Birçok sağcı ve ırkçı politik çevre, Fransa’daki liselilerin isyanını kendi siyasi amaçları doğrultusunda kullanmak için büyük bir çaba sarf ediyor. Örneğin ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, Fransa’daki olayları ABD seçim kampanyasına alet ederek şiddetin yegane sorumlusu olarak göçü gösteriyor. İngiliz basını ise liselilerin bu büyük isyanını manşetlerine “şiddet ve yağma olayları başladı” diyerek taşıdı. Irkçılar ve devlet dinine dayalı köhne laiklik anlayışının savunucuları; isyanın suçunu göçmenlerin, Müslümanların ve aşırı solcuların üzerine yıkmaya çalışıyor. Paris’te yağmalanan mağazaların ve yakılan çöp bidonlarının görüntülerini büyüterek, bu köhne düzenin ne kadar “edepli ve medeni” olduğunu kanıtlamak istiyorlar.
Almanya’daki aşırı sağcılar (Hristiyan Demokrat CDU çevresine kadar uzanan geniş bir kesim) ve ırkçı çevreler de hemen harekete geçtiler. Başta ırkçılar olmak üzere, Almanya İçişleri Bakanı Alexander Dobrindt, Ahmad Mansour, Susanne Schröter, Hasnain Kazim (Die Welt) gibi tanınmış isimlerin yanı sıra birçok sağ-liberal kurum ve kişi, ırkçı ve bölücü fikirlerine destek olabilecek birkaç çarpıcı görüntüyü alıyor; yanına uygun bir düşman algısı monte ederek çıkan sonucu toplumsal bir analiz olarak pazarlıyor: “İslamistler ve radikal solcular Fransa’yı teslim aldılar! Yakında sıra Almanya’da mı?” ya da “Sol-İslamcı Lümpen Proletarya Fransa’yı Yok Ediyor! Sıra Almanya’da mı?“ gibi analizlerle gerçekleri çarpıtıp hareketi bölmeye ve kriminalize etmeye çalışıyorlar.
Oysa bu protestolar tek bir siyasi çevrenin organizasyonu değil. Orada ilk ve ortaöğretim öğrencileri, üniversiteliler, sendikalar, Sarı Yelekliler hareketinin üyeleri ve ekonomik ve sosyal durumlarından memnun olmayan geniş bir halk kitlesi eylem yapıyor. Mesele; eğitim, konut sorunu, maaşlar, emeklilik hakları, alım gücü, yaşam maliyetleri ve birçok insanın kendisini giderek dışlanmış hissettiği, gelecek vadetmeyen bir toplumsal düzene duyulan köklü bir tepkidir. Fransız makamları, 17 Ekim’de ülke genelindeki 110 gösteriye yaklaşık 550.000 kişinin katıldığını bildirirken, organizatörler bu sayının 800.000 civarında olduğunu belirtti. Yani karşımızda liselilerden üniversitelilere, işsizlerden çalışanlara ve emeklilere kadar farklı kesimlerden yüz binlerce insanın oluşturduğu, toplumsal tabanı oldukça geniş bir kitle hareketi var.
Bu isyan sadece Fransa ile de sınırlı değil; Z kuşağının protestoları şu an tüm dünyada yaşanıyor. Kitleler bir gelecek göremedikleri, neoliberalizmin hem yaşam alanlarını ve iklimi yok ettiğini hem de yönetime katılım hakkını ellerinden aldığını bizzat deneyimledikleri için sokaktalar. Artan yaşam maliyetleri, toplumsal eşitsizlik, ekonomik belirsizlik, eğitim sistemindeki sorunlar ve siyaset kurumu tarafından tamamen yok sayılma olgusu kitleleri isyana teşvik ediyor. Toplumsal zenginliğin bankalara ve servet sahiplerine peşkeş çekildiğini gördükleri için muazzam kalabalıklar halinde her yerde meydanları dolduruyorlar.
Ancak sömürgecilik geçmişi nedeniyle oldukça uluslararası ve çok kültürlü bir nüfusa sahip olan Fransa’daki görüntüler, sağcılar ve ırkçılar için biçilmiş kaftan. Sokaklarda ve videolarda hemen her renkten insanı gördüğünüzde, ırkçılığı kışkırtmak çok daha kolay oluyor. Bu yüzden, haftalar önce başlayan ve çökmüş eğitim sistemine dikkat çekmeyi amaçlayan öğrenci protestoları, malum medyadaki haberlerde hemen “sol-İslamcı terör gruplarının şiddet eylemlerine” dönüştürülüyor. Hatta geçen yıl Paris’te yapılan ve Filistin bayraklarının etkin olduğu Gazze ile dayanışma mitingleri, sanki bugün yaşanıyormuş gibi servis ediliyor. Bu videolar gerçek olsa bile gerçeğin tamamını yansıtmıyor; medya aracılığıyla bilinçli bir algı çarpıtması yaratmayı ve protestolara olan kitlesel desteği kırmayı amaçlayan taraflı kesitleri gösteriyorlar.
