Antikapitalist Kadınlar: 8 Mart’ta bir kez daha sokaklara!

07.03.2020 - 11:43
Haberi paylaş

Antikapitalist Kadınlar 8 Mart’ta tüm kadınları mücadeleye çağırıyor.

Türkiye’deki kadınlar son yıllardaki siyasi iklimin bunaltıcılığını her 25 Kasım ve 8 Mart’ta daha da kalabalık sokağa çıkarak kırdı ve özgürlüğün sigortasının birlikte harekete geçmek olduğunu gösterdi.

Kendimizi küresel kadın hareketinin bir parçası olarak görüyoruz. Türkiye’de de bir kadın grevi örgütleyebilme ihtimaline heyecanlanan hatta bunun için yavaştan kolları sıvayan kadınlarla bir araya gelmek istiyoruz. 

Setten, sahneden, kampüsten, işyerinden, evden, sokaktan kısaca olduğumuz her yerden grev ihtimalini mümkün kılmak için harekete geçiyoruz.  8 Mart kadınların maruz kaldığı baskılara, şiddete ve ölümlere karşı öfkemizi alanlara taşıma günümüz! 8 Mart otoriter liderlere, sağcılara, ırkçılara, göçmen düşmanlarına karşı mücadele günü!

“8 Mart bu sene ayrı bir öneme sahip”

New York kentinde bir tekstil fabrikasında yükselen alevler alevlerin arasında mahsur bırakılan kadın işçilerin çığlığı, bir direniş günü olarak 8 Mart’ı başlattı. 8 Mart 1857 günü 40 bin kadın işçi, daha iyi koşullarda çalışmak için greve başladılar. Polisin saldırısına karşı kadın işçilerin fabrikaya kilitlenmesi 8 Mart’lara ilham verdi.

Bu her 8 Mart gününde önemle üzerine vurgu yapılan tarihsel olayın bu sene ayrıca bir önemi var. Son birkaç senedir dünyanın çeşitli ülkelerinde kadın grevleri örgütlendi ve binlerce kadın sokağa döküldü. Talepleri eşit işe eşit ücret, kürtaj hakkı, ırkçılık, ev içi emek sömürüsüne yönelikti.  

Oy hakkı için mücadele de dâhil tarihte toplumsal politik bir hareket olarak ortaya çıkan kadın hareketi “cinsiyetler arasındaki hiyerarşi hangi amaca hizmet ediyor?” sorusunu sorarak başladı. Ve bu sorunun yanıtı sorunun sadece kadınları baskı altına alma amacına hizmet etmediğini de gösterdi; bu cevap zaten açıktı. Önemli olan “toplumsal yapının kendisinde bu bölünmeyi sürdüren ve üreten neydi?” sorusunda kadınların ısrar etmeleriydi. Onun için son birkaç yıldır örgütlenen kadın grevleriyle birlikte bu soru yeniden sorulmaya başlandı. Artık sadece var olan düzende kadınlara yer açmak ve eşit fırsatlar değil talepler. Şu anda dünyada gittikçe artan otoriterleşmeyle birlikte kadınların mücadeleyle kazandıkları hakları yok edilmeye çalışılıyor. Cinsiyet hiyerarşisi eril söylem lehine yaygınlaşıyor ve normalleşiyor. Ve bu durum kadınların hayatını çok etkiliyor.

8 Mart her zaman kadın mücadelesinde önemli tarihsel bir dönemeçti bu sene de geniş katılımlı olması mücadeleyle kazandığımız hakların gasp edilmemesi ve kazanımlarımızı genişletmek için  sokaktayız.

Sibel (İstanbul)

***

Yaşanır bir dünya için…

Bugün Sudan’dan, iklim haraketine, dünyada mücadelenin başını kadınlar, genç kadınlar çekiyor. Hem kadın olarak yaşadıkları cinsiyet ayrımcılığına karşı hem de dünyada yoksuları hedef alan her türlü ayrımcılığa karşı kadınlar ayakta. Bu mücadelelerin içinde yer almak, bu mücadeleleri büyütmek, öne çıkan tüm genç kadınlardan öğrenmek bizi daha yaşanır bir dünyaya biraz daha yaklaştırıyor.

