(Röportaj) Nuran Yüce: “İklim değişikliği kapitalizmin ürünü”

10.08.2018 - 09:13

Antikapitalistler aktivisti Nuran Yüce, dünyanın farklı yerlerinde meydana gelen iklim olaylarını Marksist.org için yorumladı.

Japonya'dan Kanada'ya, Avrupa'yı da kapsayan geniş bir coğrafyada aşırı sıcaklar nedeniyle birçok ölüm yaşanmaya başladı. Depremler, seller, yangınlar... 2018 yazı her gün dünyanın başka bir yerinde iklim ve doğa felaketleri nedeniyle ölümlerle geçiyor.

Stockholm Dayanıklılık Merkezi, Kopenhag Üniversitesi, Avustralya Ulusal Üniversitesi ve Potsdam İklim Etkisi Araştırmaları Enstitüsü'nden bilim insanlarının araştırmasına göre, iklim değişikliği konusunda hedeflenen azami sıcaklık artışı sağlansa bile, Dünya yine de sıcaklıkların 4 ya da 5 santigrat derece artabileceği bir sera etkisi ile karşılaşabilir.

Küresel Eylem Grubu'nun kuruluşundan itibaren yıllarca yürüttüğü mücadelede aktif rol alan, bugünlerde ise Antikapitalistler kampanyasının aktivisti olan Nuran Yüce ile tüm bu gelişmeleri ve doğanın yıkımına karşı nasıl bir mücadele verilmesi gerektiğini konuştuk.

İklim değişikliğinin geldiği noktada, 2018 yazında gerçekleşenleri nasıl yorumluyorsunuz?

Kısaca özetlemeye çalışsak bile iklim değişikliğinin etkileri çok fazla. Yine de, 2018 dünyanın dört bir tarafında iklim değişikliğinin sonuçlarını daha fazla hissettiğimiz bir yıl oluyor diye başlayabiliriz. Bir yanımız sıcaktan ve kuraklıktan kavruluyor, bir yanımız seller altında. Kış mevsimi yaşaması gereken Avusturalya’nın doğusunda, nüfusun en yoğun olduğu ve tarım üretiminin dörtte birinin yapıldığı yerlerin %99’unda şu anda kuraklık hâkim. Ülkenin başbakanı içinde bulundukları durumu “Şu anda bir kuraklık ve sele yol açan yağmurlar diyarıyız” diyerek hem kendi ülkesi hem de dünyanın geneli için özetlemiş. 

Avrupa’da sıcaklık rekorları ardı ardına kırılıyor. Gazetelerde “Avrupa kavruluyor” haberleri manşetlerde. Almanya’da 137 yılın en yüksek sıcaklığı ve kuraklığı yaşanıyor. İspanya’nın güneyinde aşırı sıcaklar nedeniyle üç kişi öldü. Portekiz’de sıcaklık 46 dereceye ulaşırken, oyun alanları kapatıldı. Hollanda’da asfaltın erimesi nedeniyle bazı otoyollar kapatıldı. Fransa’da aşırı sıcaklar nedeniyle dört nükleer reaktörün çalışması durduruldu. Yunanistan’da 91 kişinin ölümüne neden olan orman yangının hemen ardından sel oldu. 

Kandilli Rasathanesi, 2018’in son 47 yılın en sıcak yılı olacağını ve İstanbul’da sıcaklıkların 100 yılın başından bu yana 1-1,5 derece arttığını açıkladı. Rize’de bir belediye başkanına “Allah’ım yardım et, batıyoruz!” dedirten sel ve heyelan yaşandı. Benzer şiddette seller Ordu, Kütahya, Bolu’da da oldu. Şiddetli sellerin en fazla ölüme neden olduğu ülke Hindistan’ta 706 kişi öldü. Myanmar’da en az 20, Vietnam’da 3 kişi seller nedeniyle ölürken, hem sıcak hava dalgası hem de sellerin vurduğu Japonya’da 100’den fazla kişinin öldüğü söyleniyor. Kuzey ve Güney Kore yine sıcaklardan kavrulan iki ülke oldu. İran’da “Susuzluğa ölüm!” pankartı ile eylem yapıldı. Kaliforniya'daki orman yangınlarının şiddeti “kasıryangın” gibi yeni bir terim kullanılmasını gerektiren boyutlarda. Şimdiye kadar yaşanmamış şiddetteki yağışlar ve sıcaklıklar da bu iki değerin gösterildiği renk skalalarına yeni eklemelerin yapılmasına yol açar nitelikte. Tüm bunlar 2018 yılının ilk 7 ayında oldu. Kısa bir zaman diliminde baş edilmesi mümkün olmayan doğal olmayan afetler yaşandı.