Yağmalar gerçektir, ancak protesto hareketinin tamamını açıklamaz. Birçok Fransız şehrinde yağma, kundaklama, mala zarar verme olayları ve polisle şiddetli çatışmalar yaşandığı, maskeli grupların dükkanlara ve kamu kurumlarına saldırdığı doğrudur. Fakat bir protesto hareketi, onun çeperinde hareket edenlerin işlediği suçlardan her zaman daha büyüktür. 17 Ekim’de Fransa’nın 110 şehrinde 800.000 kişi göçmenlerin, Müslümanların ve radikal solcuların çağrısı ile mi sokağa çıktı, yoksa hepsi bu tehlikeli karışımın birer sempatizanı mı? İnsanların sadece tek tük televizyon görüntülerine bakılarak göçmen kökenli olarak tanımlanması başlı başına bir sorun değil midir? Bunu yapanlar ya hayatlarında hiç Fransa’ya gitmemiş olmalılar ya da Fransız toplumunun ne kadar çeşitlilik barındırdığına dair en ufak bir fikirleri yok. Ancak ikisi de doğru değil; bu çevreler hareketi bölmek için her yola başvuran, bu köhne düzenin bilinçli savunucularıdır. Elbette protestolarda göçmen geçmişi olan insanlar da var ve elbette bu arka plana sahip bazı bireyler de suç işleyebilir; ama bu, isyanın temelde haksız olduğu anlamına gelmez!
Adalet yoksa barış da yoktur!
Gençlerin isyanı, doğrudan geleceklerinin çalınmasına karşıdır. Fransız öğrenciler, eğitim sistemindeki çöküşe ve geleceklerini karartan kemer sıkma politikalarına itiraz ediyor. Bu hareket, Eylül ortasında Paris’in banliyösü Créteil’de liselilerin, grevdeki öğretmenleriyle dayanışma yürüyüşü yapmasıyla başladı. Üç hafta içinde yüzlerce okul kapandı, Bastille Meydanı yeniden dolup taştı ve protestolar Belçika, İtalya, İspanya, Portekiz, Arnavutluk ve Yunanistan’a yayıldı. İtalya’nın Milano ve Torino kentleri başta olmak üzere çeşitli şehirlerde hayat pahalılığına karşı gösteriler düzenlenirken, Arnavutluk’ta yolsuzluk, işsizlik ve eğitimdeki fırsat eşitsizliğine karşı şiddetli protestolar gerçekleşti. Gençlerin talepleri aslında oldukça mütevazı: Yeterli öğretmen, tıklım tıklım olmayan sınıflar ve dökülmeyen okul binaları.
Alın size şiddet!
Devletin bu taleplere yanıtı ise hiç mütevazı olmadı. Yaklaşık 8 bin gözaltı yapıldı ve bu kişilerin yüzde 86’sı çocuk yaştaydı. 1800 kişi yaralandı; 15 yaşındaki bir öğrenci ses bombası yüzünden sol elini, 16 yaşındaki bir başkası ise plastik mermiyle görme yetisini kısmen kaybetti. Hükümetin gençlerin taleplerine şiddetle karşılık vermesi tamamen bilinçli bir tercihti; kaos bizzat hükümet eliyle tırmandırıldı. Amaç, “bunlar sadece yağmacı ve biz devlet olarak bunların hakkından geliriz” mesajını verebilmek ve protestoları engelleyecek yeni yasalara zemin hayırlamak. Cumhurbaşkanı Macron “yıkıp yağmalayanların“ hesap vereceğini söylerken, Başbakan ise tüm bunlar yaşanırken gençlere “şiddet” dersi veriyor ve şiddetten bizzat “aşırı sol grupların” sorumlu olduğunu iddia ediyor.
Oysa okullara ödenek bulamayan hükümetlerin bankalar, büyük şirketler ve silahlanma için devasa kaynaklar ayırabilmesi, en zenginlere büyük vergi indirimleri sağlaması tamamen siyasi bir tercihtir. Ortadaki acı çelişki tam olarak budur: Merkez siyasetçiler, Fransız ailelere öğretmenler, sınıflar ve kısa yoldan rant getirmeyen hiçbir şey için para olmadığını söylüyor. Buna karşın aynı merkez, 2008 krizi sonrasında bankacılara sınırsız fon sağladı, bugün de askeri harcamalara devasa bütçeler aktarıyor. Halk, yaklaşık yirmi yıldır aralıksız bir kemer sıkma politikasına mahkûm ediliyor. Yoksulluk artarken zenginler daha da zenginleşiyor; eğitime, sağlığa ve sosyal alanlara ayrılan bütçeler ise sistematik olarak azaltılıyor.
