Saksonya-Anhalt’taki Nazi-AfD’nin seçim zaferinin yarattığı şoktan iki hafta sonra, AfD Mecklenburg-Vorpommern eyaletinde de en güçlü parti haline geldi ve Berlin’de de oylarını neredeyse iki katına çıkarabildi.
Şansölye Friedrich Merz’in CDU’su için Mecklenburg-Vorpommern Eyalet Meclisi seçim sonuçları tam bir fiyaskoya dönüştü. AfD ancak onu güçlendiren politikalara karşı mücadele edildiğinde yenilebilir.
Eyalet meclis seçimleri şunları açıkça ortaya koyuyor:
Birincisi: Halkın ezici bir çoğunluğu, sosyal sistemi büyük bir silahlanmayı finanse etmek için hedef alan ve böylece hayatımızı pahalılaştıran Federal Hükümet’in politikasından derin bir biçimde memnuniyetsizdir.
İkincisi: Yerleşik partilerin sınır dışı etmeler ve göçmenlere yönelik politikalar konusunda AfD’nin söylemini ve politikalarını benimsemesi, AfD’ye yardımcı olmuştur.
Üçüncüsü: Sol Parti/Die Linke, Federal Hükümet ile çatışmaya girer ve toplumsal bir mesele üzerinden kutuplaşırsa, kazanabilir. Manuela Schwesig de AfD’ye karşı kutuplaşmanın yanı sıra, Federal Hükümet’in emeklilik reformu planlarına karşı çıkması sayesinde başarılı oldu.
Berlin
Berlin’de Die Linke, yüzde 74,2 gibi yüksek bir katılım oranının olduğu seçimlerde, oylarını yüzde 25,7 ile iki kattan fazla artırdı ve eyalet meclisi seçimlerinin galibi oldu. Hükümetteki CDU ve SPD’nin her biri oylarının yaklaşık üçte birini kaybetti.
Die Linke 28 seçim bölgesinde doğrudan eyalet milletvekilliği kazandı ve özellikle genç seçmenler arasında güçlü bir başarı elde etti, özellikle ilk kez oy kullanan 16 ve 17 yaşındaki seçmenlerin arasında büyük bir başarı elde etti. 25 yaşın altındaki seçmenlerin neredeyse yarısı (%47) ve 30 yaşın altındaki seçmenlerin %48’i Die Linke’ye oy verdi.
Seçmenlerin yarısından fazlası (%54) için özellikle kiralar ve konut konusu temel meselelerdi. Die Linke’nin aktivist ve konut politikalarına odaklanan seçim kampanyası sayesinde, bir önceki seçimde oy kullanmayan 75.000 kişiyi sandık başına getirilebildi. Şimdi seçmenler, Die Linke’nin seçim vaatlerini yerine getirmesini umuyor. Bunlar arasında konut şirketlerinin kamulaştırılması ve kamuya ait konutlar için kira tavanı fiyatının getirilmesi bulunuyor. Bunun yanı sıra Die Linke’nin seçmenleri, sosyal hareketlerin ve sendikaların diğer taleplerinin de hayata geçirilmesini umuyor, örneğin kamu hizmetlerinde daha fazla personel istihdam edilmesi gibi.
Die Linke ve destekçileri, bu talepleri hayata geçirmek için şirketlerin, sağ siyasi yelpazenin ve burjuva medyanın baskısına karşı seferber olmak zorunda kalacak.
Beklentilerin boşa çıkması Die Linke’yi zayıflatacak ve AfD’ye yeniden ivme kazandıracaktır.
CDU ve Yeşiller, temelsiz antisemitizm suçlamalarıyla Die Linke’yi tecrit etmeye ve Filistin dayanışmasından koparmaya çalıştı. Bu girişim, İsrail hükümetinin politikalarını çoğunlukla eleştiren birçok seçmen açısından ters tepti. Buna karşılık Die Linke parti yönetiminin, saldırıya uğrayanlara veya özellikle yoğun saldırı altında bulunan Neukölln ilçe örgütüne çok az dayanışma gösterdiği görüldü. Die Linke ayrıca İsrail’in Gazze’deki soykırımına ve Büyük İsrail yönündeki sürgün ve yayılmacılık politikasına yönelik eleştirilerle yalnızca yer yer karşılık verdi ve Federal Hükümet’i İsrail’le yürüttüğü yakın askeri işbirliği nedeniyle eleştirdi.
Mecklenburg-Vorpommern eyaleti
Mecklenburg-Vorpommern’da çok yüksek bir katılım oranıyla (%78,1) AfD (%38,2) seçim sonucunu bir önceki seçime göre iki kattan fazla artırdı. Özellikle kırsal bölgelerde çok güçlü bir sonuç elde etti, bazı yerlerde %60’ın üzerinde oy aldı.