Peki bütün bu gelişmelerden Türkiye nasıl etkileniyor?

İstanbul’da sıcaklardan kavrulduğumuz şu günlerde, bazı illerde aşırı yağışlar sellere, heyelanlara yol açıyor. İklim değişikliğinin etkilerini uzun zamandır yaşıyoruz. Kurak dönemlerin sıklaşmasından, tarımsal üretimdeki azalıştan, sıcaklardan, daha önceleri nadiren tanık olunan hortum olaylarının daha şiddetli hâllerine, ani ve şiddetli yağışlara daha sık tanık oluyoruz. 

Yani iklim değişikliği uzak bir geleceğin ya da bizden sonraki kuşakların sorunu olmaktan çıkalı, içinde bulunduğumuz coğrafyada etkilerini yaşamaya başlayalı çok oldu. Ama kendi yaşadıklarımız dışında yapılan araştırmalar ile Türkiye’nin iklim değişikliğinden nasıl ve hangi boyutlarda etkileneceğini takip etmenin bir farkı oluyor, tabloyu bütünlüklü olarak görmemize yol açıyor. Örneğin bu verilerden biri şöyle: Türkiye’de son 30 yılda önemli su ve tarım rezervleri olan su havzalarına düşen yağış miktarları yaklaşık %25 oranında azaldı deniyor. Bu azalış miktarının hemen iki sonucundan bahsedebiliriz. Birincisi, yağışlardaki bu azalış, milyonlarca insanın su ihtiyacını temin eden barajların doluluk oranlarını da olumsuz etkiliyor, daha fazla da etkileyecek. AK Parti hükümeti her yıl artan sayıda baraj yapıyor, daha fazlasını yapacağını söylüyor, bununla övünüyor ve su temini sorununu barajlarla çözdüğünü iddia ediyor. Ama sorun barajların sayısının ya da kapasitesinin yetersiz olması değil. Sorun bu barajları dolduracak yağışın iklim değişikliği nedeniyle azalması, yetersiz hâle gelmesi. İklim değişikliğini durdurmak için gerçekçi adımlar atılmadığı sürece, istendiği kadar baraj yapılsın, su sorununa çözüm oluşturmayacak.  

İkinci sorun ise kuraklığın tarımsal üretimi etkilemesi. Ürünler için gerektiği zaman ve miktarda yağışın olmaması ya da sulama amaçlı barajlarda yeteri kadar su olmaması hâlinde üretim miktarları düşüyor, ürünlerin fiyatları artıyor. Bu durumdan ise hem geçimini tarımdan sağlayanlar hem de ekonomik krizle birlikte zaten alım gücü azalan kesimler çok ciddi bir biçimde etkileniyor. Şimdi bir başka veri, iklim değişikliğinin havzalardaki su potansiyelini nasıl etkileyeceği üzerine yapılan bir araştırmanın verisi ise durumun daha da kötüye gideceğini gösteriyor. 2050 yılına kadar Akdeniz Bölgesi Havzaları’nda %37, Konya Havzası’nda %70, Fırat-Dicle Havzası’nda %10’lara varan su miktarı azalmalarını öngörüyor. Bu veriler TEMA’nın 2015 raporundan. Buna benzer verilerin olduğu başka raporlar da var. Raporlarda belirtilen rakamlar bir miktar değişse de tüm raporlarda değişmeyen tek şey, önümüzdeki 20 yıl içinde kuraklığın artacağı ve suyun azalması ile birlikte oluşabilecek çeşitli alanlarda -sağlık, gıda, türlerin azalması vb- yaşanacak krizlerin ekolojik ve sosyal yıkımlara yol açacağı.

