Gazze’deki yıkıntılara baktığınızda ne görüyorsunuz? Bir felaket mi? Bir toplu mezar mı? Donald Trump ve yandaşları Gazze’yi zenginler için kapıları kontrollü bir cennet olarak yeniden ayağa kaldırılmış bir emlakçının fantezisi olarak görüyor. Naomi Klein ve Astra Taylor’ın yeni kitabı End Times Fascism, felaketlerden ve iklim felaketinden kâr elde etmek isteyen aşırı sağcı siyasetçilerin ve patronların ağlarını inceliyor.
“Dünyadaki en güçlü insanlar dünyanın sonuna hazırlanıyorlar, kendilerinin çılgınca hızlandırdığı bir sona” diye yazıyorlar. Mesele yalnızca gemiler inşa etmemeleri değil, bilakis bir tufana yol açmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Kıyamet dönemi faşizmi, birbirinden ayrı ama birbiriyle örtüşen akımlardan oluşuyor. Her felaketi İsa’nın ikinci gelişinin bir işareti olarak kutlayan mesihçi liderler var. Bir de veri merkezleri iklim felaketini yoğunlaştırırken, sığınaklara ya da uzaya kaçışlarını planlayan teknoloji devleri var. Günlerin nihayete erdiği ana hazırlananlar, yani “preppers”lar (hazırlık yapanlar), ulus devletleri, hayatta kalacaklarına inanılmayan insanları önce hapsedip ardından dışarı atarak, arındırılmış sığınaklara dönüştürmek istiyorlar.
Kitabın ana teması faşizmin değişen doğasıdır. Yazarların savına göre, 1930’ların faşizminin geri dönüşüne değil, onun bir devam filmine tanıklık ediyoruz.
Klein ve Taylor, 1930’ların faşizminin genellikle toplumla öylesine benzersiz derecede korkunç bir kopuş olarak tasvir edildiğini, bunun da herhangi bir tarihsel karşılaştırmayı ölülerin hatırasına hakaret hâline getirdiği iddiasındalar. Ve bu yorumun, Holokost ile sömürgeci soykırımlar ve ABD’nin Güney eyaletlerindeki kitlesel linçler arasında süreklilik görenler tarafından nasıl sorgulandığını da kabul ediyorlar. Faşizmi, elitlerin kendilerini tehdit altında hissettiklerinde öne çıkan yinelenen bir eğilim olarak tanımlıyorlar. “Faşizm,” diye yazıyorlar, “dişlerini göstermiş kapitalizmdir.”
Donald Trump, Netanyahu ve Putin, Mussolini, Hitler ve Franco’dan “daha kötü” değiller, ancak dünya artık daha tehlikeli ve onların [şimdikilerin] silahları daha ölümcül. Faşizme ilişkin bu analizle ilgili çeşitli tehlikeler var. Kapitalizm ve emperyalizmle bağlantılı çok sayıdaki dehşeti asla unutmamalıyız.
Ancak 1930’ların faşizmi “normal” kapitalizmle gerçekten bir kopuşu temsil ediyordu. Holokost, milyonlarca insanın ırksallaştırılmış ve sanayileşmiş biçimde öldürülmesi, eşsiz bir olaydı. Aşırı sağ rejimler bugün topluma karşı korkunç saldırılar gerçekleştiriyor ve teknoloji patronları iklim felaketini tamamen serbest bırakıyor. Ancak faşizm korkunç sağcı hükümetlerden daha fazlasıdır.
Faşizm, bütün muhalefeti fiziksel olarak sindirebilecek ve onları sokaklardan sürebilecek bir kitle hareketinin seferber edilmesini içerir. Aynı zamanda bütün demokratik kurumların ve faşist olmayan örgütlerin yok edilmesini gerektirir. ABD’de ICE ajanları katiller ve ırkçılardır ve birçoğu gerçekten de faşisttir. Ancak ICE, devletin kontrolü dışında faaliyet gösteren faşist bir milis değil, bir hükümet kurumudur. Faşizme ilişkin bu karmaşık ve bulanık anlayışına rağmen End Times Fascism, aşırı sağı ayakta tutan fikirlerin ve ağların son derece rahatsız edici ve adli titizlikte yapılmış bir teşhiridir.
