Paris sokaklarını barikatlarla çevirerek tarihin ilk işçi iktidarını kurmuş olan Komün’ün yeniden hortlaması bir tesadüf değil. Bugün Fransa’dan İspanya’ya, Hindistan’dan Şili’ye gençler neoliberalizmin hayatlarında yarattığı tahribata, geleceksizliğe ve yoksulluğa isyan ederken sistemin unutmalarını istediği bir şeyi daha hatırlatıyorlar: Kendi hayatlarını kontrol edebilme hakkı başka bir şekliyle ifade edecek olursak işçi sınıfının kendi iktidarı.
1848 devrimlerinden günümüze kadar uzanan bu talebin hayata geçtiği ilk moment ise 1871 yılında Paris’te işçilerin aşağıdan bir şekilde yönetimi ele geçirdikleri Paris Komünü olmuştu.
Paris işçilerinin iktidarı
Prusya ordusunun işgali, kıtlık ve savaşın getirdiği yorgunlukla başkaldıran Fransız emekçileri, 1871 yılında Paris’in kontrolünü ele alarak o döneme kadarki en ileri demokratik tecrübeye imza attılar. Ulusal Hükümetin şehri teslim etme ve kısa sürede yeni bir meclis kurma girişimi karşısında, Louise Michel öncülüğündeki kadın işçiler ve İlçe Güvenlik Komiteleri halkı direnişe geçirdi. Paris’i silahsızlandırmakla görevlendirilen askerler dahi bu görkemli kitle hareketi karşısında silahlarını bırakarak halkın safına katıldı. Gerçekleşen bu devrim, tarihin kaydettiği ilk işçi iktidarının doğuşuydu.
Karl Marx, Fransa’da İç Savaş eserinde Komün deneyimini şu sözlerle aktarır:
“Komün, ilk hamlesinde daimi ordunun lağvedilerek yerine silahlı halkın geçirilmesini sağladı. Kentin çeşitli bölgelerinden genel oy sistemiyle seçilen ve her an azledilebilir meclis üyelerinden oluşan bu yönetim, ağırlıklı olarak işçilerden veya işçi sınıfının öncülerinden meydana geliyordu. Sadece yasama veya yürütme yetkisine sıkışıp kalmayan, ikisini de aynı anda icra eden dinamik bir yapıydı. Devletin merkezi kontrol mekanizması olmaktan çıkarılarak polisin siyasi yetkileri elinden alındı; böylece Komün, her an denetlenebilir ve görevden alınabilir işlevsel bir araca dönüştürüldü. Bu anlayış en üstten en alttaki memura kadar tüm kamu görevlileri için geçerli kılındı ve kamusal hizmetler sıradan işçi ücretlerine sabitlenirken, bürokratik ayrıcalıklar ile temsil ödenekleri ortadan kaldırıldı. Devletin himayesindeki imtiyazlar son buldu; belediye hizmetlerinin yanı sıra devletin tekelindeki tüm alanlar doğrudan Komün’ün denetimine devredildi.”
Bu sistem, birkaç yılda bir sandığa gitmeye dayanan burjuva demokrasisinden de temel hakların halk onayına sunulabildiği mekanizmalardan da çok daha ileri bir demokrasi anlayışı barındırıyordu. Dünya genelindeki işçi direnişlerinde ve grev komitelerinde tezahür eden öz özgürlük ve demokrasi biçimi, ilk olarak Paris Komünü’nde vücut bulmuştu.
Aynı zamanda bu süreç, milliyetçilik ve vatanseverlik söylemleri üreten burjuvazinin asıl korkusunun ne kadar temelsiz olduğunu gözler önüne serdi. Cumhurbaşkanı Adolphe Thiers, halkın kenti savunmasına karşı işgalci Prusya ordusuyla iş birliği yaparak devrimcilere saldırdı; cumhuriyeti savunduğunu iddia etmesine rağmen kralcılarla ortaklık kurdu. Yalnızca bir şehirle sınırlı kalan Komün, Thiers liderliğindeki burjuva baskısına karşı 72 gün dayanabildi ve tarihin ilk işçi ayaklanması kanlı bir kıyımla bastırıldı.
