Devlet kurumlarının doğrudan aracı kılındığı, Cumhuriyet tarihinin en büyük ve en organize siyasal dolandırıcılığıyla karşı karşıyayız. Yaşanan kriz, gözü doymaz birkaç hırsızın bireysel iştahından ibaret bir dolandırıcılık değil. Aksine, mevcut siyasi yapılanmanın sunduğu meşruiyet şemsiyesinden güç alarak halkın cebine arsızca el uzatan kurumsallaşmış bir hırsızlar şebekesinin icraatı. Yüz binlerce insanın birikimine göz dikmiş bu yapı, Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı en ciddi siyasal krizin ve en kapsamlı ekonomik yolsuzluğun sorumlusudur.
AKP kadrolarının bir kesiminin ve bu kesimlerle iş birliği içerisindeki yandaş çevrelerin, aileleriyle birlikte yaklaşık 2 milyonluk bir kitlenin birikimlerine el koyup kendi ceplerine aktarmaları, boyutları görülmemiş bir gasp hareketi. Bu süreci siyasi iktidarın etki ve sorumluluk alanının dışındaymış gibi ele almak tartışmanın özünden kaçmaktır. Yukarıdan aşağıya örülen katı hiyerarşik yapılanma, en tepeden en aşağıya uzanan emir-komuta zinciri ve toplumsal, politik, ekonomik ve kültürel tüm kararların tek bir merkezden alınması sorumluluğun nerede olduğunu da gösteriyor.
Nitekim “Türk usulü başkanlık rejimi” tesis edilirken Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dile getirdiği “Bundan sonra bütün sorumluluk bizde. Bütün gelişmelerin hesabı bizden sorulacak” ifadesi, ortada. Dolayısıyla, atılan her adımın ve yaşanan her yıkımın doğrudan siyasal sorumlusu mevcut yönetim anlayışı.
“3Y” Vaadinden kaynakları yağmalamaya
AKP’nin iktidara gelirken bayraklaştırdığı “3Y” (Yolsuzluk, Yoksulluk ve Yasaklar) ile mücadele vaadinin geldiği nokta tam bir çürüme. İnsanların banka ve fon hesaplarından kaçırılarak küçük, gözü doymaz oligarşik bir kliğin cebine aktarılan ve piyasalardaki sarsıntıyla buharlaştırılan kaynağın 90 milyar dolara yaklaştığı ifade ediliyor. Adalet Bakanlığı soruşturma kapsamındaki toplam finansal hacmin 187 milyar TL ile 850 milyar TL arasında bir büyüklüğü kapsadığını açıkladı.Siyasi iktidarın çevresinde çöreklenen, sırtını otoriter güce dayayan ve bu gücü piyasa dalgalanmalarında bir meşruiyet kalkanı olarak kullanan güruhun operasyonel büyüklüğü biz yoksulların kavrayabileceği hacmin çok ötesinde.
Bir yanda yağma bir yanda madenciler ve yoksulluk
İstanbul gibi büyükşehirlerde tek bir kişinin insanca yaşama maliyetinin 60-70 bin lira bandına dayandığı koşullarda; öğretmenler, doktorlar, çöp toplayan işçiler, mühendisler, fırın çalışanları, kamyon şoförleri, belediye ve maliye çalışanları sefalet ve açlık sınırında yaşam mücadelesi veriyor. 28.000 liralık asgari ücretle geçinmeye çalışan milyonlar, mesai ücretleri ödenmeksizin 10-12 saat ağır koşullarda çalıştırılıyor.
Öte yanda lüks ve şatafat içinde bir klik var. AKP Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya’nın yuttuğu 2.2 milyar lira ve devlete güvenerek fonlara para yatıran insanlardan çalınan milyar dolarlarla süper lüks yatlar, lüks araçlar, konutlar, hanlar, hamamlar ve saraylar inşa eden bir zümre var. Biz vurgunu konuşurken daha önce 301 işçinin iş cinayetinde öldüğü Soma da 5 madenci daha göçük altında kalarak hayatını kaybetti.
