Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasındaki savaşın kızışma ihtimali oldukça yüksek. Ancak daha uzun vadede ABD emperyalizmi, Büyük Orta Doğu’ya hükmetmek için on yıllardır yürüttüğü harekatı kaybediyor.
Washington ile Tahran arasındaki kısa ömürlü “mutabakat zaptı” Temmuz ayında çöktüğünden bu yana, iki taraf tekrarlanan silahlı çatışmalarla bir kedi-fare oyunu oynuyor. Pentagon, İran’ın Hürmüz Boğazı ablukasını kırmaya çalışıyor. Ne var ki İran, bu kilit su yolundaki kontrolünü yalnızca sürdürmekle kalmak istemiyor.
İslam Cumhuriyeti rejimi, Donald Trump yönetiminin giderek sıkılaştırdığı İran’a yönelik ekonomik ablukanın sona ermesini istiyor. Daha geçen hafta ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, İran uçaklarının havaalanlarını kullanmasına izin veren her ülkeye yaptırım uygulama tehdidinde bulundu.
ABD Başkan Yardımcısı J. D. Vance’in Haziran ayında imzaladığı mutabakat zaptı, İran’a kayda değer bir ekonomik rahatlama sunuyordu. Ancak Trump bundan çabucak vazgeçti. Bu durum, ABD’nin uluslararası anlaşmalardaki imzasının Kanada Başbakanı Mark Carney’nin ifadesiyle “kurşun kalemle atıldığına” dair İran tarafında oluşabilecek her türlü şüpheyi gidermiş olmalı.
Dolayısıyla Tahran’ın geçen hafta Birleşmiş Milletler Genel Kurulu sırasında sunduğu yedi günlük resmi ateşkes teklifi çok da ciddi bir niyet taşımıyor olabilir. Zaten Trump, BM’ye Kasım ayındaki ABD ara seçimlerinden sonra İran ile bir anlaşma beklediğini söyledikten hemen sonra bu teklifi geri çevirdi. Wall Street Journal’a göre, “özel görüşmelerinde Trump, İran’ın Trump’ın taleplerini karşılayacağına şüpheyle yaklaşıyordu ve ekibine ara seçimlerden sonra yeni bir bombardıman harekatını muhtemel gördüğünü söylemişti.”
BM’de “İslam Cumhuriyeti’ni yok edebileceği” böbürlenmesinde bulundu ve ABD’nin Batı Yarımküre üzerindeki tahakkümünü nasıl pekiştirdiğini övgüyle dile getirdi. Danimarka hükümetinin Grönland üzerindeki askeri ve ekonomik kontrolü Washington’a devreden bir anlaşmayı henüz imzalamış olduğu da bir gerçek.
Fakat İran çok daha çetin bir ceviz. Gelişmiş füzelerle ABD filosuna ateş açıp onları daha güvenli sulara çekilmeye zorlayarak artan kabiliyetlerini kanıtladı. Bu, İran’ın ABD gemilerini batırabileceğine dair bir uyarı niteliğindeydi.
Yemen ve Irak’taki müttefikleri, Babülmendep Boğazı ve Suudi boru hattı (ikincisinin yeniden açıldığı bildirilse de) üzerinden Kızıldeniz’e giden yolları kapatarak Körfez’deki enerji sıkışmasını daha da artırdı. Yemen’deki Ensarullah hareketinin hızlı ilerleyişi, yanı başındaki Suudi Arabistan monarşisinin bekasına doğrudan bir tehdit oluşturuyor.
Cambridge enerji uzmanı Helen Thompson, Financial Times’a şunları söyledi: “ABD’nin Hürmüz Boğazı’ndan geçişin garantörü olarak hareket etmesinin doğal karşılanabileceği bir dünyaya gerçekten geri döneceğimizi sanmıyorum. Bunu, Suudi Arabistan da dahil olmak üzere çeşitli Arap devletlerinin boru hatlarına ihtiyaç duydukları varsayımıyla hareket etmelerinde görebilirsiniz. Arap devletlerinin bu su yolu üzerinden deniz taşımacılığına bağımlı olmaktan ellerinden geldiğince uzaklaşmaya çalıştıklarına tanık olacaksınız.”
Zamanın bir diğer işareti de ABD güçlerinin Irak Kürdistanı’ndan çekiliyor olmasıdır. Birbiriyle rekabet eden ve aşırı yozlaşmış iki milliyetçi parti tarafından yönetilen bölge, Washington’ın 1991’de Irak’a karşı yürüttüğü ilk savaştan bu yana fiilen bir Pentagon himayesi altındaydı. Minik devletçiğin Başbakanı Mesrur Barzani, ABD’nin çekilmesinin sadık bir müttefike yönelik “utanç verici” bir terk ediş olduğundan yakındı.
Geçtiğimiz yıl ABD, bölge başkenti Erbil’de 800 milyon dolarlık devasa bir konsolosluk binasını tamamladı. İran’ın insansız hava aracı ve füze saldırıları, burayı büyük ölçüde terk edilmiş halde bıraktı. London School of Economics’te Irak uzmanı olan Toby Dodge, Financial Times’a şu açıklamayı yaptı: “Bölgedeki uzun vadeli ABD müttefiklerine verilen mesaj açıktır: Tahran’la kendi anlaşmanızı kendiniz yapın, zira Washington’a güvenilemez.”
ABD emperyalizminin Amerika kıtasındaki hegemonyasını yeniden tesis etmedeki başarısı belirli koşulları yansıtmaktadır. Amerika kıtasında hiçbir yerel egemen sınıf Washington’a meydan okuyacak yeteneğe ya da iradeye sahip değildir ve güçlü, saldırgan bir ABD yanlısı aşırı sağ mevcuttur. Buna karşılık, Çin gücünün arttığı gerek Batı Asya’da gerekse Doğu Asya’da ise durum oldukça farklıdır. Trump İran’a karşı gerilimi tırmandırsa dahi, ABD Orta Doğu’yu kaybediyor.