İklim değişikliğinin nedeni atmosferdeki sera gazlarının artışı. Bunu durdurmak mümkün değil mi? Türkiye’nin iklim politikası yeterli mi?

Tabii mümkün. Halihazırda atmosferde var olan sera gazları bir süre daha sıcaklık artışına yol açacak ve biz bunun sonuçlarını yaşayacağız ama sera gazlarını durdurmak ve azaltmak mümkün. Sera gazlarının sıcaklık artışına yol açması ve bunun ekosistemleri altüst etmesi, türlerin yok olmasına yol açması, iklim değişikliğinin bilimsel açıklaması. Ama iklim değişikliğine neyin yol açtığı ve neden çözüm için adım atılmadığı sorularının yanıtı sera gazları değil. 

Bu yılın başından beri dünya genelinde yaşanan olumsuz hava koşullarına, can ve mal kayıplarına bakalım. Bunların benzerlerini önceki yıllarda da yaşadık. Daha kötüsünü de yaşayacağız. Bütün bunlar, sera gazları salımlarını azaltmak için hızla harekete geçmeyi gerektirecek nitelikte can acıtıcı, kaygı verici, insanlık türü dâhil tüm canlıların varoluşuna ilişkin gelişmeler değil mi? Ama tüm bu gelişmeler karşısında bugüne kadar devletlerin yaptıkları, dalga geçer gibi, iklim değişikliğine karşı mücadele ettiklerini ifade eden açıklamalar ve bu açıklamaların ardından daha fazla da atmosfere sera gazı salmak oldu. 

Türkiye’nin iklim politikası içler acısı. Birçok açıdan yetersiz olan Paris Anlaşması'nın yürürlüğe girmesi için TBMM gündemine gelmesi ve onaylanması gerekiyordu. AKP hükümeti anlaşmayı Meclis’e getirmedi. Getirmediği için yürürlüğe girmeyen Paris Anlaşması'nı ‘iklim değişikliğine karşı mücadelede önderiz’ söylemine 'imzaladık' diye dayanak yapan bir hükümet var karşımızda. Bu vahim durumun ötesinde sulak alanları, ormanlık alanları, meraları hızla yok eden projeleri hayata geçiren, kömürlü termik santral, kayagazı, petrol gibi fosil yakıtların kullanımında değil bir miktar azaltımı, bunların daha fazla kullanımını teşvik eden, bu alanlardaki yatırımlara hukuki, mali her türlü desteği sunan, tam anlamıyla neoliberal anlayışa sahip bir hükümet var karşımızda. 

Tüm bunların sonucunda Türkiye’nin sera gazlarının salımı artıyor, Türkiye’nin Paris Anlaşması'na sunduğu taahhüt zaten bunu gösteriyor. Türkiye "2030’a kadar daha fazla karbon emisyonunda bulunabilirdim ama bulunmayacağım, artıracağım miktardan azaltım yapacağım" taahhüdünde bulundu. Anlaşmayı imzalayan ve yürürlüğe sokan diğer ülkelerde de durum farklı değil. Paris Anlaşması'nda sıcaklık artışının iki derecede tutulması üzerinde anlaşıldı. Bu hedefe uygun olarak da taraf olan her bir ülkenin karbon emisyonlarını azaltmak için eylem planlarını, azaltım hedeflerini sunmaları istendi. Ülkelerin sundukları üzerinden yapılan hesaplamalar, iki derecenin de aşılacağı sonucunu verdi.

