Gerçek Marksist gelenek nedir?

John Molyneux’un Türkiye’de Z Yayınları tarafından basılan Gerçek Marksist Gelenek kitabının İngiltere’deki yeni baskısı için Martin Empson tarafından yazılan önsöz.

Soykırım, ekonomik durgunluk, emperyalist savaş ve çevre krizinin hüküm sürdüğü bir dünyada köklü bir değişimi nasıl sağlayabiliriz?

Kapitalizm bizi açıkça yüzüstü bıraktı. Geleneksel siyasi partilerin hepsi de öyle. Aşırı sağa karşı, Filistin için ya da sendika grev hattında düzenlenen herhangi bir gösteriye katılın; insanların yeni bir politika ihtiyacını tartışıyor olduklarını görürsünüz.

Aktivistler radikal bir politika arayışına girdiklerinde, sıklıkla kendilerini Karl Marx ve Friedrich Engels’in fikirlerinden etkilenirken bulurlar.

Birçok sosyalistin okuduğu ilk radikal kitap, Marx ve Engels’in Komünist Manifesto’sudur. Bu kitap, eşitlik, özgürlük ve demokrasiye dayalı bir dünya vizyonu sunar. Ancak kitabı bitirdikten sonra okuyucular, sayısız soruyla karşı karşıya kalacaktır.

Bu soruların bazıları, kendilerini komünist veya Marksist olarak tanımlayan ancak aslında öyle olmayan ünlü şahsiyetlerle ilgilidir. Örneğin, muhaliflerini hapse atan, kitlesel baskılara öncülük eden, halkın demokrasi ve özgürlük haklarını elinden alan Joseph Stalin ve Mao Zedong gibi isimlerle ilgili.

Çin, Küba ve Vietnam gibi ülkeler kendilerini sosyalist olarak tanımlamaktadır. Ancak bu ülkelerdeki işçilerin ve köylülerin yaşamlarına da hâlâ baskı ve sömürü damgasını vurmaktadır.

Stratejik meseleler de hayati önem taşır. Kapitalizme içeriden meydan okunabilir mi? Sadece Yeşiller gibi siyasi partilerin parlamentoya girip içeriden değişimi harekete geçirmesine mi ihtiyacımız var? Che Guevera gibi devrimcilerin ve sömürgecilik karşıtı hareketlerin yolundan gidebilir miyiz?

Marksizmden neyi kastettiğimizi anlamak için Marx ve Engels’in orijinal fikirlerine dönmemiz gerekiyor. Marksizm, işçi sınıfına ait devrimci bir teoridir ve her şeyiyle tamamlanmış bir şekilde Marx’ın zihninden ortaya çıkmamıştır.

Bu teori, özellikle Avrupa despotizminin kalıntılarına karşı demokrasi mücadelesinde, diğer fikirlerle olan etkileşiminden doğmuştur. Ancak en önemlisi, işçi mücadeleleriyle olan ilişkisidir.

Belki de bunların en önemlisi, 1871’de Paris’i kısa bir süreliğine yöneten devrimci işçilerin mücadelesiydi. Paris Komünü, Marx’a emekçilerin kapitalizmi yenip yeni bir toplum yaratabileceğini öğretti. Parisli işçilerin şehri ve işyerlerini yönetmek için kitle demokrasisine dayalı yeni örgütler kurmasını büyük bir coşkuyla karşıladı.

Marx, işçi sınıfının gücünü görebiliyordu. Bunun nedeni sadece sayısal üstünlüğü değil kapitalist üretimdeki merkezi rolünün ona sistemin işleyişini durdurma gücü vermesiydi.

İşçiler böylelikle kapitalist devleti yıkarak yeni bir toplum da yaratabilirlerdi. 20. ve 21. yüzyıl boyunca yaşanan devrimler, Marx’ın Paris Komünü’nden edindiği içgörülerinin önemini defalarca kanıtlamıştır.

Devrim sürecinde işçiler kendilerini dönüştürürler Kitlesel mücadeleler büyük bir öğretmendir. İşçilere kendi güçlerini gösterirler. Devrim süreci, kapitalizmin gerçek yüzünü —kurumları insanları kontrol etmek için nasıl örgütlendiğini— ortaya çıkarır ve toplumu örgütlemenin yeni bir yolunun mümkün olduğunu kanıtlar. Devrimler, işçilerin aralarındaki ırkçılık, cinsiyetçilik, homofobi ve transfobi gibi bölünmeleri aşmalarına yardımcı olur.

