Ahmet Yıldırım: 'Irkçılık canlı tutuluyor fakat kazanmış değil'

09.11.2019 - 08:53

“Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe Platformu”nun kurucularından Ahmet Yıldırım’la milliyetçiliğin hangi dinamiklere bağlı olarak şekillendiğini konuştuk.

Bir koalisyonla birlikte iktidarı merkezileştiren AKP liderliğinin milliyetçiliğe bu kadar hızlı yoğun bir vurgu yapmasının nedenleri nelerdir?

Ahmet Yıldırım: Çok değil, bundan yedi-sekiz  yıl öncesine kadar AKP liderliği açısından milliyetçilik, ayaklar altına alınması gereken bir ideolojiydi. 2008 ekonomik kriziyle bütün dünya sarsıldı. Ekonomik dengeler bozuldu. Türkiye gibi borçlanma üzerine birikim sağlayan ülkeler için süreç daha sarsıcı geçti. AKP düşük dozda milliyetçiliği bu dönemde kullanmaya başladı. Krizin sorumlusu olarak dış güçleri işaret eden bir miiliyetçilikti bu. Bu dönemde gelişen tüm hak arama ve mücadeleler bu retorikle suçlandı. 2008 krizinin ardından, geniş bir coğrafyada siyasi krizler de yaşanmaya başladı. 2010 yılında Tunus’ta başlayan ve hızla yayılan Arap baharı, tüm yönetici sınıfları paniğe sevketti. 2013 yılında Gezi’de sembol olan sivil direniş ise, dış dengelerin yanı sıra iç dengeleri de bozdu. 

AKP aynı dönemde ittifak halinde olduğu güçlerle (Örneğin Gülen Cemaati) ayrışmaya başladı. İktidarını sürdürmekte sıkışmışlık yaşadığını düşünen AKP liderliği bu tarihlerde geçmişte çatışma yaşadığı (bu dönemde toplumun geniş kesimlerinin desteğiyle ayakta durdu) güçlerle, yani bürokrasi ya da devletin kendisiyle yakınlaşmaya başladı. Bunun doğal sonucu olarak Kürtlerle yürütülen müzakerelere son verilip, devletin kadim politikalarına dönüş yapıldı. Darbe girişimi sonrası ise ırkçılarla yapılan ittifakla milliyetçi reaksiyoner politika tescillendi. 

Tarihe baktığımızda da tüm burjuva partilerinin kriz ve sıkışmışlık karşısında kullanmaktan kaçınmadığı bir ideoloji milliyetçilik. Kendi iktidarlarının sürdürülebilmek için, ülkenin tehdit altında olduğunu söylemek, bu aldatıcı söyleme sığınmak oldukça ucuz ve kolay. AKP liderliğinin hızla bu kolay yolu seçmesi, iktidarını sürdürmek adına yaptığı bir tercih.

Otoriter liderlerin ve hükümetlerin hepsi, milliyetçiliği tırmandırmaya çalışıyor, neden?

Milliyetçilik her zaman ekonomik ve siyasi krizle başat gider. Kapitalizmin sürdürülebilir olması için kriz dönemlerinde egemen sınıf sert politikalara yönelir. Bunu ya parlamentodaki temsilcileri aracılığıyla ya da daha olağanüstü yöntemlerle (askeri darbeler vs.) yapar. Sertliğe ihtiyaç vardır, çünkü krizin maliyetini toplumun ezici çoğunluğundan çıkarmaya çalışırsınız. Geniş yığınların ekonomik yıkımını perdelemek için otoriter olmak ve beka sorunu ocağının ateşini sürekli yükseltmek zorundasınız. 

2008 krizi ABD’de patlak verdiğinde hükümet finans şirketlerini iflastan kurtarmak için trilyonlarca dolar hazine yardımı yaptı. Devamında halka yüksek vergiler getirerek  kamu hizmetlerinin kısılmasını sağladı, 12 milyon kişi işten çıkarıldı ve milyonlarca insan evsiz kaldı. Tüm bunlar devletin milletin bekası hamasetiyle yapıldı. 

