Beğenilmeyen isyanlar

26.10.2022 - 12:11

Doğu Bloku’nun 1989-1991 yılları arasında çöküşü de dahil olmak üzere sayısız halk ayaklanması bazı çevreler tarafından; renkli devrimler, Sorosçu hareketler ve batıcı eylemler olarak yaftalandı, bu hareketlere sırt çevrildi. 

İsyan eden halk hareketlerini beğenmemezlik, 2010’lu yıllara damgasını vuran Arap Baharı’nda iyice ayyuka çıktı. Arap halkların diktatörlükleri salladığı ve milyonlarca insanın yaratıcı eylemler sergilediği bu halk hareketleri, gerekli derslerin çıkartılması ve hızla dayanışmaya geçilmesi gereken hareketler olarak değil, içinde dış güçlerin parmağı aranan gösteriler olmakla suçlandı.

Tahrir Meydan’nında milyonlarca insanın toplanması, günlerce direnmesi, tekstil sektöründe çalışanların grev hareketinin meydan işgalleriyle birleşmesi sonucunda eli kanlı bir diktatörün devrilmesi, Mısır halkının yaratıcı inisiyatifinin ürünü olarak görülmedi bazı çevrelerce.

Şimdi önemsenmeme sırası İran’da.

Üstelik sekülerlerin aşırı heyecan duyması gereken bir hareketle karşı karşıyayız. Eylem zinciri, Mahsa Amini’nin saçları göründüğü için öldürülmesiyle başladı ve hızla zorunlu başörtüsüne karşı bir kadın isyanı halini aldı. Giderek tüm toplumun baskı, yoksulluk ve kokuşmuşluğa karşı mücadelesine dönüştü.

Hayallerdeki devrim

İsyan dalgalarına dudak büken bu eğilimin nedenlerinden biri, sosyal patlamaların içinde boşalan devrimci enerjinin kendiliğinden politik devrimlere yol açabileceğine dair duyulan güvensizlik. Düzenli kortejler halinde yürüyen ve bir ya da birkaç devrimci parti tarafından önderlik edilen kitleler parti yönlendirmeleriyle bir devrim yapabilmeliler. Bunun dışında, her türlü dış etkiye açık isyan dalgaları, özü itibarıyla güvenilmez eylemler olarak algılanıyor.

Bu, bir anda patlayan sosyal isyanların milyonlarca yoksulun muktedirlerden daha güçlü, daha etkin, daha kalabalık olduğunu görmelerini sağlayan arındırıcı etkisini görememenin ürünüdür. 

Devrimlerin parti kararnameleriyle olacağını düşündüğü için, her türlü kendiliğinden eylemin zaaflarını, eksikliklerini öne çıkartanların bir başka sorunu da devrimi şablonlarla ele alma eğilimidir. Lenin’in saf devrim aramakla suçladığı bu görüşteki insanlar, bugün bir devrimin, bugünün sınıf çelişkileri içinde şekillenen, bugünün ahlak anlayışlarına sahip, bugünün çürümüşlüğüne basan ama bugünün çürümüşlüğünü aşmak için çaba gösteren insanların ve iç içe geçmiş toplumsal katmanların eylemi olarak görmüyorlar.

Bir tarafta egemen sınıfın orduları ile karşılarında bizim kızıl bayraklarımızla donanmış işçi ordularımızın çarpışmaya hazırlanması olarak devrim anlayışı, sosyal patlamaların dinamiğine bütünüyle aykırıdır.

Sosyal patlamanın coşkusu gerçekten iktidar değişikliğine yol açacak bir çapa, güce ve yaygınlığa ulaştığında devrimci olmayanları da önüne katar ve düpedüz reformist olan, hayatı kapitalizmi reforme etme mücadelesiyle geçen siyasi figürler de bu devrimci kasırganın içinde yer alırlar. İlk fırsatta devrimden vazgeçmenin önemi hakkında tutkulu konuşmalar yapmak üzere devrimin gerekliliğini savunanların heyecanına ortak olurlar.

Üstelik devrim, sadece devrimden beklentileri farklı olan güçleri içine katmakla kalmaz, devrim anlayışı farklı olan, yeninin içinden doğduğu krizin uzlaşmayla çözülmesini savunan sayısız figür hareketin içinde de beklenmedik ölçüde önemli roller oynar. Bu yüzden bir anda, bir örgütün emriyle değil kendiliğinden başlayan patlamalar, olağanüstü bir canlılık ve benzersiz bir fikri zenginlikle el ele gider. Bu hareketlerin derinliği ve mücadele içerisinde örgütlü işçi sınıfının bu mücadelelerle ne ölçüde örtüştüğü, devrimin iktidarı devirip devirmeyeceğini, devirdikten sonra politik bir devrimden sosyal bir devrime doğru ilerleyip ilerleyemeyeceğini tayin eder. İşçi sınıfının tüm ezilenlerin ilham verici liderliğini ya da popüler sözcüsü görevini üstlendiği ve sadece iktidarı değiştirmekle yetinmeyip, toplumsal üretim düzeninin sınıfsal niteliğini değiştirmek için de kolları sıvadığı aşamaya geçip geçmediğini de belirleyecek olan budur.

Hareket korku duvarını parçalarken

İran’da kadınların toplumun tüm öfkelilerini peşleri sıra sürükledikleri isyan dalgası, kendiliğinden eylemlerin bir aşamada içindeki aktivistlerin ruh halini nasıl değiştirdiğini de çok iyi gösteriyor. Eylemlerin ikinci, üçüncü gününde, molla kıyafeti giymiş zorbalar, toplu taşıma araçlarında başörtüsüz gezen kadınlara hakaretler edebilirken, beşinci haftanın sonunda kadınlar istedikleri gibi gezebiliyorlar.

Daha da önemlisi, dün saçın görünmesi tehlikeliyken, bugün durum tamamen değişti. Bir gazeteci, aralarında kadınların da olduğu kalabalık bir grubun molla kıyafetiyle gezen bir adama saldırısını paylaştıktan sonra şunları yazdı: “Protestocuların Mollalara yönelik nefreti, kini ve öfkesi çok derin. Bu öfke öyle büyük ki, protesto büyüdükçe molla kıyafetiyle dolaşmak tehlikeli hale geliyor. İran toplumunun Şiilikle ilişkisi değişiyor. Molla, mezhebin değil, zulmün ve zalimliğin temsilcisi olarak görülüyor.”

Rüzgar eken egemen sınıf temsilcileri fırtına biçmek zorundalar. Kuşkusuz kendiliğinden sosyal patlamaların göklere çıkartılmasına gerek yok. O hareketin on binlerce aktivisti onlarca ölü, yüzlerce yaralı, binlerce gözaltıyla bedel ödeyerek hareketi sürüklüyor. Önemli olan, öncü işçilerin, sosyalist aktivistlerin bu hareketlere müdahalesinin örgütlenmesinde. Fakat bu örgütlü müdahale için de Arap halklarının isyan dalgalarından, kadınların devrimci hareketlerinden, korku duvarını aşan devrimci inisiyatifi görmek gerekiyor. 

Yanı başımızda önce Şah rejimini devirmiş, ardından gelen Humeynici karşı devrime engel olamamış ama o gün bugündür bu baskıcı rejime karşı mücadeleden geri durmayan bir direniş dalgası var.

Şenol Karakaş

(Sosyalist İşçi)

 


Bültene kayıt ol