İktidarın Kitle Ruhu

22.09.2021 - 01:43

Erdoğan ve AKP önde gelenlerinin normali, şimdiki siyasal halleridir. Bu partinin önde gelenlerinin ilk dönemlerinde LGBTİ+ haklarını savunmaları, İstanbul Sözleşmesi sürecine ev sahipliği yapmaları, Oslo süreci ve çözüm süreci adını alan Kürt sorununa çözüm hamleleri, askeri vesayetle cebelleşmeleri hem hayatta kalma güdüsünden hem de bu kitlelerden bir dereceye kadar etkilenmelerinden kaynaklanıyordu.​

Kitlesel partilerin merkezi liderliklerinin politikalarıyla bu partilerin tabanı arasındaki ilişki tek taraflı ve mekanik değildir. Hiçbir partinin tabanıyla ilişkisi tek taraflı değildir. Üstelik kitlesel partilerde çok farklı değişkenler devrededir ve çoğu zaman birbirleriyle çelişki halinde var olurlar.

AKP milyonlarca oy alan ve birbirlerinden sadece farklı siyasal eğilimlere sahip olmak açısından değil farklı sınıfsal eğilimlere sahip olmak açısından da ayrılan kitleler tarafından desteklenen bir parti. Kuruluşundan kazandığı ilk seçimlere, 2000’li yıllardan 2010’lu yıllara kadar hem liderliği etrafında kümelenen gruplar hem de seçmen tabanı açısından farklı sınıfsal kesimleri bünyesinde barındıran bir parti olduğu çok açık.

Sağcıların muhalefeti

Devletin, özellikle 2010’lu yıllara kadar askeri vesayete, yani ordunun siyasi alanda nihai karar vericilerden birisi olduğu kurumsal-hiyerarşik ilişkilere dayanan ama çok parçalı olan yapısı, doğrudan sermaye lehine işlemiş ve muhalefete sert sınırlar belirlemişti. Bu yapı kuşkusuz ne sermaye sınıfları arasındaki çelişkiyi sonlandırabilmişti ne de toplumsal sorunları baskılamak dışında çözme konusunda bir adım atabilmişti. Aynı anda 12 Eylül askeri darbesinin şiddeti ve yarattığı yıkımın etkilerini üzerinden atan toplumun bütün hücrelerinde kıpırdanmalar başlamıştı. Bu kıpırdanmalar kısa sürede dev tabakaların hareketi halini aldı. “Bir avuç terörist” denilen Kürtler milyonları kapsayan bir hareketi inşa ederken, inanç ve örgütlenme özgürlüğü baskı altına alınan dindar yoksullar hareket etmeye başladı, darbe günlerinin hemen ardından her eylemde özgüvenini yükselten örgütlü ve örgütlenmeye çalışan işçi sınıfı büyük eylemlerle sokağa çıktı. Böylece bir dizi mücadele alanı daha aralanan kapıdan kafasını uzattı. Kadınların özgürlük mücadelesi, azınlıklar sorununun gündeme oturması, özellikle Ermeni aktivistlerin sahneye çıkışı, toplumun çok çeşitli kesimlerinin özgürlük, demokrasi, eşitlik gibi taleplerle sesini yükseltmesi ve ekonomik krizin egemen sınıfın bölünmüşlüğü ve devletin yapısı nedeniyle daha da ağır bir şekilde yaşanması, 1980’lerin sonuyla 1990’ların ilk yarısına kadar olan dönemin çalkantılı karakterine ışık tutan öğeler oldu.

Bugünkü AKP liderliğinin bazı isimlerinin özelleştirmelere karşı direnişlerde direniş çadırlarının önünde konuşmalar yapması, darbe ve darbenin ardından kurulan merkez sağ veya sol partiler koalisyonlarının yarattığı siyasal iklimin ürünüdür.

Apaçık sağcı görüşlere sahip bu siyasi hareket demokrasiden nasibini almış değildi ya da devlet konusunda Marksistler gibi düşünüyor da değildi; ancak devletin nefes aldırmayan baskıcı yapısı nedeniyle özellikle dindar kesimler üzerinde yükselerek 1990’lı yılların başında militan mücadelelerle tanıştı ve bu hareketlerle ilişkiye geçti. Ayrıca birçok öfkeli hareketin siyasal olarak dağınık liderliklere sahip olduğunu, bazılarının ise hiç sahip olmadan geliştiğini görerek, bu kitlelerle daha örgütsel bir temas kurmaya başladı.