Dini fanatikler her yeni felaketi “kıyamet gününe” girdiğimizin memnuniyet verici bir işareti olarak görüyorlar. Günümüzün yıkıntıları üzerinde görkemli ve müreffeh bir gelecek vaat eden seküler demagoglarla ortak bir zemin buluyorlar. Dehşet, kitlesel ölüm, Armageddon savaşı ve seçilmiş azınlık için yeni bir Kudüs’ün yükseltilmesi, bütün büyük dinlerde marjinal unsurlardır. Ancak Armageddon hikâyesi, nükleer düğmenin üzerinde titreyen bir parmağı bulunan Donald Trump’ın zihnine yerleştirildiğinde, bambaşka boyutlar kazanıyor. Trump, İran’ı tehdit ederken gayet rahat bir biçimde, “bu gece bütün bir medeniyet ölecek,” dedi.
Büyük şirketler ve aşırı sağcı siyasetçiler, sürekli çalkantının hüküm sürdüğü bu yeni dünyadan para kazanıyorlar. Palantir’in patronu Alex Karp, şirketinin “kötü zamanlar için kurulduğunu ve kötü zamanların güçlü finansman anlamına geldiğini” söylüyor. Trump ve Benjamin Netanyahu gibi siyasetçiler, inançları olsun ya da olmasın, mesihçi dinin gücünü kendi amaçları doğrultusunda yönlendirmek istiyorlar. Mesihçi düzenbazlar yalnızca hükümetler üzerinde baskı kurmaya çalışmıyorlar, hükümetin kendisi hâline geldiler.
Kıyametci din ile devlet gücünün bu birleşiminin en belirgin örneklerinden biri, Ben G’vir’in yükselişi ve fanatik bir marjinal figür olmaktan İsrail’in Ulusal Güvenlik Bakanlığı’na uzanan yolculuğudur. G’vir, dini vaizlerin dünyanın itfaiyecileri değil, kundakçıları olması gerektiğini söylüyor. İran’ın üzerine bombalar yağdıran ABD güçlerine komutanları tarafından bunun Tanrı’nın planının bir parçası olduğu ve İsa Mesih’in dönüşünün yakın olduğu söylendi.
Felaketler artık yön değiştirmek için bir işaret değil, son zamanların gelmekte olduğunun memnuniyetle karşılanan bir işareti. Armageddon’u özleyenler arasında en önemli teknoloji baronlarından bazıları da bulunuyor. Palantir’in Evanjelik patronu Peter Thiel’in himayesindeki isimler artık Trump yönetiminde. Bunların en önde geleni başkan yardımcısı JD Vance.
“Tekno biraderleri” Trump’ın MAGA (Amerika‘yı yeniden büyük yap) projesi uğruna Demokratları ancak 2024’te terk ettiler. Trump’ı yalnızca bireysel nedenlerle benimsemediler,
Klein ve Taylor’ın savına göre, onları buna iten şey yapay zekâ teknolojisinin doğasıydı. Yapay zekâ devasa miktarda elektrik, servet ve kişisel veri gerektiriyor ve bunları elde etmek için hükümet desteğine ihtiyaçları var. Trump, teknolojik altyapının yarattığı hoşnutsuzluğa rağmen ABD’nin Çin’le yapay zekâ yarışını kazanması üzerine başkanlığını bahse koydu.