Özden (Antalya)

***

“Ayrımların değil birlikte mücadelenin zamanı”

8 Mart kadınların hem cinsiyet hem de emekçi kimlikleriyle ezilmeleri ve çifte sömürüye tabi tutulmalarına karşı baş kaldırdıkları bir mücadele günüdür. 

Bu nedenle kadınların hakları ve özgürlükleri için bu mücadele gününü unutmamaları ve yeni gelişen her türlü baskı ve şiddete karşı aralarındaki her türlü ayrımı bir kenara koyarak bu ortak mücadeleyi büyütmek ve geliştirmek zorunluluklarıdır. 

Tam da bu yüzden 8 Mart’ta tüm mücadele alanlarında var olmalıyız.  

Hacer (İzmir)

***

“Bir kişi daha eksilmeyeceğiz”

Kadınların sokaklarda, iş yerlerinde, aile içinde şiddete mağruz kalmasını ve istismar edilmesini münferit gibi gören otoriter iktidarlara karşı son yıllarda artan bir güç ve etkiyle sokaklarda bir araya gelerek, bunun ‘münferit’ olmadığının, politik olduğunun cevabını veriyoruz. 

Bu aynı zamanda eşit işe eşit ücret gibi talepleri münferit görenlere de bir yanıt oluyor.  

Kadınların bu otoriter iktidarlara karşı bir araya gelerek, birlikte mücadele ederek, direnirken birbirinden çok şey öğrenerek ve güçlenerek çıktığı bir dönem içinden geçtiğimiz. 

Kadın hareketinin son yıllarda en önemli yanı ise evrensel olması. Kadınlar uzak ülkelerden, başka coğrafyalardan birbirlerine mücadele için ilham veriyor.

Her sene 8 Mart’ta olduğu gibi bu sene de hep birlikte sokakta cinsel saldırıya, tacize, kadın cinayetlerine karşı, ‘bir kişi daha eksilmeyeceğiz’ diyerek hep bir ağızdan cevap vereceğiz. 

 Yaşamı örgütlemek, başka türlü bir hal mümkün demek, kesinlikle değişmez deneni sarsmak ve yeniden inşaa etmek için sokaklarda olacağız. Kadınların nesne olmadığı, kurucu bir özne olduğunu ve kaynağın kendisi olduğunu bir kere daha göstermek için sokaklarda olacağız. 

Tuğba (İstanbul)

“Kadına şiddet tahakküm ilişkilerinden güç alır”

Kadına şiddet üzerine konuşulacağı zaman dikkat çekilmesi gereken nokta, şiddet öznesinin kadın oluşu değil, diğer şiddet özneleri ile ortak noktalarıdır. Şiddeti meşrulaştıranların, normalleştirenlerin, bu şiddetin kadın oluştan kaynaklandığını öne sürmesi kendi durumlarını meşrulaştırma çabasından öte değildir. İlk çağdan orta çağa, rönesanstan liberal burjuvaziye şiddetin bahanelerine ve tarihsel seyrine baktığımızda, iktidar ve tahakküm ilişkileriyle doğrudan bağlantılı olduğunu, şiddeti güçlü kabul edilenlerin uyguladığını görüyoruz. Öyleyse, hapsedilen, zedelenen ya da yitirilen hayatların hesabını da erkeğe değil bu erkek hegemonyasını oluşturan güce sormalıyız. Kendi erkeklerini yücelten din, kadınları kapı dışarı eden devlet, sessiz kalmış hukuk ve hepsini normalleştiren medyatik toplum parmaklıkları ardında kadın hareketlerinin yükselişi nasıl mümkün olacak? Toplumun oldukça geniş bir kısmını oluşturan kadınların yükselişi yaşanmadan insanlığın idealleşmesi, toplumun kalkınması hayalden öteye gidebilir mi? Sorunumuz kadına şiddet olgusu ya da olayı değil; bahsini ettiğimiz gücün nereden beslendiği durumudur. Bunu da ancak tümel bir yaklaşım ile çözebiliriz. Kadına uygulanan şiddetin altını doldurmaya çalışanların öne sürdüğü insan modeli hiçbirimiz değiliz ve de olamayız. Yani kadına şiddet, farklı olana, hepimize, yönelik bir şiddet girişimidir.

