5 soruda kadın özgürlüğü mücadelesi

19.10.2020 - 15:22

Kadınlar üzerindeki şiddet ve baskı sarmalını ve kadın özgürlüğü mücadelesinin dinamiklerini Meltem Oral’la konuştuk.

1- Kadın cinayetleri neredeyse kadınlara yönelik bir iç savaş gibi sürüyor. Kitlesel ölümlerle karşı karşıyayız. Bunun nedeni nedir?

Erkekler kadınları öldürüyor, savcılıklar yeterli soruşturmayı yapmıyor, hakimler gerekli cezaları vermiyor, polisler şiddete uğrayan kadınları evlerine geri gönderiyor böylece adeta bir elin parmakları gibi birbirinden ayrı ama kökünde birbirine bağlı bir süreçle kadın cinayetleri sistematikleşiyor. Bunu en son Kadir Şeker davasında verilen kararla görebiliriz. Kadir Şeker’e verilen ceza hepimize bir mesajdır. Devlet bir taraftır ve bu kadınların tarafı değildir. Durumun sadece yargıda adaletsiz kararlar veren hakimlerden ibaret bir konu olduğunu düşünmüyorum. Devletin tüm kurumlarıyla senkronize bir süreç işlettiğini, saklama ihtiyacı hissetmeden kimi erkekleri korumasından anlayabiliriz. Aydınlatılamayan ve baş şüphelilerin soruşturulmadığı kadın cinayetlerinin sayısı her geçen gün artıyor. Nadira Kadirova’nın, İpek Er’in, Rabia Naz’ın, Aleyna Çakır’ın cinayetleri gerektiği gibi soruşturulmuş değil. İpek Er’in geride bıraktığı mektup, Aleyna Çakır’a uygulanan şiddeti belgeleyen video ve ses kayıtları, Nadira Kadirova’nın odasındaki kavga ve kan bulguları, Rabia Naz’ın babasının ortaya koyduğu sayısız şüpheli durum gibi her bir olayda soruşturulması gereken çok güçlü kanıtlar var ve bunlar faillerin kimler olduğunu işaret ediyor. Ancak tüm bunlara rağmen delillerin üzerinin örtülmesi ve hiçbir şüphelinin tutuklu olmaması faillerin açıkça korunduklarını gösteriyor. Şimdi Şirin Ünal’ın, Musa Orhan’ın, Ümitcan Uygun’un yargılanmadığı ve hayatlarının olağan şekilde aktığı duruma bakınca, kim devletin bu meselede bir taraf olmadığını söyleyebilir? Bir yanda insanların önce tutuklandığı sonra suçun arandığı, var olmayan delillerle yıllarca hapiste tutulduğu kafkaesk davalar varken diğer yanda somut kanıtlara rağmen tek bir tutuklunun bile olmadığı kadın cinayetleri nasıl açıklanabilir? Geçen gün sosyal medyada Kadir Şeker kararıyla ilgili “bıçak taşıyormuş, nedeni ne olursa olsun daha az katil değil” minvalinde yorumlar gördüm. Peki sokakta şiddete uğrayan bir kadına yardım etmeye çalışırken şiddet failinin ölümüne neden olan Kadir Şeker’in aldığı 12 yıl 6 ay hapis cezasını, İpek Er’e tecavüz eden ve intiharına neden olan uzman çavuş Musa Orhan’ın tutuksuz yargılanması kararıyla, Ümitcan Uygun’un hâlâ tutuklanmamasıyla birlikte düşününce nasıl yargının nötr bir şekilde katilleri cezalandırdığını söyleyebiliriz? Kadın cinayetlerini sadece faillerin cezalandırılmasıyla çözülecek bir meseleye indirgemek istemiyorum, elbette çok katmalı toplumsal bir mesele. Heteroseksist erkeklik hegemonyasını evin içinden hayatın her alanına sirayet ederek kurumsallaştıran köklü bir mekanizma var. Ancak Türkiye’de giderek pervasızlaşan cezasızlık ve alenileşen fail korumacılığı hayatlarımız için çok tehlikeli. Erdoğan Küpeli zamanında gerekli cezaları alsaydı bugün Tuğba Keleş yaşıyor olacaktı, bu çok açık.  

2- İstanbul Sözleşmesi neden sürekli hedefte? Otoriter iktidarları ve sağcı çevrelerin Sözleşmeye düşmanlıklarının nedeni nedir?

