Yasa, Türkiye’de büyükçe denilebilecek bir gürültü kopardı. Özellikle ırkçı ve milliyetçi çevreler Fransa’ya ateş püskürterek, herkesin bir soykırım yapmış olduğunu dile getirip durdular. Yani Türk ırkçıları ve milliyetçileri Fransa’yı Cezayir’de uyguladığı soykırımı gündeme taşımakla tehdit ederken, bir yandan kendilerinin de soykırım yapmış olduklarını itiraf ettiklerinin herhalde farkında değildiler.
Bu noktada insanın aklına tarihte yaşanmış kitlesel kıyımların, cinayetlerin inkârının ceza yasaları ile engellenmesinin tutarlı bir davranış olup olmayacağı gelebilir. Oysa Fransa kendi geleneği içinde son derece tutarlı davranıyordu. 1990 yılında kabul edilen ve “Gayssot Yasası” olarak bilinen yasa, Yahudi soykırımını inkâr etmeyi, “ırkçılık” ve “nefret duygusu yayan konuşma yapmak” çerçevesinde değerlendirerek suç saymıştı. Bu kez de Ermeni soykırımı aynı bağlamda değerlendirilmişti. Üstelik Türk ırkçılarının ve milliyetçilerinin koro halinde Cezayir’den söz etmelerinin de pek bir anlamı yoktu, çünkü Fransa’da Ermeni Soykırımı yasasının kabul edilmesini sağlayan çevreler, aynı şekilde bir Cezayir Yasası içinde çaba gösteriyorlardı.
Avusturya, Belçika, İsviçre, Çek Cumhuriyeti, Almanya, Polonya, Romanya, Slovakya, Litvanya ve bir grup başka ülke, Avrupa’da soykırımı suç olarak gören yasalara sahipler. Bazı ülkelerde Yahudi soykırımının olmadığını söylemek suç sayılıyor; bazı ülkelerde ise, “ırkçı nefret” türü konuşma yapmak suç sayılıyor ve Yahudi soykırımının inkârı bu çerçevede değerlendiriliyor.
Ermeni soykırımı 1915 yılında İttihat ve Terakki tarafından tasarlandı ve uygulamaya konuldu. İstanbul’dan ülkenin dört bir yanındaki mutasarrıflıklara, valiliklere ve kaymakamlıklara şifreli telgraflar çekilerek, Ermenileri tehcir için hazırlanması istendi. Bazı bölgelerde yöneticiler bu emrin kendilerini sınamak amacı taşıdığını düşündü, başkaları ise insanlık dışı bir uygulama anlamına gelen bu emri uygulamayı reddetti.
Bu yöneticiler derhal değiştirildi, Ermeniler ülkenin dört bir yanından toplanarak Suriye’nin insan yaşaması mümkün olmayan Der Zor çölüne doğru yola çıkarıldı. Ancak 1,5 milyon Ermeni’den pek azı Der Zor’a ulaşabildi, büyük kısmı daha yola çıkar çıkmaz saldırıya uğradı, erkekleri öldürüldü, kadınları ve çocukları kaçırılarak köle yapıldı, ellerinde kalan her şeyleri çalındı. Ermenilerin gayrı menkulleri “Emval-i Metruke” (terk edilmiş mülkler) isimli bir idareye devredildi, oradan da yerel ileri gelenlere ve soykırıma katılanlara dağıtıldı.
Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra da Ermeni malları Mustafa Kemal tarafından soykırımcıların çocuklarına dağıtıldı. Keza Ermenilerden kalan mülklerin çoğuna devlet tarafından el konuldu; örneğin Çankaya Köşkü Kasapyan adlı bir Ermeni ailesinin yazlık konağıydı. 1,5 milyon Ermeni’nin bıraktığı mallar Anadolu eşrafının zenginleşmesini sağladı, boş kalan topraklara muhacirler yerleştirildi. Ermenilerin geri dönüp mallarını ve mülklerini geri isteyebilecekleri korkusu, uzun yıllar boyunca bu konunun bir tabu olmasına neden oldu. Ancak 24 Nisan 2010’da Taksim’de yapılan anmayla bu tabu tarihe karıştı.
Türkiye Büyük Millet Meclisi de Ermeni Soykırımı’nı inkâr etmenin suç sayılmasını öngören bir yasayı derhal kabul etmelidir.