NAZA: Bir soykırımın anatomisi

Film, Tel Aviv’de bir konut bölgesinde yer alan çok katlı bir binanın terasında, İsrail İstihbarat Teşkilatı’nda görev yapan 24 asker ve subay ile yapılan gece röportajlarından oluşuyor.

Kendilerini gazetecilik ve sinema aracılığıyla İsrail’in Filistin halkına karşı “şu anda” işlediği “devlet suçlarını” durdurmayı amaçlayan aktivistler olarak tanımlayan İsrailli araştırmacı gazeteciler Yuval Abraham ve Rachel Szor’un yönettiği Naza belgeseli, geçtiğimiz günlerde İKSV Film Ekimi Festivali kapsamında gösterildi. 2025’te En İyi Belgesel dalında Oscar ödülü aldıkları No Other Land (Başka Ülke Yok) filminin ardından, İsrail’in Filistin’e uyguladığı soykırımı dünyaya göstermeyi hedefledikleri bu ikinci belgesel de 83. Venedik Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü aldı. Filmin yapım ekibinde yer alan Jonathan Glazer ve James Wilson, Auschwitz Toplama Kampı’nın komutanı ile eşinin, kampın duvarının hemen dışında, çocuklarıyla birlikte kurdukları “mükemmel” ve sıradan aile hayatını anlattıkları The Zone of Interest filminin de yaratıcıları.  

Geçtiğimiz yılki İKSV Film Ekimi Festivali kapsamında gösterilen, Kaouther Ben Hania’nın yönettiği Hind Rajab’ın Sesi filmi de yarattığı uluslararası etki, saatlerce ayakta alkışlanma rekoru ve aldığı ödüllerle, İsrail’in Filistin’e uyguladığı soykırımı, altı yaşındaki bir kız çocuğunun gerçek hikayesi üzerinden dünyaya göstermişti.

Alkışlamak film festivallerinde sık görülen bir davranış olsa da (İstanbul’daki gösterim sonunda da salonda film ekibinden herhangi biri olmamasına rağmen film alkışlandı), bu korkunç gerçekleri bir sinema perdesinden izlemek ve alkışlamakla yetinmek, Filistin için dünyanın her yerinde milyonların sokağa dökülmediği, soykırımın devam ettiği bir gündelik gerçeklik içinde oldukça garip hissettiriyor.

Yuval Abraham ve Rachel Szor’un aslında yapmaya çalıştığı da bu soykırım gerçekliğini göstererek aktivizmi ve sivil itirazı yükseltmeye katkı sunmak. 14 Eylül 2026’da El Pais gazetesine verdikleri röportajda, inkârcı bir toplumda yaşamanın zorluğunu şu şekilde anlatıyorlar:

“İki nedenden dolayı zor. Birincisi, toplumumu önemsiyorum ve bu kadar çok insanın en temel ahlaki ve insani ilkelerini kaybettiğini görmek acı verici. Filmimize gelen tepkileri okudum ve bunlar sadece suçları – polis memurlarının anlattığı vahşetleri – inkâr etmekle kalmıyor, aynı zamanda onları haklı çıkarıyor ve hatta alkışlıyor. Bu iğrenç. İkinci neden ise görünüşte şiddet içermeyen, herhangi bir toplumda normal olan, ancak şu anda bizim toplumumuzda şiddet içeren şeylerle ilgili. Tel Aviv’de hiçbir şey olmamış gibi hayatın devam etmesi de bir şiddet eylemi. Gazze’de yaşanan her şeyin programlandığı askeri karargâh şehrin kalbinde yer alıyor ve sadece varlığı bile her şeyi şiddetle zehirliyor. Garip gelebilir, ama sabah radyoyu açtığınızda neşeli bir sesin size günaydın dediğini duyduğunuzda, bu jest şiddet gibi geliyor. Sistematik cinayetler ve soykırım sadece 60 kilometre ötede devam ederken, inkâr ve cehalet sürüyor.”

Naza, İsrail askerleri ve istihbarat birimleri arasında “sivil zaiyat” anlamında kullanılan bir kelime. Hamas’a yönelik saldırılarda hayatını kaybeden sivillerin insan-dışılaştırılmasının tipik bir örneği. Film, Tel Aviv’de bir konut bölgesinde yer alan çok katlı bir binanın terasında, İsrail İstihbarat Teşkilatı’nda görev yapan 24 asker ve subay ile yapılan gece röportajlarından oluşuyor. Röportaj veren askerlerin yüzleri karartılmış ve sesleri değiştirilmiş; bu bilgi filmin başında veriliyor. Soykırımı bizzat yürüten kadronun anlattıkları, kan dondurucu olduğu kadar hem tarihsel olarak hem de şu an yürütülen soykırımın ne kadar sistematik ve kurgulanmış bir plan üzerinden ilerlediğini de açıkça gösteriyor.