Kapitalizm içinde işçilerin sömürülmesi, sınıf mücadelesinin kaçınılmaz olduğu anlamına gelse de, devrimler kendiliğinden gerçekleşmez ve zaferleri garanti değildir.

Devrimlerin yenilgisi ya da devrimlerin örgütlenmesindeki zorluklar, bazı sosyalistlerin Marksizmin bayrağını dalgalandırırken, onun temel ilkesinden kopmalarına yol açmıştır.

Bu ilke şudur: Nihai olarak, işçi sınıfının kurtuluşu, işçi sınıfının kendi eseri olmalıdır.

Marksizmle kopuşun gerçekleştiği üç farklı yol vardır; bu yollar, savunucularının devrimci pratiği terk etmelerine rağmen devrimci olduklarını iddia etmeye devam etmelerine olanak tanır.

Bunların hepsi, işçi sınıfının yerine diğer toplumsal güçlerin “değişimin aktörü” olarak geçmesini öngörür.

Bu örneklerin ilki ve günümüzde en çok önem taşıyanı reformizmdir. 19. yüzyılda Avrupa’da sosyalist örgütlerin büyük bir büyüme gösterdiği görüldü. Bu örgütler başlangıçta devrimci fikirleri savunuyorlardı.

19. yüzyılın sonlarında, bu örgütlerin liderleri Marksizmden koptu. İşçi sınıfını, parlamentoda çoğunluğu kazanma ve ardından devleti reform etme hedeflerini destekleyecek pasif bir güç olarak yeniden tanımladılar.

Bu liderler, sosyalizme geçişin kaçınılmaz ekonomik gelişmeden kaynaklanacağına inanıyordu. Sosyalistlerin rolü, kapitalizmi devirmek değil, bu geçişi yönetmekti.

Bu yeniden yorumlamanın maddi bir temeli vardı: Sendika bürokratları gibi işçi hareketi liderleri ve sosyalist hareket içindeki bireylerin mevcut sistemin devamından maddi çıkar sağlaması. Ancak bu aynı zamanda kendi gücünün farkında olamayan sıradan emekçilere de dayanıyordu.

Bu sendika ve parti liderleri, işçiler ile kapitalizm arasında arabuluculuk yapıyordu. Devrimci mücadele, onların rahat konumlarını yok etme riski taşıyordu.

Reformist fikirler, işçilerin dünyayı değiştirmek için genellikle ilk başvurdukları yol olsa da, sosyal demokrat partilerin teorisi ve pratiği, işçileri en iyi ihtimalle tavizler elde etme yolunda “figüran ordusu” olarak görüyordu.

İşçilerin devrimci rolü ve işçilerin kendi kendilerini kurtaracağına dair her türlü inanç unutulmuştu.

Marksizmin devrimci özünün boşaltılmasının ikinci bir örneği, Rusya’dan ve Stalin’in etrafında yükselen yeni bir gruptan gelmektedir.

1917 Devrimi, işçilerin ve köylülerin, işçi konseyleri aracılığıyla kurulan, kitlesel işçi sınıfı demokrasisine dayalı bir işçi devletini inşa etmeye başladıklarını göstermişti.

Dünya çapında emekçi halklar için bir ilham kaynağı olmasına rağmen, Rus Devrimi, başka yerlerdeki devrimlerin başarısızlığı nedeniyle izole olmuştu.

Bu izolasyon ve işgalci emperyalist orduların devrimi boğmaya çalıştığı dönemde Rusya’da yaşanan iç savaşın yol açtığı yoksulluk, 1920’lerin ortalarında, Stalin’in başını çektiği ve kendi maddi çıkarları olan yeni bir bürokratik sosyal tabakanın ortaya çıkmasına yol açtı.

Stalin’in iktidara yükselişi, 1917’nin eski devrimci liderliğinin sistematik olarak yok edilmesiyle sonuçlandı.

Lenin’in Bolşevikleri devrimci mücadelelerini işçi sınıfına dayandırmışlardı, ancak Stalin Rusya içinde bürokratik tabanını genişletiyordu. Elindeki devlet iktidarıyla devrimci liderliği tasfiye etti.

İşte bu nedenle Rus devrimci Leon Troçki, “Bolşevizm ile Stalinizm arasında sadece kanlı bir çizgi değil, tam bir kan nehri vardı” diye yazmıştı.

Rus Devrimi’nin küresel önemi ve liderleri Lenin ile Troçki’yle ilişkilendirilen devrimci fikirlerin mirası, Stalin tarafından çarpıtıldı. Marksist fikirler, artık “ülkeyi domine eden” bürokrasinin çıkarlarını ilerletmek için manipüle edildi.