Bu dönemden 2010’lu yılların başlarına kadar, AKP iktidarının ilk on yılı da dahil olmak üzere kadınların, kent yoksullarının, işçi sınıfının çeşitli kesimlerinin bu parti etrafında kümelendiği bir siyasal krizler, darbeler, darbe girişimleri ve toplumsal mücadelenin bazı başlıklarında önemli yükselişler süreci yaşandı. Sağcı bir liderliğe sahip olan iktidar devlet baskısından sakınmak için toplumsal muhalefetin aktif bir parçasına dönüşür ve bu gelişmede iktidarın merkezine yerleşmesini sağlayacak bir dinamik görürken, işçi sınıfı ve yoksulların çeşitli katmanları ise bu partide adil bir düzeni savunan bir eğilimden etkilendiler. Özellikle dönemin “sosyal demokrasisi” ekonomik ve siyasal sarsıntılar arasında siyasal arayış içinde olan kitlelere geleneksel devletin ve büyük sermayenin çıkarlarından başka hiçbir öneride bulunmadı.

Metamorfoz

Bu dönemde sosyalistler bir yandan AKP’yi de var eden temel etmenlerden birisi olan devletin askeri darbeci yapısına karşı direnirken, öte yandan bu direniş zemininde var olmaya çalışan AKP liderliğinin teşhirini de aynı anda yapmak zorundaydı. Tartışmaları ve mücadeleyi laik-dindar ikilemine sıkıştıran ve yirmi yıl boyunca bu siyasi sığlığı sol politika olarak öne sürenler, sadece laiklik maskesinin arkasına gizlenen geleneksel devlet aygıtının görünmezliğine katkı sunmakla kalmadılar, AKP liderliğinin bu bölünmenin arkasına gizlenmesine de yardımcı oldular. Oysa AKP geniş kitlelerle kucaklaşma sürecinde iki net sınırlılığa sahipti. Birisi, bu parti işçi sınıfının taleplerini programatik düzeyde savunan bir parti olmadığı için tüm varlığı egemen sınıfa yaranmaya, onun çıkarlarını en iyi kendisinin savunacağını kanıtlamaya, bunu da geniş ve bu politikalarla uzlaşmaz bir nesnel karşıtlık içinde olan kitleleri ikna ederek yapmaya adamıştı. Bu, devletle karşı karşıya geldiği ilk yıllarında da böyleydi, şimdilerde artık açık etmekten duramadıkları bir şekilde de böyle. AKP’nin sınırlamalarından ikincisi ise liderliğinin aşırı sağcılığıydı. Erdoğan ve AKP önde gelenlerinin normali, şimdiki siyasal halleridir. Bu partinin önde gelenlerinin ilk dönemlerinde LGBTİ+ haklarını savunmaları, İstanbul Sözleşmesi sürecine ev sahipliği yapmaları, Oslo süreci ve çözüm süreci adını alan Kürt sorununa çözüm hamleleri, askeri vesayetle cebelleşmeleri hem hayatta kalma güdüsünden hem de bu kitlelerden bir dereceye kadar etkilenmelerinden kaynaklanıyordu.

Artık, özellikle 2015 yılında iktidarı kaybettiğini gördüğü seçimden itibaren Gezi direnişi günlerinde berraklaştırdığı siyasal eğilimi gemi azıya almış bir şekilde uygulamaya başladı. Devletin geleneksel yapısı kendi varlığına da kast ettiği için bu yapının baskıcılığına karşı direnen toplumsal kesimlerin en azından sesine kulak verirken burjuvazinin ekonomik politikalarının savunucu olan bir siyasal odak olmaktan, devletin geleneksel yapısıyla hemhal olup iktidarın her türlü sağcı politikasını destekleyen faşistlerin desteklediği ve tüm sağcı, köhne, çürümüş fikirlere sahip çekirdek bir kitleye yaslanırken burjuvazinin ekonomi politikalarını uygulayan devlet aparatına dönüştü AKP.

Devletle, faşistlerle kurduğu ve kendisini sürdürmeye mecbur hissettiği iktidar koalisyonunun her bir saniyesi AKP’nin kitle desteğini eritiyor. AKP şimdi devletin baskı gücüyle birlikte her türlü sağcı fikrini destekleyen ve sağcı fikrini şekillendiren bir kitleye indirgeniyor. Bu kitleyi kaybetmek tuzla buz olmasına yol açacağı için, bu kitlenin ve tabanda zaman zaman bu kitleyle yakınlaşan faşistlerin ruhunu okşayan politikalardan geri adım atamıyorlar ve milyonlarca insana “bu kadar da olmaz ki!” dedirten adımları atmaktan bu yüzden vazgeçmeyecekler.

İktidarın kitle ruhunun baskın zemini budur artık.

Şenol Karakaş

Sosyalist İşçi



Bültene kayıt ol