Selen Ünal (Antikapitalist Öğrenciler, Antalya)

***

“Yaşam hakkı için mücadele!”

Türkiye’de kadın cinayetleri her yıl artmaya devam ediyor. Her gün en az bir kadın acımasızca öldürülüyor. Erkekler, öğretilmiş erkekliğinin tehdit edildiğini düşündüğü zaman şiddete, reddedildiğini düşündüğü zaman ise yakmaya, yok etmeye, öldürmeye başvuruyor. Etrafımız şiddetle, nefretle sarılı. 

Bu coğrafyanın kadınları şiddetle, korkuyla örülmüş duvarların arasında çok temel bir hak için, yaşam hakkı için mücadelede. Artan tüm kadın cinayetlerine, şiddete, istismara rağmen kazanımları iktidarın hedefi haline gelmiş pek çok kadın kızgın. Fakat her ne olursa olsun tüm kadınlar sağlıklı bir kendini sevme biçimi geliştirerek, şiddeti kadın bedenini, emeğini, cinselliğini bir kontrol aracı olarak gören tahakküm kültürüne karşı çıkarak sokaklarda, evlerde, plazalarda, fabrikalarda seslerini yükselterek bir kez daha haklarından ve hayatlarından vazgeçmeyeceklerini haykıracaklar.

Zilan Akbulut (Trakya Üniversitesi öğrencisi)

***

8 Mart’ta sessizliği bozmaya

Bu yıl da 8 Mart’ta sokaklara dökülmek için çokça nedenimiz var. Ceren Damar’ın katilinin avukatı olan Vahit Bıçak’ın temsil ettiği zihniyetin pişkinliğinden, sistematik olarak öldürülmekten, tacizden, tecavüzden, kadın düşmanı ve homofobik tezahüratlarıyla metrolardan taşan erkek güruhlarından, İstanbul Sözleşmesi’yle kazandığımız haklara göz koyan iktidardan, çamaşırdan, bulaşıktan, her türlü bakım hizmetinden, bedenimizin denetlenmesinden, ‘hayır’dan anlamayanlardan, istemediğimiz şeyleri yapmaya ve istemediğimiz hayatları yaşamaya zorlanmaktan gına geldi. 

8 Mart hazırlıkları tam gaz sürerken, Meksika’dan yükselen bir haykırış tüm dünyadaki kadınların öfkesinin sembolü oldu. Partneri tarafından öldürülen Ingrid Escamilla’nın parçalanmış ve derisi soyulmuş bedeninin fotoğraflarının gazetelerde yayınlanmasının ardından kitlesel protestoların başladığı Meksika’da birkaç gün önce 7 yaşında bir kız çocuğunun bedeninin çöp poşetinde bulunmasıyla protestolar isyana dönüştü.  Sokaklara dökülen Meksikalı kadınlar anayasa mahkemesini ateşe verdi. 2016’da 19 yaşındaki kızı bir erkek tarafından pencereden atılarak öldürülen ve o günden beri adalet mücadelesini bırakmayan Yesenia Zamudio’nun protestodaki sözleri tüm dünyaya yayıldı: “Ben kızı katledilen bir anneyim. Her şeyi yakıp yıkmaya hakkım var. Kızımdan önce başka kadınları öldürdüler. Peki biz ne yapıyorduk, konforlu evlerimizde ağlayıp dikiş dikiyorduk. Artık bitti! Sessizliği bozduk. Kendim, kızım ve kimsenin bahsetmediği tüm kadınlar için adalet istiyorum. Her gün bir diğerini öldürüyorlar. Kızımın davasını çözemedim. Ve çoktan on, yüz, bin vakaya şahit oldum”. Sessizliği bozan Meksikalı kadınlar 9 Mart’a grev çağrısı yapıyor. 

Meksika’nın yanı sıra Şili, Yunanistan, Asya Pasifik ülkeleri grev çağrısı yapıyor. Türkiye’de bu yıl yine sokak eylemleri olacak, İstanbul’da 8 Mart Pazar günü Fransız Kültür Merkezi’nin önünde Feminist Gece Yürüyüşü için toplanma çağrısı var. Henüz bir grev çağırısı olmasa da böyle bir ihtimali mümkün kılmak için bir araya gelen Kadınlar Greve İnisiyatifi kamuoyuna duyuruldu. İnisiyatifi sosyal medya platformlarından takip edebilirsiniz.  

