Hikmet-i devlet mi egemenlerin kıyım makinesi mi?

Bu akla kalırsa Hrant Dink cinayeti, 1915, 1924, 1934 Trakya pogromu, 1938, 1941 yirmi kura nafia askerleri, 1942 Varlık Vergisi, 6-7 Eylül Olayları ve 1964 sürgünleri… Hepsi bizim “yararımız” içindi!

Bugün önümüze “devlet aklı” diye sunulan, ancak rasyonel düzeyde hiçbir izahı bulunmayan yapı sökümüne baktığımızda, kendimizi bir yönüyle Banker Bilo filmindeki Maho’nun o meşhur pişkinliğinde buluyoruz: “Yaptım ama sor bakalım niye yaptım?” 

Bir retorikten ibaret olan bu “niye” sorusuna rasyonel bir cevap bulma çabası, ne yazık ki karşımızda can yakıcı bir gerçeklik olarak duruyor. Kendinden menkul bir kutsallık atfedilen şu “hikmet-i devlet” denen şeyin nemenem bir mefhum olduğunu, bu aklın bıraktığı ayak izlerini takip ederek görelim ve sahiden de sorgusuz sualsiz tabi olmamız gereken bir tabu mu? Birlikte bakalım.

Mesela, bu aklın necip mensuplarından olan ve 12 Eylül darbesinin nasıl olgunlaştırıldığını itiraf eden Bedrettin Demirel’e kulak verelim. Eski Harp Akademileri Komutanı ve Milli Güvenlik Konseyi Üyesi Emekli Orgeneral Bedrettin Demirel, Eylül 1982’de Milliyet gazetesinden Ali Gevgilili’ye verdiği o tarihi röportajda, askeri müdahalenin aslında 1979 yılının sonlarında planlandığını anlatırken adeta tarihin en kanlı itiraflarından birine imza atıyordu:

“Biz Askeri Konsey olarak aslında 1979 yılı sonlarında müdahaleye karar vermiştik. Ben ‘hemen yapalım’ dedim. Ama arkadaşlar ‘halkın bunu tam olarak kabullenmesi için şartların olgunlaşmasını bekleyelim’ dediler. Bir yıl daha bekledik. Bu süreçte çok insan öldü, çok kan aktı ama müdahale günü geldiğinde halk ‘nerede kaldı bu asker’ diyerek bizi alkışlarla karşıladı.”

İşte “şartların olgunlaşması” denilen şey; cinayetler, evlerin bombalanması, Çorum’da ve Maraş’ta gerçekleştirilen katliamlar… Nitekim 1980’in Mayıs ve Temmuz aylarında iki büyük dalga halinde yaşanan Çorum katliamı tam da bu senaryonun parçasıydı. Resmi kayıtlara göre 57 kişinin hayatını kaybettiği (gayriresmi iddialara göre bu sayı çok daha yüksek) ve 300’e yakın insanın yaralandığı o katliam, devlet aklının “şartları olgunlaştırmak” için döktüğü ya da döktürdüğü kanın açık bir resmiydi.

Peki hikmet-i devlet bunu neden yaptı? Çünkü örgütlü işçi sınıfı hareketi güçlenmişti ve buna karşı kendi siyasi geleceğini riske ederek 24 Ocak Kararları denen neo liberal politikaları hayata geçirecek sivil siyasetçi yoktu. Bunun çabası içine giren ve AP ile CHP liderlikleri arasında uzlaşma sağlamaya çalışan Abdi İpekçi hem şartların olgunlaştırılması ve hem de egemen sınıfın çıkarlarına çomak sokmaması için devlet aklı adı verilen derin yapılanmanın sadık katilleri tarafında öldürüldü. Darbe sonrası hayata geçen 24 Ocak kararlarının uygulanması, işçi sınıfı sendikalarının, örgütlerinin kapatılması, binlerce insanın işkencelerde geçirilmesi ve darbeci netekim Paşa’nın “ne yapalım asmayalım da besleyelim mi” itirafı ile bu aklın nemenem bir akıl olduğu belli olmuştu. 