Siyahların yaşadığı bir topluluk olan Boxtown, Martin Luther King öncülüğündeki tarihi mücadelelere sahne olmuştu. Şimdi ise Elon Musk’ın süperbilgisayarı Colossus 1’in bulunduğu yer. Ancak yerel topluluklar Musk’ın planlarına karşı örgütleniyor. Ve veri merkezlerine direnenler yalnızca Boxtown gibi kasabaların sakinleri değil. Trump, kendi tabanını dünyanın sonunun gelmesinde onların da bir çıkarı olduğuna ikna edemedi.
Dünyanın sonuna hazırlanan siyasetçiler var. “Milyarder hazırlıkçı”lar arasında SpaceX’i ile Musk ve yeraltı sığınağı bulunan 300 milyon dolarlık bir yerleşke inşa eden Mark Zuckerberg de bulunuyor. Bu “hazırlık”, doğal kaynaklar için yürütülen saldırgan küresel kapışmayı, yani “ulus-devlet düzeyinde devasa ölçekte hazırlığı” besliyor. Ve elbette göçe yönelik bir düşmanlık iklimi var. Büyük Yer Değiştirme Teorisi artık Beyaz Saray’ın dış politikasının merkezinde yer alıyor. Sınırları güçlendirme çabası, kadın bedenlerinin denetlenmesiyle de örtüşüyor. Musk, doğum oranı kıyameti ve Batı toplumunun yıkımı hakkında paylaşımlar yapıyor.
Yazarlar bize, son zamanların faşistlerinin güçlü olduklarını, ancak aşırı sağ içinde bile azınlıkta kaldıklarını hatırlatıyorlar. Yenilebilirler, fakat onlarla doğrudan karşı karşıya gelmek için beklersek, yenilemezler. Ancak kitabın en zayıf unsuru, Klein ve Taylor’ın bu karşı karşıya gelmenin nasıl olabileceğini tartıştıkları bölüm. İlhamlarını New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani’nin başarılarından alıyorlar.
Mamdani’nin seçilmesi ilham vericiydi. Ve eğer zaferi Demokratik Sosyalistlerin zaferlerinden oluşan bir çığ başlatmış olsaydı, bu kesinlikle halkın aşırı sağa yönelik düşmanlığını ifade ederdi. Ancak kitabın daha önce de gösterdiği gibi, aşırı sağcı siyasetçiler ve milyarderler ekonomik, siyasi ve askerî gücün kaldıraçlarını sıkı bir biçimde ellerinde tutuyorlar. Sosyalist siyasetçilerin onlara karşı bir şansa sahip olabilmeleri için üniversitelerde, sokaklarda ve işyerlerinde kitlesel seferberliklere ihtiyaçları olacak.
Klein ve Taylor ayrıca, bu yılın başlarında Minneapolis’te gerçekleşen ICE karşıtı hareketlenmelere, “kapsayıcı ve kollarını açmış bir komşuluk anlayışına dayanan” yeni bir siyasetin örneği olarak bakıyorlar. Minneapolis’teki ayaklanmanın kesinlikle bir topluluk ruhuyla ilgili olduğu doğru, ancak aynı zamanda bu ruhu katil, devlet destekli haydutlarla militan bir karşı karşıya geliş için seferber etmekle de ilgiliydi. Onların analizi, aynı zamanda kıyamet dönemlerinin faşistlerine meydan okuyabilecek bir toplumsal güç yaratan sınıf dinamiklerine ilişkin her türlü kavrayışı da dışarıda bırakıyor. Örgütlü işçi sınıfının potansiyel gücü kitapta yer almıyor.
Klein ve Taylor, Marksist teorisyen Walter Benjamin’in “Ezilenlerin geleneği” olarak tanımladığı daha radikal bir antifaşist, antikapitalist mücadele geleneğine de atıfta bulunuyorlar. Bu gelenek, boyun eğdirilmeye karşı ve dünyayı değiştirmek için ayağa kalkan insan kitlelerinin ayaklanmasıdır. Kıyamet dönemlerinin faşistlerini yenmek için bugün ihtiyacımız olan şey budur.
Socialist Worker’da Türkçeye çeviren Ziya Dinç.