SPD (%35,5), Eyalet Başbakanı Manuela Schwesig ile son haftalarda AfD ile arasındaki farkı belirgin biçimde azaltmayı başardı ve 2021’deki sonucunu neredeyse tekrarladı. Schwesig bir yandan kendisini AfD’ye karşı en güçlü alternatif olarak konumlandırmayı başardı. Diğer yandan Federal Hükümet’in politikalarından giderek daha fazla uzaklaştı. Örneğin Federal Hükümet’in emeklilik maaşlarında kesinti planlarını açıkça eleştirdi. Eyalet hükümetine dahil olan Die Linke ise belirgin bir profil ortaya koyamadı ve artan seçim katılımına rağmen oylarının üçte birini kaybetti (%6,5). Yeşiller (%5,7) sonuçlarını nispeten koruyabildi. CDU oylarının üçte ikisinden fazlasını kaybetti ve yalnızca %4,9 oy alarak Eyalet Meclisi’nin dışında kaldı. Bu, federal politika açısından da büyük önem taşıyan bir fiyaskodur.
Şu anda AfD’nin hükümet kurması söz konusu olmasa da, tehdit birçok insan açısından gerçektir. AfD seçim kampanyasında güçlü biçimde bir “Doğu Alman kimliği” üzerine oynadı ve 1989 Devrimi’nin “Biz halkız” sloganını kullandı. Böylece o dönemin ve bugünün siyasetinin verdiği sözlerin boşa çıkmasına yönelik hayal kırıklığını ifade etti. AfD bundan, 1990’larda ve 2000’lerde bu ruh halini ifade eden partinin, yani o dönemin PDS’sinin ve bugünkü Die Linke’nin, Saksonya-Anhalt ve Mecklenburg-Vorpommern’da kendisini “sistem muhalefeti” olarak göstermeye yönelik hiçbir girişimde bulunmamasından da yararlandı.
Merz devam ediyor
Federal Hükümet’in politikasına yönelik bu açık uyarıya rağmen Şansölye Merz, Alman sermayesinin ve onun kârlarının rekabet gücü adına ilan ettiği kemer sıkma politikasını sürdürmekte ısrar ediyor. Seçim akşamı şöyle dedi: “Hatta o kadar ileri gidiyorum ki şunu söylüyorum: Bu reformlar, otoriterliğin cazibesiyle birlikte toplumumuzun içine giderek daha derin biçimde nüfuz eden otoriter zehre karşı kullanılan araçtır.”
Bu yalnızca bir yanlış değerlendirme değildir, çünkü sosyal güvencesizlik ve geleceğe ilişkin kaygılar AfD’nin güç kazanması için gerekli zemini hazırlamıştır. Merz böylece aynı zamanda, faşist AfD’yi seçimden seçime daha da güçlendiren kendi ırkçı politikasının üzerini örtmektedir. CDU, seçimlerdeki fiyaskonun ardından belki SPD’nin baskısıyla kemer sıkma planlarında bazı küçük düzeltmeleri kabul edecektir. Ancak CDU, SPD yönetiminin yeni seçimlerden ve AfD’nin seçim başarısından korktuğu için kemer sıkma planlarına karşı sokaktaki direnişi harekete geçirmeyeceğini biliyor.
Şimdi harekete geçme zamanı!
Ancak hükümetlerde kemer sıkma programları konusunda yaşanan kamuoyu önündeki tartışmalar ve kararsızlıklar, protestoların ve direnişin örgütlenmesi yoluyla Federal Hükümet üzerindeki baskıyı artırmak için de fırsatlar yaratıyor. Çünkü kemer sıkma ve savaş çılgınlığını ancak böyle durdurabiliriz. Bunun için seçimden yalnızca bir hafta sonra şimdiden iki olanak bulunuyor: 25 Eylül’de zorunlu askerlik hizmetine karşı bir sonraki okul-öğrenciler grevi gerçekleştirilecek. Bu grevde binlerce öğrenci, öğretmenler, sosyal hizmet çalışanları ve ebeveynlerle birlikte yeniden sokağa çıkacak ve Almanya’nın militarizasyonuna karşı açık bir mesaj verecek. Aslında ancak Temmuz 2027’de başlaması planlanan zorunlu askerlik muayeneleri şimdiden başlamış durumda. Öğrencilerin seferberliklerine dayanışma göstermek, savaş hazırlıklarının önüne geçmek açısından önemlidir.
Grevden bir gün sonra, 26 Eylül’de, Alman Sendikalar Birliği (DGB), planlanan sosyal kesintilere karşı ülke çapında “Zor kazanıldı! Senin emeğin, senin sağlığın, senin emekliliğin!” sloganıyla harekete geçiyor. Sosyal hakların budanmasını, silahlanmayı ve AfD’nin yükselişini durdurmak için güçlerimizi birleştirmeli ve bir umut sosyal hareketi yaratmalıyız. Ancak sokaklarda, işyerlerinde ve mahallelerde örgütlü bir baskı oluşturarak kendi çıkarlarımız için mücadele edebiliriz.