Oysa Stockholm Dayanıklılık Merkezi, Kopenhag Üniversitesi, Avustralya Ulusal Üniversitesi ve Potsdam İklim Etkisi Araştırmaları Enstitüsü'nden bilim insanlarının yeni açıklanan araştırması, iki derecelik azami artış hedefi tutturulsa bile bunun yetersiz kalabileceğini, sıcaklık artışının devam etmesini sağlayacak süreçlerin çalışmasında tetikleyici olabileceğini söylüyor. Süreç olarak bahsedilenler arasında kutup bölgelerindeki donmuş toprakların çözülmesi, okyanus tabanındaki metan hidratların açığa çıkması, kara ve okyanuslardaki karbon tutucu rezervuarların zayıflaması ve kutuplardaki buzulların erimesi gibi eşikler bulunuyor. "Bu eşik noktaları bir çeşit domino etkisi yaratabilir. Birisi devrildiği zaman dünyayı bir diğerinin devrilmesine sürükleyebilir" dedikleri bu çalışmada sıcaklık artışlarının örneğin üç santigrat derecelik bir artış ile Amazon Ormanları'nın yüzde 40'ının yok olmasına, 4 ya da 5 santigrat derecelik bir artışın, eriyecek buzullarla birlikte okyanus ve deniz seviyelerinde 10 ila 60 metrelik bir yükselmeye ve dünyanın  "taşıma kapasitesinin" bir milyar kişiye kadar düşebileceğine ilişkin veriler de var. 

Tüm bu veriler ürkütücü, korkunç, kaygı verici. Ama asıl olarak öfke ve mücadele etme isteği uyandırması gereken veriler.

İklim değişikliğini, gezegenin ve canlı yaşamının yok oluşunu durdurmak için nasıl bir mücadele yürütmeliyiz?

İklim değişikliği doğal bir süreç, doğal bir değişim değil. Herhangi bir doğalafet hâlinde yetkiler şöyle açıklamalar yapıyorlar: “E ne yapalım, iklim değişikliği var. İklim değişikliğinin şiddetlendirdiği bu doğal afet karşısında elimizden bir şey gelmiyor”. Hayır! İklim değişikliği kendiliğinden olan bir süreç olmadığı gibi, bir kader de değil. Durdurulamaz, önüne geçilemez olmadığı gibi şimdiye kadar durdurmak için de çok şey yapılabilirdi. 

Net bir biçimde iklim değişikliğinin kapitalizmin bir sonucu olduğunu, yine kapitalizmin krizine çözüm olması için tüm dünyada egemen kılınan neoliberal uygulamaların, en ufak çözüm önerisini bile hayata geçirmede engel oluşturduğunu ısrarla dile getirmek gerekiyor.

Dünyanın en kârlı ve en büyük şirketleri olan fosil yakıt şirketleri, hem ekonomik büyüklükleri ile hem de bu büyüklüğün sağladığı hegemonik güçleri nedeniyle iklim değişikliğinin baş sorumluları ve çözümün önünde büyük engel oluşturdular, oluşturuyorlar. Bunlara karşı mücadele etmek başlı başına önemli ama sadece bu şirketlere karşı bir mücadele yeterli değil. Rekabet dayalı bu sistemde, rekabet gücünü artırmak için sürekli daha fazla yatırım yapmayı, yatırım yapmak için sürekli daha fazlasını üretmeyi ve satmayı zorunlu kılan işleyişe karşı çıkmak gerekiyor. Çünkü bu işleyiş yüzünden hem bizim emeğimiz hem de doğal varlıklar üretim sürecinde basit bir girdi hâline dönüşüyor. 

Doğal varlıkların tükeniyor olması, ekosistemlerin yıkıma uğraması, birbirleri ile rekabet hâlindeki ne şirketlerin ne de devletlerin umurunda. Karşı karşıya kaldığımız sorun bu sistemin yapısal karakterinden kaynaklandığı için antikapitalist bir mücadeleyi zorunlu kılıyor. İklim değişikliğini durdurmak için sistemi değiştirmemiz gerekiyor. İklim krizinin yarattığı herhangi bir sonuçla bile tek başımıza baş etmemiz mümkün değil. Ne şiddetli yağışlardan, ne kuraklıktan ne de tayfunlardan kendimizi ve etrafımızdakileri koruyabiliriz. İklim değişikliğine karşı mücadeleyi işçi sınıfının mücadelesinin bir parçası hâline getiren, ırkçılığı milliyetçiliği içermeyen, kolektif çözümleri ve dayanışmayı öne çıkartan bir perspektifle bu mücadeleyi verebiliriz.


SEÇTİKLERİMİZ

Bülent Somay
Status quo pro ante

Bültene kayıt ol