Askerler, her Filistinlinin 24 saat boyunca izlendiğini bildiğini ve bunun gayet doğal olduğunu söyleyerek başlıyorlar anlatmaya. 1970li yıllarda Filistin topraklarında İsrail tarafından inşa edilen telekomünikasyon altyapısı, tam da takibi mümkün kılmak için tasarlanmış. Bu altyapıyı Filistin’in kendisinin kurmasına izin verilmemiş, adeta bir jest ve iyi niyet göstergesi gibi, Filistin topraklarına iletişim teknolojisi inşa edilmiş. Bugün yapılan tüm takipler de bu altyapı sistemi sayesinde mümkün oluyor. 

İstihbarat Teşkilatı’nın çalışma prensibi, film boyunca üç birim etrafında bizzat uygulayıcıları tarafından anlatılıyor:

Lavender:

Suikast yapılacak insanları belirlemek için geliştirilmiş bir yapay zekâ yazılımı olan Levander, pek çok karmaşık parametre etrafında yaratılan algoritmalar ile kimin “terörist” olduğunu belirleyen bir yazılım. Bu bazen, Hamas militanlarının yoğun yaşadığı bir mahallede bakkal işleten bir aile, bazen de tamamen hatalı bir eşleşme ile hedef olarak tespit edilen 80 yaşında bir kadını yok eden, hata payı göz ardı edilen bir sistem. Askerlerin, bu çok gelişmiş yazılımı etkileyici buldukları bir gerçek. Yazılımın geliştirilmesinden sorumlu olan askere yöneltilen, “yani senin geliştirdiğin bir yazılım sayesinde pek çok masum insan ölüyor” yorumuna karşılık asker, kısa bir sessizliğin ardından, kendisinin sadece teknik bir iş yaptığını, kendisi yapmasa başkasının mutlaka yapacağını dile getiriyor.

Where is Daddy:

“Babam Nerede?” anlamına gelen bu operasyonu yürüten ekiplerin görevi de belirlenen hedefleri vurmak. Kan dondurucu metot, bu operasyonun nasıl yürütüleceğine dair yapılan ilk toplantıda kararlaştırılmış. Operasyonu yöneten ve yürütecek olanlar saldırı için, Hamas üyelerinin bir arada oldukları gündüz saatlerini mi yoksa evlerine döndükleri akşam saatlerini mi tercih etmeleri gerektiğini görüştükleri bu toplantıda, operasyonun akşam saatlerinde yapılmasına karar veriyorlar. Dinleme ve takip sistemleri ile, hedefin eve geldiğinin anlaşılması üzerine, tüm bina bombalanıyor ve sözde hedefin yanı sıra tüm ailesi ve pek çok sivil de evlerinde öldürülmüş oluyor. Buradaki hata payının yüksekliğini de kabul ediyor askerler. Örneğin bir operasyonda, Hamas militanının aslında evde olmadığı, sadece telefonunu evde unuttuğu için sinyalin oradan geldiği sonradan anlaşılmış ama hayatını kaybeden tüm aile ve komşular kayıtlara “şu kadar sayıda Naza” olarak geçmiş. Bu sayının 500’e çıktığı zamanlar olduğunu da yine soğukkanlılıkla verilen bilgilerden öğreniyoruz. Adeta bir çeşit bilgisayar oyunundan bahseder gibi, uzaktan gelen doğru ya da yanlış bilgiye bağlı olarak, bombalama tuşuna basmak. Bu kadar basit.

Bibi’s Office:

İstihbarat ekibinin en prestijli ve bir anlamda beyin takımı gibi çalışan bu grubun amacı, siyasi propaganda ve yakınlarını kaybeden, henüz hayatta olan Filistinlileri birer potansiyel terörist olarak takip ederek Bibi’ye (Netanyahu) düzenli raporlama yapıyorlar. Tüm operasyonun en üst kademesinde olduklarını belirten, bu birimde görevli bir subayın şu sözleri oldukça dikkat çekici:

“İki türlü savaşırsınız. Ya bombalayıp yok ederek ya da savaşı baltalayarak. Biz ikincisini yapıyorduk.”

