıkları da bir gerçektir. Sonrasında ise örgütlü mücadelenin işçilere neler kazandırabileceği, sendikal hareketlerin çoğalması ve 1917 Rus Devrimi ile kendisini göstermiştir. Devrimci sosyalistler için  işçi sınıfının örgütlü hareket etmesinin önemi çok büyüktür. Tabii ki işçi sınıfı örgütleri, yani sendikalar da önemlidir. 

Taner Akpınar’ın kitabı  Türkiye’deki  sendikaların işveren sınıfı ve devletle olan ilişkilerine eleştirel bir bakış açısıyla ele alıyor. Akpınar,  işçi örgütlerinin Türkiye’deki tarihsel evrimini ve hangi koşullarda mücadele ettiklerini araştırırken, sendikaların kime, nasıl hizmet ettiklerine de eleştirel bir gözle yaklaşmış.  Devlet ve hükümetlerin yani hakim güçlerin sendikal gelişmelere nasıl ön ayak olduklarını ve hatta ‘Türk’e’ özgü ‘milli ve yerli’ işçi sendikalarının nasıl ortaya çıkarılmak istendiğini irdelemiş ve çok detaylı bir şekilde gözler önüne sermiş.

Akpınar sendikaların Türkiye’deki durumunu ve tarihsel gelişimini iyi özetlemiş olsa da  işçi ve maaşlı sendika bürokratının  arasındaki ilişkiyi derinlemesine incelememiş. 

Ayrıca, her ne kadar sendikal mücadele  işçi haklarının kazanımlarında önemli rol oynasa da yazar, sendikaların devrimci partiler olmayıp  işçilerin egemenliğini öne süren ideolojilere sahip olmayacaklarını göz önünde bulundurmamış.  Akpınar bu anlamda ‘Türkiye’de belli bir siyasi veya ekonomik programı olan ve bu programa uygun olarak belli bir rotada ilerleyen bir işçi sınıfı hareketinin varlığından an itibariyle söz edilemez (Akpınar, 2018: 105)’  diyerek, sanırım devrimci parti ve sendikal mücadele arasında bir ayrım yapmadığını vurgulamaktadır. Bu da Akpınar’ı  Türkiye’deki sendikal mücadelenin hiç bir yere varamayacağı fikrine ve dolayısıyla bir karamsarlığa sürüklemekte.  

Her ne kadar Akpınar karamsar olsa da sendikalar ve sendikal mücadele üzerine olan fikirleri okunmaya ve tartışmaya değer. Bence Akpınar’ın kaygı duyduğu ve umutsuzluğa kapıldığı işçi mücadelesinin kendisi değil, sendikal hareketin güçlü olmaması,  kayda değer eylemlerde bulun(a)maması  ve sendika bürokratlarının sözde eylemlerinin bir işçi sınıfı hareketine yön vermediğidir.  Herhalde bu yüzdendir ki kitabın son cümlesi basın açıklamasıyla, rapor yazmalarla haksızlığın hukuksuzluğun ortadan kaldırılamayacağıdır. Buna tüm içtenliğimle ben de katılıyorum ama Akpınar pratik alanda nasıl bir yol çizilmesi hakkında da bir çözüm üretmiyor. İşçi sınıfının gücünün farkında olmasına rağmen, son dönemlerdeki işçi sınıfının eylemsizliği kitaba hakim olmuş. Buna rağmen kitap, Türkiye’deki sendikal gelişmeyi anlayabilmek için iyi bir kaynak niteliğinde.    

Eşitlik ve özgürleşmeyi savunan bir pedagoji 

Akpınar’ın ikinci kitabı biraz daha farklı bir ürün: ‘Pedagojik Tahakküm: Sosyal Bilim Öğretiminde Pedagojik Soruna İlişkin’ ( Nika Yayınevi, Mart 2020). Bu kitap eğitim üzerine ve ezber bozan cinsten.  Yazar, sosyal bilimler okuyan yada okumak isteyen kişilere bir rehber kaynağı olarak hazırladığını söylese de kitap daha da derin konuları irdeliyor. 

Akpınar kendi deneyimlerinden yola çıkarak üniversite eğitiminin tam bir eleştirisini yapmış ama yaparken de nasıl olabileceği hakkında da iyi bir tartışma çıkarmış. Yeni liberalizmin, pazar ekonomisinin ürettiği ‘üniversiteye’ ve ‘bilime’ karşı özgür, eşitlikçi ve radikal eğitimin olasılığını tartışmış.    

Bir sosyal bilimci olarak Akpınar’ın gözlemlerine katılmamak elde değil. Verdiği örnekleri bir çok ülkenin eğitim sisteminde, temel eğitimden tutunda lisans ve lisans üstü eğitim ve öğreniminde  görmek mümkün.  Yazar, eğitim kurumlarının hakim sınıfların cirit attığı ve kendi tahakkümlerini kurduğu birer kurumlar olduğunu bize hatırlatırken, bunların aynı zamanda ekonomik ve politik gelişmelerle ilişkili olduğunu gösteriyor.  Özellikle son 15 yılda hızla çoğalan özel üniversitelerin ve onların yeni liberalizme olan katkılarının tartışmasını hicivli bir dille okuyucuya iletiyor. 

Akpınar ayrıca ontoloji (varlık bilgisi)  ve epistemolojiyi (bilgi üretmeyi) çok sade bir dille anlatıyor. Üretilen bilginin sosyal gerçeklikten ayrıştırılamayacağı görüşünü savunurken, sosyal bilimlerin ve araştırmalarının ideolojilerle ne kadar içli dışlı olduğunu geçmiş ve günümüzden örneklerle önümüze seriyor.   

Türkiye’deki eğitim sistemi de yazarın sosyal bilimler üzerine yaptığı şu yorumla özetlenebilir (sosyal bilimleri Türkiye eğitimi ile değiştirerek okuyun): 

"Günümüz sosyal bilimlerindeki öğretim süreci de, öğrenim görenlere toplumsal gerçekliğin bilgisini kazandırmaktan çok uzaktır.  Sosyal bilimlerdeki öğretim süreci analitik düşünceden yoksun durumda ve bu haliyle, zihin açıcı olmak yerine, zihinleri çitlerle, çeperlerle kuşatıcı bir işlev görüyor."

Ben Akpınar’ın kitabını bir çırpıda okudum, okurken kitabın satırlarında hem kendi öğrenciliğimi hem de şu anki öğrencilerimi gördüm.  Kitabın akademik çalışma yapanlara, sosyal bilimlerle uzaktan, yakından ilgilenenlere, eşitlik ve özgürleştirmeye dayanan pedagojiyi savunanlara iyi bir kaynak olacağını düşünüyorum.  Buradan da yazara karmaşık konuları çok yalın bir dille okuyucuya anlattığı için teşekkür ediyorum. 

Ümit Kemal Y.



Bültene kayıt ol