Aynı karanlık akıl, takvimler 1993 yılını gösterdiğinde yeniden sahnedeydi. Siyaset bilimciler ve tarihçiler tarafından “devlet içindeki dengelerin altüst edildiği, barış ve çözüm arayışında olan aktörlerin tek tek tasfiye edildiği bir gladyo/kontrgerilla yılı” olarak nitelendirilen 1993, ülkeyi 90’ların karanlığına hapseden şu korkunç kronolojiyle tarihe geçti:

24 Ocak 1993: Gazeteci-yazar Uğur Mumcu, 5 Şubat 1993: Eski Maliye Bakanı Adnan Kahveci, 17 Şubat 1993: Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis, 17 Nisan 1993: 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal, 4 Eylül 1993: DEP Mardin Milletvekili Mehmet Sincar, 22 Ekim 1993: Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Bahtiyar Aydın, 4 Kasım 1993: JİTEM’in kurucularından emekli Binbaşı Cem Ersever öldürüldüler. 

Ve ayrıca

24 Mayıs 1993: Bingöl’de silahsız ve korumasız şekilde dağıtıma giden 33 asker öldürüldü, 

2 Temmuz 1993: Sivas Madımak Oteli radikal bir grup tarafından kuşatılarak ateşe verildi; 33 yazar, ozan ve sanatçı yakılarak katledildi.

5 Temmuz 1993: Erzincan’ın Başbağlar köyünde 33 sivil vatandaş kurşuna dizilerek katledildi.

18 Temmuz 1993: Van Sündüz Yaylası’nda 22’si çocuk ve kadın olan 26 sivil öldürüldü.

Bugün “17.500 faili meçhul” olarak anılan, aslında her biri “faili malum” olan bu cinayetler de yine aynı derin aklın eseriydi. Bu aklıevvel devletlülere kalırsa tüm bunlar “devletin ali menfaatleri” için yapılmıştı; bunlara kalırsa, eğer bu cinayetler olmasaydı bugün devlet kalmazdı! Peki sahiden öyle mi? O vahşetten geriye sadece Cumartesi Annelerinin karşılık bulmayan feryatları, dinmeyen acıları, “kayıt kemikler” ve Berfo Ana’nın ahirete taşınmış ağıtları kaldı.

Bu akla kalırsa Hrant Dink cinayeti, 1915, 1924, 1934 Trakya pogromu, 1938, 1941 yirmi kura nafia askerleri, 1942 Varlık Vergisi, 6-7 Eylül Olayları ve 1964 sürgünleri… Hepsi bizim “yararımız” içindi! Bu kırımlar, cinayetler ve mülksüzleştirmeler olmasaydı güya bugün bir devlet mevhumundan bahsedemezdik. Oysa gerçek en yalın hali orada duruyor: Tüm bunlar, azınlık mensubu olan vatandaşlarımızın elinde avucunda bulunan sermayenin zorla millileştirilmesi, yani el değiştirmesi için yapıldı. Geriye kalan bizlerin değil; bir avuç devlet elitinin ve bugün “beşli çete” mevzusunda olduğu gibi o elitlerin marifetiyle zenginleştirilmiş bir avuç yandaş kapitalistin çıkarları için yapıldı. 

Arkamızda iş çevirdiler, düşmanla işbirliği yaptılar, önce onlar bizi katletti resmi yalanları “devlet aklının” kendi kırımlarını aklama çabasından gayrı bir şey değil. Aslolan nüfusun Türk sünni Müslüman eksende homojenizasyonu ve sermayenin millileştirilmesi idi. Gerisi “tefferruattı.”

Dolayısıyla devlet aklı denen şey, günün sonunda egemen sınıfın çıkarlarını kollayıp koruyan bir kıyım makinesinden başka bir şey değildir. Bu akıl dün olduğu gibi bugün de Doruk Maden işçilerinin direnişinde, Sırma Halı işçilerine yanında olan  (BİRTEK-SEN) Genel Başkanı Mehmet Türkmen’in, Akbelen Köyünde sermayeye karşı ormanlarını koruyan Esra Işık’ın tutuklanmaları, Gülistan Doku, Rojin Kabiş cinayetlerinde   olduğu gibi her daim hizmetkarı olduğu sermayenin ve devletlulerin emrindedir. 