“Türk Usulü Başkanlık Rejimi”nde sona gelinirken
80 küsur milyonluk son derece karmaşık, çok kültürlü, farklı ideolojik ve siyasal dinamiklere sahip bir toplumun tek bir merkezden yürütülen hiyerarşik emir-komuta zinciriyle yönetilemeyeceği baştan beri açıktı.
Türkiye’nin herhangi bir köşesindeki 100 metrekarelik bir alanın imara açılmasının dahi en merkezdeki tek bir ismin imzasına bağlandığı bir yapıda, bürokrasinin aşağı kademelerinde bağımsız karar alma mekanizması darmadağın olur.
Her alt kademedeki görevlinin, bir üst kademenin onayına tam bağımlı hale gelmesi sonucunda yolsuzluk, riyakarlık ve üçkağıtçılık tüm devlet mekanizmasına sirayet eder. İşler kilitlenir, yozlaşma her alanda açığa çıkar.
İşleyiş pelteye dönüştükçe; “üsttekilerin haberi var”, “en üsttekinin desteğini aldım” diyen veya arkasını sağlam yerlere dayadığını ima eden herkes devlet kurumlarında imtiyaz elde eder. Tepedekinin haberi olup olmamasından bağımsız olarak, bu hiyerarşik kapalılık kaçınılmaz bir yozlaşmayla bir yolsuzluk ağıyla kurumların felç olmasını aynı anda üretir.
Bunun sonucunda denetlenmesi gereken kurumun yöneticisi aynı zamanda o kurumun denetçisi haline de gelince ortada denetim ve hesap verilebilirlik kalmaz. Tüm yönetim aygıtının tek bir kişinin iradesine bırakıldığı bu sistem, zengini daha zengin, fakiri daha fakir kılan bir bölüşüm şokuna yol açmak zorundadır.
AKP mağdur değil mağrur
Bütün bu devasa soygunun merkezinde yer alanlar siyasi iktidarın ve hiyerarşik yönetim yapısının bir yerlerinde konumlanmış durumdalar. Belediyelere yönelik operasyonlar ile fon soygunundaki bazı idari adımları mukayese ederek “AKP temizlik operasyonu yapıyor” algısı üretmek, bu açıdan en büyük kitlesel manipülasyon girişimidir.
Dolandırıcılığı gerçekleştiren ve kamuoyunda buzdağının görünen kısmı durumundaki fon yöneticileri, Cumhurbaşkanlığı kurullarından Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) yöneticiliğine kadar son derece kritik makamlara doğrudan bu iktidar tarafından atanmış isimler. Devlete güvenerek birikimlerini yatıran insanların parasının gasp edilmesi, hesabı siyaseten verilmek zorunda olan ağır bir suçtur.
Her yerde birleşik mücadele
Gerek maden ocaklarında tedbirsizlik nedeniyle katledilen işçilerin gerekse insanların cebinden çalınan paraların hesabını sormak bir zorunluluk.
Bu büyük soyguna doğrudan katılan, onay veren, tanıklık eden ve göz yuman merkezdeki en üst kademeden en alt bürokrat ve siyasiye kadar tüm sorumlular derhal istifa etmelidir.
Yaşananlar ne münferit bir dolandırıcılıktır ne de çözümü iktidarın insafına bırakılabilecek bir krizdir. Çözüm, bu çürümüş ilişkiler ağının karşısına örgütlü bir işçi mücadelesinin birleşik bir şekilde çıkmasıdır. Hindistan’da Hamamböcekleri hareketi, Fransa’da üniversitelilerle ve işçilerle eylemlerini birleştirmeye çalışan yüzbinlerce liselinin mücadelesi, Şili’de bütçe kesintilerine karşı, İspanya’da konut krizinin faturasının yoksullara yüklenmeye çalışmasına karşı direnişler ne yapmamız gerektiğini gösteriyor.