Egemen sınıfın bölme girişimlerine hayır!
Aşırı sağın hesabı ise gençleri bölmektir. Başarının temel koşulu, bölünmeyi reddetmektir. Gençler; aşırı sağın ırk ve sınıf üzerinden kurmaya çalıştığı barikatları aşarak ortak talepler etrafında kenetlenmelidir. Peki, bugünkü isyan gençlerden nefret eden ve onların umutsuzluğundan beslenen aşırı sağın işine mi yarayacak? Cumhurbaşkanlığı seçimine altı ay kala, Marine Le Pen anketlerde önde gidiyor. Onun bu öğrenci isyanına bakışı son derece net: Créteil ve Seine-Saint-Denis gibi banliyölerden gelen göstericiler “Cumhuriyet’i ateşe veren siyah ve Arap vandallar, Fransa’daki yabancı unsurlar” olarak damgalanıyor. Paris’in merkezindeki öfkeli, beyaz ve burjuva ailelerin çocukları ise “seçkin liselerde yetişmiş, kendini fazla akıllı sanan şımarıklar” olarak nitelendiriliyor. Aşırı sağın yıllardır denenen ve tıkır tıkır işleyen stratejisi tam olarak budur: Gençleri ırk ve ait oldukları sınıf üzerinden bölmek; korkutulmuş orta sınıfları her iki kesime karşı da kışkırtmak ve bu bölünme üzerinden iktidara yürümek.
Hamam böcekleri öğretiyor! “Ya bütün hamam böcekleri birleşirse?”
Hindistan’da Z kuşağının öncülüğünde kurulan “Hamam Böceği Halk Partisi” (Cockroach Janta Party – CJP) hareketi; artan genç işsizliği, liyakatsizlik ve üniversite sınavlarındaki soru sızıntılarına karşı başlatılan kitlesel bir protesto ve mizah akımıyken, kısa sürede milyonları harekete geçiren gerçek bir siyasi güce dönüştü.
Hareketi ateşleyen olay Mayıs 2026’da bir cümle ile başladı, “Ya bütün hamam böcekleri birleşirse?”
Hindistan Yüksek Mahkemesi Başkanı Surya Kant’ın, işsiz gençleri ve aktivistleri “hamam böcekleri” ve “toplumun parazitleri” olarak nitelendirmesi bardağı taşıran son damla oldu (Gezi’nin “Çapulcularına” buradan selam olsun). Hareketin öncülerinden Abhijeet Dipke adlı bir öğrenci, Instagram’da tek bir soruyla bu hakarete karşılık verdi: “Ya bütün hamam böcekleri birleşirse?”
Milyonlarca genç bu soruya tek bir sesle yanıt verdi ve Hamam Böceği Halk Partisi doğdu. İlk talepleri; sınav sızıntılarıyla milyonlarca gencin hayatını altüst eden eğitim bakanının derhal istifa etmesiydi. On binlerce genç “hamam böceği”, 20 Temmuz’da Delhi’de bir araya gelerek göz yaşartıcı gazların, copların ve saldırı tüfeklerinin namluları arasından parlamentoya yürüdü.
Delhi’de polisin, gençleri saldırgan, devleti ise nefisi müdafaası yapıyor gibi göstermek için kamyonlar dolusu taş ve önceden hasar verilmiş araçlar hazırladığı ortaya çıktı. Herhangi bir Fransız bakan yeniden “şiddet” retoriğine sığındığında, bu organize tezgahı mutlaka hatırlayalım.
Bu hareketten alınacak en önemli ders, gençlerin neyi doğru yaptığıdır: Müslümanlar, Hindular, Hristiyanlar, Sihler; her kasttan ve her sınıftan insan polisin karşısında birbirine siper oldu, birbirini korudu. Dalit (kas dışı) kökenli Dipke, temkinli muhalif siyasetçilerin cesaret edip söyleyemediğini açıkça haykırdı: “Adım Halid olsaydı, çoktan hapisteydim.” Gençler, Modi hükümetinin on yıldır derinleştirdiği toplumsal fay hatlarından bölünmeyi reddetti. Baskıyı sadece anlatmakla kalmayıp, dayanışmayı sokakta bizzat inşa ettiler.
Créteil’deki bir gençle Paris’in seçkin Henri-IV Lisesi’ndeki bir genç, aşırı sağın ve aşırı merkezin kendilerine biçtiği bu yapay rolleri reddederse kazanabilir. Banliyönün dökülen sınıflarıyla, Paris merkezindeki kalabalık sınıfların aslında aynı neoliberal politikaların ürünü olduğunu gördükleri an dengeler değişecektir.
Mustafa Korkmaz