Zira devlet ve onun aklı; Karl Marx’ın tabiriyle “egemen sınıfın işçi sınıfı üzerinde çıkarlarını koruyan bir zor aracıdır”, başkaca bir şey değil. Ontolojik olarak sınıflı toplumun bir sonucu olarak zuhur eden bu yapıyı Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’nde şöyle özetler: “Devlet, sınıflar arasındaki karşıtlıkları frenleme gereksiniminden doğduğuna, ama aynı zamanda bu sınıfların çatışması ortasında doğduğuna göre, kural olarak en güçlü, ekonomik bakımdan egemen olan sınıfın devletidir; bu sınıf, devletin yardımıyla siyasal bakımdan da egemen sınıf haline gelir ve böylece ezilen sınıfı bastırmak ve sömürmek için yeni araçlar elde eder.”

Vaziyet bundan ibaret olduğu için bize açıkça “Biz egemen sınıfın çıkarlarını korumak için bütün bu rezillikleri yaptık” diyemiyorlar. Onun yerine; “Sizin izanınız, aklınız yetmez; sorgusuz sualsiz emin olun ki biz “devlet aklı” olarak bu herzeleri devletin ali menfaatleri, yani neticede sizler için yaptık” yalanını sığınıyorlar.

Peki bu sığındıkları yalanlar nasıl oluyor da kahir ekseriyette karşılık buluyor. Elbette bunun pek çok nedeni olabilir ama bana kalırsa maarifin marifetleri bu hususta önemlice bir yer tutuyor. Nietzsche, “Eğitim kamu yararı adına, kişiliğin yok edilmesidir” der, (buradaki kamu yerine “egemen sınıf” kullanılması anlatım ve anlam bozukluğunu tadil eder)  İşte bizleri bu eğitim tornasından geçirerek – ki bizde ve belki de tüm ulus devletlerde eğitim, kalıpları kırmak için değil, insanı kalıba sokmak için tasarlanmıştır – sormayan, sorgulamayan, yabancılaşmış ve atalet içinde bir kitle yaratmak istiyorlar. Bu yolla, derin aklın yaptığı her gaddarlığa taraf olmamızı bekliyorlar. Ve yazık ki çoğunlukla bunu başarıyorlar da. Artık itiraz ettiğimiz, “bu kadarı da olmaz” dediğimiz anlarda ise hedef şaşırtmak için hemencecik bir “derin devlet” tevatürü dolaşıma sokuluyor. Oysa ne derin ne sığ; ortada tek bir yapı var ve onun bütün aklı, gaddarlığı, varlığını borçlu olduğu sınıflı topluma ve sermayeye hizmet etmekten ibaret. Yoksa bu işlenen suçların, Mutlak Butlanların ne  insanlıkla ne vicdan ne de hakla-hukukla hiçbir bağı olabilir.

Bu eğitim tornasında zihni iğdiş edilmiş bizleri sürekli şu mutlak ve mukaddes slogana ikna etmeye çalışıyorlar: “Söz konusu devletse gerisi teferruattır.” Evet, bizler onların ve mensubu oldukları sermayenin nezdinde sadece önemsiz birer teferruatız.

Ancak artık teferruat değil, bu sistemin esas unsuru olduğumuzu bu zevata gösterme zamanıdır. Bunun yolu da öncelikle birbirimize değmekten, dokunmaktan, temas etmekten ve hasbihal etmekten geçiyor. Sonrasında ise ortak menfaatlerimiz, sınıfsal çıkarlarımız,  umutlarımız, haklarımız ve özgürlüğümüz için örgütlenerek bu kirli akılla mücadele etmektir.

son yazıları

Meseleleri mesele etmek: İşçi hakları lütuf değildir

ilginizi çekebilir

2014-Onur-Yu╠eru╠eyu╠es╠gu╠e-scaled (2)
Nefret yasası 12. Yargı Paketi’nde yer alabilir, LGBTİ+ dernekleri: “Onurumuzu paketletmeyiz"
bm-den-suveyda-raporu-yaklasik-93-bin-kisi-yerinden-edildi
Rehin alınan eğitim ve kurban edilen öğrenciler
RS4122_Gazan-children-daily-suffering-to-bring-clean-drinking-water
Su apartheidi ve Filistinlilerin adalet mücadelesi