Yükselen otoriterizm kadın düşmanlığı konusunda paket bir programa sahip. Türkiye’de son yıllarda periyodik olarak kadınların çeşitli kazanılmış haklarının törpülenmesine dair girişimlerin gündeme getirildiğine tanık oluyoruz. Bir gün istismarcıları aklamak için yasa çıkarılması gündeme geliyor, ertesi gün nafaka hakkının kısıtlanması, sonraki gün boşanmanın zorlaştırılması. İstanbul Sözleşmesi tartışması ciddi toplumsal eylemlilik sayesinde şimdilik rafa kalkmış gibi görünürken, iktidar bu sefer yine nafaka meselesini raftan indirmeye çalışıyor. Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk birkaç gün önce nafaka süresinin sınırlandırılmasıyla ilgili açıklama yaparak konuyu yine tartışmaya açmaya çalıştı. Farklı başlıklarda yapılmaya çalışan düzenlemelermiş gibi görünse de özünde ortak bir amaç var. Giderek rolü arttırılan Diyanet’in “şiddete uğrarsanız alttan alın, kocanıza bir çay demleyin” diye kadınlara tavsiye vermesi iktidarın bu meseleye yaklaşımının özetidir. Ailenin krizde olduğunu iddia ediyorlar, bu yüzden yasal alanda giriştikleri her şey boşanmanın kadınlar nezdinde zorlaştırılması ve şiddet yuvası da olsa ailenin korunması için. Aileyi sistemin, devletin, iktidarın beka meselesi olarak ele almak, kaçınılmaz bir şekilde heteroseksüelliğin norm olduğu, doğurganlığın denetlendiği, bedenin kontrol edildiği, annelik misyonu yüklenen kadınların özgürlük alanlarının kısıtlandığı ve itaat propagandası yapan bir muhafazakarlığın yükseltildiği düzeni kurumsallaştırıyor. 

Türkiye’de iktidarın temsilcilerinin açıkça ifade ettiği, dünyada diğer sağ örneklerde gördüğümüz gibi cinsiyet eşitliğine karşıtlık var. İstanbul Sözleşmesi tartışması bu durumun en net belirtildiği yer oldu. Toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin yaşandığı durumlarda şiddete maruz bırakılanın hukuki, ekonomik vb. konularda güçlendirilmesini, failler hakkında gerekli soruşturma, kovuşturma, cezalandırmanın yapılmasını, genel olarak toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin önlenmesi için kapsamlı toplumsal adımların atılmasını salık veren bir sözleşmeye karşıysanız bu şiddeti meşru görüyorsunuz, faillerin cezalandırılmasından rahatsızsınız, şiddeti toplumsal bir sorun olarak da görmüyorsunuz ve değiştirmek için bir şey yapmayacaksınız demektir. Sözleşmenin hedefe alındığı tüm ülkelerde bu tartışma LGBTİ+’ların düşmanlaştırılması için kaldıraç işlevi görüyor. Yani “eşcinselleri bahane edip sözleşmeyi kaldırmaya çalışıyorlar” diyenler gibi düşünmüyorum. Tam tersi LGBT+’ları hedefe aldıkları için İstanbul Sözleşmesi’ni ayrımcılığın, saldırganlığın, nefretin yaygınlaşması için bir bahane olarak kullanıyorlar.    

3- Sözleşmenin gerekleri yerine getiriliyor mu iktidar tarafından? 

İstanbul Sözleşmesi uygulanmıyor. Sözleşmenin şiddetin önlenmesi için sorumlu kıldığı kurumlar yükümlülüklerini yerine getirmiyor. İstanbul Sözleşmesi’ni korumak için yapılan eylemlerde sözleşme uygulansaydı aramızda olacak olan kadınların adları dillendirildi. Ne yazık ki her eylemde yeni bir kadının adı ekleniyordu. Az önce bahsettiğim Erdoğan Küpeli, dört yıl önce Gülay Mübarek’e yönelik sistematik taciz, tehdit ve şiddetten gerektiği gibi cezalandırılmadığı için Tuğba Keleş’i göz göre göre öldürdü. İstanbul Sözleşmesi’nin gereklerinden doğan ve yetersiz de olsa uygulanması şiddet karşısında olumlu değişimlere vesile olabilecek 6284 sayılı yasa da uygulanmıyor. Kadınların yasal hakkı olan kürtaj pratikte uygulanmıyor. Aynı şekilde kadınların hakkı olan nafakalar çoğu zaman tahsil edilemiyor, yani aslında uygulanmıyor. Şiddete uğrayan kadınların kolayca erişebileceği kurumsal mekanizmalar yok, var olan ağır aksak yapılar da dağıtılıp yerlerini Diyanet’in merkezlerine bırakıyor. Kısaca kadınları ve çocukları koruyan hemen hiçbir yasa, sözleşme vb. uygulanmıyor.