Türkiye’de de durum farklı değil. Milyonlar geçim zorluğu içindeyken, milyonlarca işsiz mevcutken ve çocuğuna okul forması alamadığı için intihar eden ebeveynler varken, krize giren inşaat şirketlerine yüz milyonlarca dolar para aktarıldı, saraylara milyar dolarlar akıtıldı. 

Otoriter iktidarlar da dahil tüm hükümetler, milliyetçiliğin sersemletici etkisini daimi kılmak için,  dozajını sürekli artırıp canlı tutuyorlar. Çünkü toplumu korku psikozu içinde tutmak kapitalist egemenliği sürdürmek için vazgeçilmezdir. Gerilimi yüksek dış politika yürütmek ve başka coğrafyalara askeri operasyonlar düzenlemek de milliyetçiliğin reaksiyoner hale geçmesidir. Türkiye gibi alt-emperyalist hayallere sahip ülkelerde ise milliyetçilik devletin en önemli ideolojisidir.

Milliyetçilik sıradan, her zaman herkesin savunduğu bir fikir midir? Türkiye'de milliyetçilik çok mu yaygın başka ülkelere göre? Geleneksel Kemalist milliyetçilikle "yerli-milli" olarak adlandırılan ve hükümetin savunduğu milliyetçiliğin benzerlikleri ve farklılıkları nelerdir?

Onbinlerce yıllık insanlık tarihine baktığımızda, millet-milliyetçilik son iki yüz yıllık hikaye. Benedict Anderson milletlerin uydurulmuş “hayali cemaatler” olduğunu söyler. Doğrudur, sermaye birikimini ve pazar hakimiyetini sağlama almak- genişlemek kapitalist sınıf için ölümcül öneme sahiptir. Bunun için en ideal ideoloji milliyetçiliktir. Buna, uydurulmuş zaferlerle ve kahramanlıklarla dolu bir geçmiş eşlik eder. Milliyetçilik insanlığın başına gelmiş en aptal ama en yıkıcı ideolojidir. Kapitalist paylaşım savaşlarında on milyonlarca insan bu ideolojinin eşliğinde hayatını kaybetti. Milyonlarca insan ana vatan savunması adı altında ölüme sürüklendi. Kapitalist sınıflar için ise ana vatan, ürünlerini sattığı, at koşturduğu pazardan başka bir şey değildir.

Milliyetçilik, kapitalist devletin tüm hegomonik araçlarıyla canlı tutmaya çalıştığı bir ideoloji olmasına rağmen bütün kitleleri ya da sıradan insanları etkisi altına aldığını söyleyemeyiz. 200 yıllık süreçte güçlü savaş karşıtı hareketler, anti ırkçı, anti faşist hareketler doğdu ve gelişti. Bunların bir kısmı başarıya da ulaştı. Örneğin savaş karşıtı hareket ABD’nin Vietnam’dan çekilmesine ve yenilmesine yol açtı. Türkiye’de savaş karşıtı kampanyamız 1 Mart 2003’te Türkiye’nin Irak’ta savaşa girmesine engel oldu. Bunlara benzer onlarca örnek var. Ama bir tanesi çok değerli. Birinci Dünya Savaşı’nda Rusya’da, ana vatan savunması adında cepheye sürülen işçiler, köylüler yani sıradan insanlar cepheyi terk edip devrim yaptılar.

Milliyetçilik, hiç bir zaman kendiliğinden ve doğal bir şekilde gelişmez. Yasalar, eğitim, medya, çeşitli siyasi partiler, sivil toplum örgütleri aracılığıyla sürekli canlı tutulmaya çalışılır. Göçmen düşmanı pratikler, linçler kendiliğinden gelişmez. Arkasında genellikle örgütlü odaklar vardır. Amaç tüm toplumu milliyetçi reaksiyonerlikte  birleştirmektir. Devlet ve siyasi partiler aracılığıyla gündelik yaşamın içinde pekiştirilmiş, yaygınlaştırılmış, olağanlaştırılmış, karşı çıkanların vatan hainliğiyle yaftalandığı ve cezalandırıldığı ağır milliyetçi ortamlarda reaksiyonlar kendiliğinden de ortaya çıkabilir. Ama bu arkasında büyük bir organize gücün olduğu gerçeğini değiştirmez.