Meltem  (İstanbul)

Geceleri de sokakları da meydanları da hepimiz için istiyoruz!

“Göçmenlik bir buğulu cam hali değil mi? Ne dışarısı net olarak görünüyor, ne de içerisi. Ama yine de göçmenler hep bir pencere arıyor…Başlarını kaldırmadan gidip geldikleri sokağa kaçamak bir bakış attıkları, dar ve konforsuz bir çerçeveden ibaret. Dışarıyla kendisi arasında bir korunak görevi gördüğünden belki de, göçmenler hep şehir uyurken bakıyor pencereden.” 11. Peron, Gökhan Duman  

Yine bir 8 Mart arifesinde Türkiye ve dünyadaki eylem fotoğraflarına bakarken bir yandan da bu alıntıyı görünce bundan sonra daha çok göçmen/mülteci kadını ve mücadelelerini kattığımız 8 Mart yürüyüşlerimiz olmalı diye düşündüm.

Kadınlar her felaket durumunda zaten var olan eşitsizliğin daha da derinleştiği bir gerçeklik ile karşı karşıya kalıyor. Bu noktada dayanışmanın içinde bulunduğumuz baskı sindirme koşullarında daha da önemli olduğu bu zamanlarda kadın hareketi olarak göçmen/mülteci kadınlar ile dayanışmayı genişletmenin yollarını aramalı, var olanları güçlendirmeli ve ortak mücadele alanlarımızı meydanlara taşımalı ve görünür kılmalıyız. 

Alıntıda bahsedildiği gibi göçmen/mülteciler hiçbir durumda yaşadıkları sokaklarda yere bakarak yürümemeli, bir parçası olduğu şehre tedirginliğinden uyurken bakmamalı. Bizler yan yana, daha büyük daha kalabalık ve daha kendimize güvenli; en başta cinsiyet eşitsizliğini doğuran sistem ve mekanizmalara karşı, cinsiyetçiliğe karşı, devletin baskıcı ve ayrımcı politikalarına karşı alanları birlikte doldurmalıyız. 

Geceleri de sokakları da meydanları da hepimiz için hep birlikte özgürleştireceğimiz bir 8 Mart için bizler mülteci kadınlarla birlikte onların sesini daha da gür çıkartmak ve taleplerimizi taleplerine katmak üzere alanda olacağız. 

Yaşasın Kadın Dayanışması 

Yaşasın Enternasyonalizm

Ayşe (İstanbul)

***

“Daha büyük bir feminist dalga gelecek”

2019 uzun yıllar boyunca toplumsal protestoların yılı olarak hatırlanacak. Hong-Kong’dan Orta Doğu’ya, Avrupa’dan Latin Amerika’ya kadar tüm insanlar seslerini duyurmak için sokağa çıktı. Sokaktaki insanların ekonomik eşitsizlik, otoriter hükümetler, daha da önemlisi insan haklarının göz ardı edilmesi gibi çok haklı sebepleri vardı. Bunlardan biri de Şili’de başlayan ve Türkiye de dahil tüm dünyaya yayılan “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele” yürüyüşleriydi. Bu yürüyüşlerde milyonlarca kadın “Las Tesis” ismini verdikleri özgün danslarıyla kadın cinayetlerini, istismar ve tecavüz olaylarını protesto ederek bu durumun artık değişmesi gerektiğini tüm dünyaya hatırlattılar. Fakat oldukça anlamlı olan bu feminist hareket, ne yazık ki kanunlar nezdinde bir değişiklik yapılmasını henüz sağlayamadı. Ceza kanununda yapılacak olan hakiki bir değişiklik, caydırıcılığı artırabilir ve kadınların maruz kaldığı şiddete artık bir son vermeye başlangıç noktası olabilir. Bunun için çaba sarfaden kadınların dur demeyeceğini, daha da büyük bir feminist dalganın önümüzdeki aylarda kendini göstereceğini tahmin ediyorum. Özellike 8 Mart’taki gösterilerde buna şahit olacağımızı düşünüyorum.