4- OHAL döneminde bir dizi hareket geri çekilirken, kadın hareketi defalarca eylemler örgütledi ve iktidara geri adım attırdı. Bu gelişmeyi nasıl değerlendirmeliyiz? 

Kadın hareketinin taleplerinin çok geniş bir toplumsal meşruiyeti var. Kadın cinayetlerine karşı çok ciddi bir toplumsal öfke var ama bu etkiyi sadece kadın cinayetlerine karşı duyarlılıkla açıklamak eksik olur. Hareketin örgütsel olarak öncü güçlerinin politik söyleminin ve kararlılığının bu noktada önemli olduğunu düşünüyorum. Kar topu gibi her yıl daha da büyüyen 8 Mart’taki gece yürüyüşlerinin çağrıcısı ve örgütleyicisi olan feministlerin, ana akım siyasetin sürekli yeniden ürettiği karşıtlıklara taviz vermeyen, birleştirici ama bir o kadar da net politik söylemi çok önemli. 2019’da Kadınlar Birlikte Güçlü çağrısıyla yapılan Türkiye Kadın Buluşması gibi farklı şehirlerdeki kadın örgütlenmelerinin tartışmalarını ortaklaştırma çabaları demin bahsettiğim birleştiriciliğin bir yansıması bence. Geleneksel olarak her yıl sol, sosyalist kurumların çağrısıyla düzenlenen 8 Mart mitinglerinin neden giderek sönümlendiği ve feministlerin çağrıcı olduğu yürüyüşlerin odak noktası haline geldiği, neden çoğu herhangi bir siyasi yapıda örgütlü olmayan kadının kendi çevrelerinde “örgütlenerek” bu yürüyüşlere aktığı gibi sorular ve daha fazlası üzerine uzunca kafa yormaya ve tartışmaya ihtiyaç var. Ama küresel bir faktörü de görmek gerekiyor. Türkiye’de kadın eylemlerinin kitleselleştiği süreçte aynı zamanda tüm dünyada kadınlar önceki dönemlere göre daha radikal bir politik söylemle sokakları doldurdu. 2016’da Polonyalı kadınların ulusal grevinin ardından, küresel çapta bir kadın grevi dalgası başladı. Ev içi emek, eşit işe eşit ücret, şiddet, taciz, tecavüz, cinsiyetçilik ve daha birçok başlıkta grevin mücadelenin enstrümanlarından biri haline gelmiş olması çok çarpıcıydı. Polonya, İspanya, ABD başta olmak üzere son yıllarda birçok ülkede yapılan kitlesel kadın eylemlerinin birbirini büyüttüğü, yeryüzündeki tüm kadınlara mücadele konusunda güven verdiği, bu anlamda Türkiye’ye de kümülatif bir etkisinin olduğu düşünülebilir.   

5- Küresel bir kadın özgürlüğü hareketiyle karşı karşıyayız. Bu hareketin dinamikleri nelerdir?

Kadın grevlerinin fişeğini ateşleyen ülkeler aynı zamanda son yıllarda otoriter sağın güç kazandığı ve kadınların haklarına saldırıların arttığı, LGBTİ+lar üzerindeki baskıların yoğunlaştığı ülkeler. Polonya, ABD, Brezilya, İspanya ve birçok yerde açıkça kadın ve LGBTİ+ düşmanlığı yapan liderlerin iktidarları aynı zamanda göçmenlere, gezegene, bir bütün olarak işçi sınıfının haklarına saldırarak içinde bulundukları ekonomik ve siyasi krizleri aşmaya çalışıyorlar. Küresel çapta ilham verici kadın eylemlerinin bu iktidarlara dönük topyekûn bir tepkiyi temsil ettiğini, muktedirlere dönük her türlü tepkinin akabildiği mecralar olduğunu düşünüyorum. Son 8 Mart’ta önceki yıllara göre güçlü kadın grevleri göremedik. Üstüne pandeminin bu konudaki küresel dinamizme etkilerinin ne olacağını ilerleyen zamanda göreceğiz. Ancak “lean in” feminizmi denilen, bir tür sistem içi camdan tavanı aşmakla yetinen bir politik perspektif  etki alanını genişletirken eş zamanlı olarak bu perspektifin ötesine geçen, mevcut otoriterliği dağıtmayı hedefleyen ve  sistem karşıtı muhalefetin zaman zaman sürükleyicisi olan bir hareket var. 


SEÇTİKLERİMİZ


Bültene kayıt ol