Komün’deki anlamıyla komünist
Fransa’daki ayaklanmalar esnasında sosyal medyada şöyle bir ileti gördüm: “Komünist, Komün’deki anlamıyla”. Bunun altının çizilmesinin önemli bir sebebi var. 1930’lardan itibaren Stalin öncülüğünde adı sosyalist olan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nde iktidarı ele geçiren bürokrasi, tarihin en bürokratik rejimlerinden birine “komünizm” adını vermiş; dünyanın dört bir yanındaki komünist partileri ise “anavatanın korunması” adı altında kendi politikalarını uygulayan ve işçi sınıfının güncel çıkarlarına ihanet eden partiler hâline getirmişti.
Oysa Marx ve Engels’in 1848 devrimlerinin hemen öncesinde yazdıkları Komünist Manifesto’da bahsettiği veya Parisli işçilerin bizzat kendi deneyimleri ile oluşturdukları komünizmin Rusya’da yaşanılan bürokratik devlet kapitalisti rejimle uzaktan yakından ilgisi yoktu. Paris’te Komün’ün ortaya koyduğu işçilerin özyönetimiydi. Bürokrasi lağvedilmiş, iktidar bizzat sıradan insanlar tarafından ele geçirilmişti.
İşte Fransa’da duvarlara, pankartlara “Vive la Commune” yazanlar işçi sınıfına ihanet eden “komünizmin” değil gerçekten sıradan insanların iktidarı anlamındaki komünizme sahip çıkıyorlar.
Komün ve birleşik cephe
Fransa’da uzun bir zamandır aşırı sağcı, faşist Front National (Milliyetçi Cephe- FN) yükselişe geçmiş durumda. Bunun karşısında ise solun önemli bir kısmı seçime odaklı bir politika üreten Halk Cephesi politikasını tercih ediyor. Halk Cephesi politikası burjuvazinin faşist olmayan “merkezi unsurlarını” seçim politikası adına ürkütmemeyi tercih eden bir politik hat anlamına geliyor. Bu isim Fransa tarihinde Stalinist Fransız Komünist Partisi tarafından 1930’lu yıllarda Nazi işgaline karşı burjuvaziyle kurulan Halk Cephesi’ne gönderme yapıyor.
Aynı yıllarda Stalinizm tarafından Rusya’dan sürgün edilmiş büyük bir devrimci olan Leon Troçki ise faşizmi geriletecek olanın halk cephesi politikası değil işçilerin birleşik cephesi olduğunu anlatıyordu. Buna göre işçilerin tabanda birliğini sağlamak üzere reformist işçi partileriyle komünistler ittifak yapmalı ve faşizmi işçi sınıfının kendi eylemiyle geriletmeliydi.
Bugün Fransa’da sokaktaki hareket yeni bir türden birleşik cepheyi tam da hareket içinde inşa ediyor. Fransa’da giderek işçi sınıfının örgütlü ve örgütsüz tüm kesimleriyle birleşmeye başlayan öğrenciler antifaşist sloganlar atıyor, FN yanlılarını eylemlerde teşhir ediyor, FN’nin hedefindeki göçmenler, kadınlar, LGBTİ+’lar, yoksullar hareketin parçası oluyor ve hareket tam bir dayanışma içinde ilerliyor.
Bu birleşik cephenin içinde elbette reformist unsurlar da var ancak tabanda birlik gün geçtikçe daha fazla kişiyi devrimci fikirlere kazanma şansı sunuyor. “Vive la Commune” sloganları tam da bunun kanıtı.
Komün sadece geçmişimiz değil, tüm dünyada geleceğimizdir ve bu gelecek bugün tüm dünyada hareketten ilham alarak kurabileceğimiz birleşik cephelere bağlı.