Stalin, Leninizmin itibarından faydalandı ancak işçileri zafere taşıyan Bolşeviklerin devrimci siyasetinden koptu.

Stalin, Rusya’da devrimci uygulamaları terk etti. Bunun yerine, kapitalist Batı’ya yetişmek için iç ekonomik kalkınmayı teşvik ederken, eylemlerini meşrulaştırmak için Marksizmin dilini kullandı.

Böyle bir gelişmenin kaynakları, ancak işçileri sömürmeye ve köylüleri topraklarından mahrum bırakmaya yönelik devasa bir girişimden gelebilirdi. İşte bu, Marksizmin enternasyonalizmine tamamen aykırı olan Stalin’in “tek ülkede sosyalizm” teorisinin kökenidir. Ancak en önemlisi, bu teori aynı zamanda işçi sınıfının kendi kendini kurtarma fikrini de terk eden bir teoridir.

Böyle bir gelişmenin kaynakları, ancak işçileri sömürmeye ve köylüleri topraklarından mahrum bırakmaya yönelik devasa bir girişimden gelebilirdi. İşte bu, Marksizmin enternasyonalizmine tamamen aykırı olan Stalin’in “tek ülkede sosyalizm” teorisinin kökenidir. Ancak en önemlisi, bu teori aynı zamanda işçi sınıfının kendi kendini kurtarma fikrini de terk eden bir teoridir.

Son olarak, Küresel Güney’deki ulusal kurtuluş hareketleri örneği bulunmaktadır. Sömürgeciliğe karşı ve bağımsız ulus devletlerin kurulması için verilen bu mücadeleler, genellikle kendilerini devrimci sosyalist olarak tanımlayan kişiler tarafından yönetilmiştir.

Sömürgeciliğe karşı hareketler, genellikle gelecekteki “sosyalist” toplumun bir örneği olarak Rusya’ya bakıyordu. 1940’lar ve 1950’lerdeki hızlı sanayileşmesi, sanayileşme düzeyi daha düşük olan ülkelere bir model sunuyor gibi görünüyordu.

Bu mücadelelerin liderliği, her ne kadar genellikle orta sınıftan gelse de, bir dizi sosyal meseleyi gündeme getirdi. Bunlar arasında genellikle toprak reformu, eğitim, barınma, demokrasi ve daha geniş kapsamlı milliyetçi mücadelenin bir parçası olarak örgütlenme hakkı yer alıyordu.

Bazı durumlarda liderler, samimi bir özveriyle hareket ediyorlardı. Ancak diğer durumlarda bu, daha çok destek kazanma çabasıydı.

Tüm sömürge sonrası liderler, küresel kapitalist sistemin ihtiyaçları tarafından yönlendirildi. Değişimi gerçekleştirmek için genellikle orta sınıf entelektüeller ile geniş köylü kesiminin desteklediği gerilla mücadelelerinin bir birleşimine başvurdular. Bir kez daha, Marx’ın devrimci öz-kurtuluş projesi çarpıtıldı.

Marksizm, çeşitli dönemlerde devrimci hareketleri teşvik etmek için değil, mücadeleleri baltalamak ve yanlış yönlendirmek için kullanıldı.

Bu tür hareketlere yönelik eleştiri, sol içindeki tartışmalarla ilgili değil, ne tür bir mücadelenin sosyalizmi getirebileceğini ve değişimin radikal gücünün ne olduğunu netleştirmekle ilgilidir.

“Aşağıdan sosyalizm” fikrinin altını çizerek işçilerin kendi inisiyatifini mücadelenin en yüksek -kapitalizmin sonunu getirebilecek- ilkesi olarak gören bir geleneğe bağlanıyoruz.

Martin Empson

Socialist Worker

* Kitaba ulaşmak için bize yazın: [email protected]

son yazıları

Savaşa Hayır İnisiyatifi’ni inşa edelim
İspanya 1936: Faşizm ve devrim arasında
Sommerloch ya da Türkiye üzerine nasıl konuşmalı?

ilginizi çekebilir

foto-12-4-730x410
Savaşa Hayır İnisiyatifi’ni inşa edelim
Republican_forces_during_the_Battle_of_Irun_cropped
İspanya 1936: Faşizm ve devrim arasında
0199b228-a00f-41aa-ae9c-9a27e59516de-1200x654
Sommerloch ya da Türkiye üzerine nasıl konuşmalı?