Leyla Genç (Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi)

***

“Kadınların mücadelesi bir yıldız gibi parlıyor”

Uluslararası Kadınlar Günü ilk kez 1911’de kutlanmıştı. O günden bu yana hem çok şey değişti hem de daha yapılacak çok şey var. 

Örneğin İngiltere’de hükümetin yayınladığı istatistiklere göre 2020 yılı itibariyle, sosyal güvenlik ve vergi politikalarında yapılan değişiklikler sonucunda oluşacak kaybın yüzde 85’ini kadınların üstlenmek zorunda kalacak. 

Bu iki şeyi gösteriyor; birincisi kadınların durumundaki eşitsizliğin kapitalizmin yol açtığı koşullar nedeniyle daha da kötüleşme eğiliminde olduğunu. İkincisi ise, kadınların bu durumdan erkeklerden çok daha fazla etkilendiğini. Bunun temel nedeni ise hala kadının aile içinde oynadığı ve kapitalizm için kritik öneme sahip temel rol. Bu rol, tarihsel olarak önemini hala koruyor ve kadının ezilmesinin en önemli temelini oluşturuyor. Ancak, diğer yandan geçtiğimiz birkaç yılda kadının hem Türkiye’de hem de dünyada bir çok mücadelenin en önünde yer aldığını, başka mücadelelere ilham kaynağı olduğunu ve daha eşit ve özgür bir dünya mücadelesinde kazanımlar elde etmek için neler yapmamız gerektiği konusunda yol gösterici olduğunu gördük. Tüm dünyanın sağcı ve otoriter yönetimlerle birlikte zaman zaman karamsarlığa düştüğü günümüzde kadınların mücadelesi gerçekten bir yıldız gibi parlıyor. Bu anlamda, bu yıl Dünya Kadınlar Günü, kadınların bu mücadelesinin kutlandığı bir gün olsun.

Arife

“İsyan, yas ve mücadele”

Neden 8 Mart artık daha da önemli diyerek başlamak  beni biraz daha tatmin ediyor aslında. Çünkü ‘daha iyi koşullarda çalışma hakkı’ diye başlayan isyan artık öyle bir halde ki ‘daha iyi yaşam koşulları’ boyutuna kadar düşmüş durumda. Günden güne ilerlemesini, değişmesini beklediğimiz sistem tam bir çöküşün eşiğinde ve  kendini bize, kadınlara her  alanda daha fazla hissettiriyor. Bir kadın olarak, geçirdiğim her gün yüzüme çarpan çoğu zaman dayatılan gerçekleri bazen kabulleniyor bazen de normalleştirmiş buluyorum kendimi; fakat bu normal değil!  Kadın olduğum için daha az söz hakkım olamaz, aynı emekle daha az ücret almam onaylanamaz,  güçsüz görülemem, tacize tecavüze uğrayamam, metalaştırılamam. Bunların sebebi benim kadın olmam olamaz ve bu yüzden de bu düzene ses çıkartmak, harekete geçmek zorunda hissediyorum kendimi. Bir yerden başlamak kadın hareketinin içinde olmak beni ve birçok kadını çok daha eşit daha adil boyutlara taşıyabilir ve ben buna inanıyorum. 8 Mart hem bir isyan hem bir yas hem de mücadele ve ben de bu mücadelenin içinde olmaktan gurur duyuyorum.

Rana (İzmir)

***

Eğitimde cinsiyet eşitsizliği

Cinsiyet eşitsizliğinde Dünya Ekonomik Forumu’nun 2018 raporuna göre dünyada 149 ülke arasında 105. sıradayız. Eğitim kurumları ise toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin en yoğun yaşandığı yerler. Kız çocuklarının geleneksel aile içinde uğradığı ayrımcılık okulda da devam ediyor ve hatta pekiştiriliyor.

Eğitim-Sen’in yaptığı açıklamalarda kız çocuklarının okullaşma oranı düşüş gösteriyor. Ekonomik kriz öne sürülerek eğitim harcamalarının artması, bu masrafın aileler tarafından kız çocuklarından yana kullanmaması, çocuk evliliklerinin önüne geçilmemesi, bu konuda herhangi bir  adım atılmaması, kız çocuklarının gelecekle ilgili planlarında aile , evlilik vurgusunun yapılması, meslek liselerinin örneğin çocuk gelişimi gibi bölümlerine yönlendirilmesi, ortaokuldan alınıp açık liselere kaydının yapılması kız çocuklarını hem sosyal hem de eğitim ortamından mahrum bırakıyor.