Görece refahın ve sakinliğin olduğu dönemlerde milliyetçilik ve ırkçılık aralarında çok ince bir çizgiye sahip olmalarına rağmen kategorik olarak ayrı görülebilirler. Böyle dönemlerde bile milliyetçilik, uzun vadede ırkçılığa hizmet eder. Ama kriz dönemlerinde, aralarındaki yapay çizgi ortadan kalkar. Dolayısıyla demokrasinin ve özgürlüklerin yanında yer aldığı düşünülen bir çok siyasi hareket hızla ırkçı-milliyetçi çizgiye evrilir. Örnek vermek gerekirse Birinci Dünya Savaşı’nda, İkinci Enternasyonal ve ona bağlı işçi partileri ve sosyalist partilerin büyük çoğunluğu, yine ana vatan savunması adı altında savaşı desteklediler. 

Günümüzde de milliyetçi-ırkçı fikirleri açığa çıkaran bir mesele var. Göçmen meselesi. Özellikle Avrupa’da demokrasi ve özgürlük yanlısı olduğu düşünülen sol partiler göçmenler karşısında milliyetçi fikirlere ödün veriyorlar. Günümüzde milliyetçilik bir kaç ülkeye özgü bir mesele değil. Doğudan batıya her yerde başını kaldıran bir harekete dönüşmüş durumda. Merkez partiler güç kaybederken, aşırı milliyetçi fikirler revaçta. Almanya gibi faşizm kabsunu yaşamış bir ülkede bile eyalet seçimlerinde faşistler oy patlaması yaparak ikinci parti oldular. Yani milliyetçi fikirlerin prim yaptığı tek ülke Türkiye değil. 

Türkiye’de ana akım tüm siyasi partilerin buluştuğu nokta milliyetçilik. Buna devletin kurucu ögesi olduğunu iddia eden Kemalistler de dahil. Hatta göçmen düşmanlığında ve milliyetçi fikirlerin yaygınlaşmasında önemli bir role sahipler. Sadece göçmen meselesi değil Kürt meselesinde de aynı pozisyona sahipler. Kendine sosyalist-komünist diyen küçük partiler de dahil bu sürece. Milliyetçiliğin yükseltilmeye çalışıldığı bir dönemde “memleketimi seviyorum” kampanyalarıyla bu sürece uyum sağlıyorlar. 

Milliyetçi fikirler gerileyebilir mi? Bunun yöntemi nedir?

Milliyetçilik elbette yenilebilir. Milliyetçilik-ırkçılık canlı tutulmaya çalışılıyor ama kazanmış değil. Aynı zamanda dünyanın her yerinde ırkçılık karşıtı ve göçmenlerle dayanışma kampanyaları da karşılık buluyor. Bu kampanyalar kitlesel gösterilere ve festivallere dönüşüyor. Bir çok yerde ırkçılara geçit verilmiyor. 

Krizin damga vurduğu bu dönem, radikal dönüşümler isteyen adaletten, eşitlikten, özgürlükten yana fikirler için kitleselleşme fırsatı sunuyor. Tarih, bunu yapabilmek için sayısız deneyim ve derslerle dolu. İşçi sınıfını bölme amacında olan milliyetçilik, yükselmeye çalıştığı yerde boğulabilir. Çok basit amaçlarla sokağa çıkan kitleler milliyetçi havayı hızla dağıtır. Bugün Lübnan’da, Şili’de, Irak’ta, Mısır’da ve bir çok yerde olduğu gibi. Bu kitlelerin içinde güç ve güven kazanmış bir devrimci parti varsa yeni ve başka bir dünyayı gerçekleştirme olasılığı da çok güçlüdür. 

(Sosyalist İşçi)



Bültene kayıt ol