Aslında bu ekibin temel hedefi de yine bu ekipte çalışan bir subayın kendi sözleriyle gayet net açıklanıyor: Hedef tamamen yok etmek, bir Filistin devleti kurulmasına engel olmak.

Film boyunca Tel Aviv’den yapılan hava çekimleriyle, ışıl ışıl yaşayan kentte yükselen apartman blokları içinde devam eden gündelik hayatları takip ediyoruz. Kiminde yemek hazırlığı yapılıyor, kiminde televizyondaki haberlerde Netanyahu’nun zafer anlatıları canlı yayın olarak seyrediliyor.

Savaşı tüm şiddetiyle belgeleyen, olanları gösteren, tarihin başka dönemlerine ait de çok fazla sayıda haber-fotoğraf ve belge üretildi bugüne kadar. Naza’yı bunlara ek olarak etkili kılan taraf ise, bu soykırımı halen bizzat gerçekleştirmekte olanların tanıklığını sunarak toplu inkara müdahale etmeye çalışması.

Farklı rollerle bizzat soykırımın uygulayıcısı olma görevini üstlenen bu asker ve subaylar, Araplara yönelik bir nefretleri olmadığını, kendi toplumları içinde genelde solcu olarak tanımlandıklarını, yaptıklarının hata payı olmasıyla birlikte, binlerce İsrailliyi öldüren Hamas’ı yok etmek gibi çok temel bir motivasyondan kaynaklandığını anlatıyorlar. Röportaj sırasında Abraham’ın belli bir çelişkiye ya da sivillerin kaybına yönelik yaptığı kısa yorumlara yanıt olarak sundukları şey ise sessizlik ya da “nasıl olsa başkası yapacaktı” cümlesi. Askerlerden birinin anlattığı şu olay ise insan-dışılaştırmanın ardındakiyle yüzleşmeyi özetler gibi: Bir süredir şüpheli bir Filistinlinin evini hem uzaktan teknoloji yardımıyla hem de cep telefonuna sızarak tüm konuşma ve yazışmaları üzerinden takip eden bu asker, öldürülen Filistinlinin telefonunda yer alan bir fotoğrafta uzun uzun baktığı küçük kızlarının da saldırıda hayatlarını kaybettiğini öğrenince, kişisel bir yıkım yaşıyor. Masasından kalkıp şefine “Bu kadarı da fazla değil mi?” diye sorsa da düşünmekten kaçınması öneriliyor kendisine.

Film boyunca izlediğimiz Tel Aviv’de kentin merkezinde yer alan büyük Askeri Karargâh binası, her gün tekrar tekrar üretilen soykırımın İsrail tarafından nasıl bir kurtuluş-şeytanın yok edilmesi söyleminin somut bir kalesi gibi. İnkâr politikası her mecrada, tüm araçlarla yeniden ve yeniden inşa ediliyor. Yapılması gereken de ortada: Bunu tüm dünyaya duyurmak ve karşı çıkışı büyütmek.

Peki halen devam etmekte olan bir soykırımı ortaya koyan bir belgesel nasıl biter? Hangi sahneyle? Yönetmenler de bu konuda oldukça düşündüklerini söylüyorlar:

“Sonu çok tartıştık. Çok tereddüt ettik. Bu filmde sanatsal bir süsleme yok; Tel Aviv’in tasvirindeki soğukluk hissi, şehrin olup bitenlere sırtını döndüğünü yansıtıyor. Nihai sonucu gösterme kararı tam olarak şu anda yaşanıyor olmasından kaynaklanıyor. Bunu özellikle inkârda olan izleyiciler için -İsrailliler, Almanlar ve Amerikalılar- göstermek istedik.”

Film, bir bombalamanın hemen ardından oluşan yıkımı, insanların paniğini ve haykırışlarla yakınlarını enkaz altında aradıkları, birkaç dakikalık görüntülerle son buluyor. Ekranda bir yazı beliriyor: “Filistin’de soykırım devam ediyor.”

son yazıları

Gizli Ajan: Diktatörlüğün sıradan yüzü
Kadın cinayetleri üzerine bir dizi: Mezarlık
Dalga - Kadınların kolektif sesi

ilginizi çekebilir

4f337e02-e4f5-467a-9b89-97cf29edda1f
Smart Solar’da grev: İşçiler hakları için mücadele ediyor
sciopero-30-ottobre
40’tan fazla limandaki işçiler, silah sevkiyatına karşı küresel grev çağrısında bulundu
968789111929
Kapitalizm ve Anwar Shaik