Ders kitaplarında sürekli karşımıza çıkan, her seferinde  ‘’ gözden kaçan ‘’ cinsiyetçi ibarelerin (ev işlerini annenin yaptığı, babanın alışveriş yaptığı gibi), çocukların zihninde çok hızlı yer eden görsellerin ( okul müdürünün erkek, öğretmenin kadın olduğu gibi) ayıklanmalı. Kız çocukları için sınıf içinde pozitif ayrımcılık, teşvik ve cesaretlendirme yöntemleri uygulanmalı. Müfredatta bu konuda düzenlemeler yapılmalı. Kendine güvenen, yaşamın her alanında başarılı olabileceğine inan, geleceği hakkında söz sahibi olan kadınlar yetiştirmek eğitim sisteminin derdi olmalı. 

Bu eğitim öğretim yılında kaldırılan Toplumsal Cinsiyet Eşitliği proje etkinliklerinin tekrar yer alması sağlanmalı. Bu projenin kaldırılmasında ön ayak olan dernek ,vakıf ve gazeteler aynı gerekçelerden İstanbul Sözleşmesi’ne de karşı.  Çünkü bu sözleşme 18 yaşın altındaki kadınların da güvencesi.

Ebru (Öğretmen)

***

Umutlu olalım, yüklenelim, kazanalım!

Dünyada birçok ülkede kadınlar örgütleniyor. İspanya’da yaşayan ve büyük çoğunluğu Latin Amerikalı olan ev işçisi kadınlar sosyal güvence ve diğer hakları için örgütlendi. Kadınlar, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) 2011 yılında hazırladığı ve ev işçilerinin haklarını güvence altına alan ‘Ev İşçileri için İnsana Yakışır İş Sözleşmesi’nin imzalanması için harekete geçtiler. Çeşitli düzeylerde eylemler ve kampanyalar düzenleyen kadınlar, ev işçiliğinin kadın ve göçmen olmalarından kaynaklı ayrımcılık ve güvencesizliğine dikkat çekip insana yakışır bir iş istiyor. Sadece İspanya değil, İsviçreli kadınlar da cinsiyet eşitsizliğine ve şiddete karşı, eşit işe eşit ücret talebiyle 14 Haziran’da İsviçre'nin 200 ayrı noktasında “İyi bir ücret, yaşamak için zaman ve saygı” diyerek sokaklara çıktı. İsviçre’nin hemen tüm kentlerinde gerçekleşen eylemlere beyaz-mavi yakalı işçi kadınlar, ev kadınları, öğrenciler, aydınlar, sendikalar, göçmen emekçi kadınlar katıldı.

Günümüzde çalışan kadınlar olarak önümüzde zorlu bir yol var. İşyerlerinde, evde ve sokakta ilk olarak kadınların, ikinci cins olarak görülmesine neden olan tüm düşünce, söylem, yönetmelik ve davranışların karşısında olmak ve  bunu ısrarla anlatmak, bunları yapan, uygulayan kişi, kurum vs bunları teşhir etmek gerekiyor.

Ayrıca sendikalarda ve işyerlerinde kreş, süt izni, doğum ve hamilelik izinleri ve ücretleri, çocuk ödenekleri gibi birçok yasa ve yönetmeliğin geliştirilmesi, bu yönetmeliklerde kadınların aleyhine olan kısımların kaldırılması için mücadele edilmeli. Eğitimdeki ders kitaplarından tutun da, sağlık, hukuk, aile vs gibi kurumlarda hakim olan ve  toplumun her alanına sinsice sızdırılan cinsiyetçi bakış açısının sönümlenmesi için antikapitalist bir hatta mücadele etmeye devam etmeliyiz.

Dünya çapında yapılan eylemler, kampanyalar cinsiyet eşitsizliğine karşı  mücadelede bizlere yol gösteriyor. Yolumuzun zorlu olması, umutsuz olmamızı gerektirmiyor. Daha çok yüklenmek gerek!

Berna (Eğitim Sen üyesi)

(Sosyalist İşçi)

Bültene kayıt ol