NAZA belgeseli, İsrail’in Gazze’deki ölüm makinesini ifşa ediyor

Kendi ifadelerine göre korkunç suçlara karışan kişilere anonimlik tanımak, hafife aldığımız bir şey değil. Ancak bu suçların işlenmeye devam ettiği göz önüne alındığında, saldırılara son verme çabalarına katkıda bulunabileceği umuduyla, onların ifadelerini kamuoyuna açıklama yükümlülüğü hissettik.

Bu belgeselde konuştuklarımızın tanıklıkları, yönetmenliğini bizim, yapımcılığını The Guardian ve James Wilson’ın ve yürütücü yapımcılığını da Jonathan Glazer’ın üstlendiği yeni belgesel “NAZA”nın temelini oluşturuyor ve belgesel bu akşam 83. Venedik Uluslararası Film Festivali’nde prömiyer yapacak.

Bu askerlerle röportaj yapmamızın nedeni, İsrail’in Gazze’de yaptıklarını öğrenmenin tek yolunun bu olması değildi. Gazze Şeridi’ndeki yıkımı gören, Gazze sakinlerini dinleyen veya neler yapacaklarını zaten söyleyen İsrail liderlerinin sözlerini dikkate alan herkes bu gerçeği yıllar önce fark etmeliydi.

Bu filmi tek bir basit nedenden dolayı yaptık: Gazze’yi yerle bir eden ordudaki subay ve askerlerin, gözetleme yapanların, her evde kaç masum insanın öldürüleceğini hesaplayanların ve tüm aileleri bombalamaya defalarca yeşil ışık yakanların ifadelerinin, suçları inkar etmeyi daha da zorlaştıracağını anladık. Ve bu inkar, bu suçların bugüne kadar devam etmesine olanak sağlayan unsurlardan biridir.

Bu film bir sistem hakkında. Emirlere, politikalara ve işleyiş biçimlerine odaklanıyor, bunlardan yaşanan sapmalara değil. Tanıklıklardan çıkardığımız sonuç çok net: Gazze’deki Filistinli sivillerin toplu katliamı, İsrail’de yaygın olarak resmedildiğinin aksine, Hamas’a karşı savaşın “trajik bir yan ürünü” değil, önceden planlanmış, hesaplanmış ve kasıtlı bir eylemdi. Tam da bu nedenle BM komisyonu, dünyanın önde gelen insan hakları grupları ve Filistinli, İsrailli ve uluslararası akademisyenler bunu soykırım olarak nitelendirdi.

2 Eylül 2026’da Gazze Şehri’ndeki El-Şifa Hastanesi’nde, İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampına düzenlediği insansız hava aracı saldırısında hayatını kaybeden 17 yaşındaki İbrahim el-Haş’ın cenazesinin başında akrabaları yas tutuyor. (Yousef Zaanoun/Activestills)

Filmin adı olan “NAZA”, İbranice’de “tali hasar/öngörülmeyen zaiyat” anlamına gelen bir kısaltmadır ve İsrail’in sivillerin ölmesini anlatma biçimini eleştirmektedir; bu eleştiri, İsrail’in her saldırıda kaç kişinin öleceğine dair önceden sahip olduğu bilgiyi ve askeri harekatın başından beri var olan yok etme kastını gizlemesini konu almaktadır.

Röportaj yaptığımız subaylardan biri, ailelerin normal hayatlarını sürdürdüğü yüzlerce vakayı -bir adamın karısıyla konuşması, televizyon sesi, dua, ağlayan bir bebek- gerçek zamanlı olarak nasıl tamamen farkında olduğunu ve ardından bombalama izni verdiğini anlatıyor. Neden diye sorulduğunda ise şöyle açıklıyor: “Hedefin, yok etmek olduğunu anlıyorsunuz.”

Bu açıdan bakıldığında, İsrail’in suikast hedefi olarak gördüğü bir kişinin belirli bir evde bulunması “tali” bir mesele haline gelir; hatta birçok durumda hedef kişinin orada hiç bulunmadığı ortaya çıkmıştır. Asıl önemli olan, öldürme eyleminin ta kendisiydi.

Karanlığa bir bakış

Filmde yer alan askerlerin tamamı, İsrail’in kendilerine karşı misilleme yapabileceği korkusuyla kimliklerinin dikkatlice gizlenmesi şartıyla konuşmayı kabul etti. Bazı ifadeleri o kadar acil ve dehşet vericiydi ki, bunları +972 Dergisi, Local Call ve The Guardian için hazırladığımız bir dizi araştırma dosyasında neredeyse hemen yayınladık.

Röportaj yaptığımız askerlerin çoğu, İsrail’in sosyoekonomik elit kesimi olarak bilinen gruba mensuptu ve çoğunlukla prestijli istihbarat birimlerinde görev yapmıştı. Bazıları ciddi suçlara karıştıklarının bilincindeydi ve konuşmanın, inkâr ve meşrulaştırma duvarlarını yıkmaya ve İsrail kamuoyunu ordunun onlar adına yapmaya gönderildiği şeylerle yüzleşmeye zorlamaya yardımcı olacağını umuyordu. Diğerleri ise belki suçluluk, utanç veya hatta mesleki başarıları olarak gördükleri şeyden duydukları gururdan dolayı aylar süren düşünmenin ardından konuşmayı kabul etti.

Filmimiz, bilinçli bir tercih sonucu, faillerin motivasyonlarına odaklanmıyor. Film esas olarak öldürme eyleminin kendisine ve bu öldürmeyi mümkün kılan şeylere odaklanıyor. Faillerin ahlaki ve siyasi duygularına çok fazla zaman ayırmak, odak noktasını kurbanlardan uzaklaştırma riskini doğururdu ki bu da yapmak istemediğimiz bir şeydi.

Kendi ifadelerine göre korkunç suçlara karışan kişilere anonimlik tanımak, hafife aldığımız bir şey değil. Ancak bu suçların işlenmeye devam ettiği göz önüne alındığında, saldırılara son verme çabalarına katkıda bulunabileceği umuduyla, onların ifadelerini kamuoyuna açıklama yükümlülüğü hissettik. Askerlerin ifadeleri ayrıca, İsrail’in siyasi ve askeri liderliğinin en üst kademelerinin nihai sorumluluğunu taşıdığı çok daha büyük bir sistemi de ortaya koyuyor. Filmin, İsrail’in ağır suçlarından dolayı hesap vermesine ve kurbanlar için adalete katkıda bulunmasını umuyoruz.

İsrail saldırılarında hayatını kaybeden ve Filistin Sivil Savunma ekipleri tarafından 6 Eylül 2026’da Gazze Şehri’nin Zeytun mahallesindeki enkaz altından çıkarılan, aralarında 70 çocuğun da bulunduğu yaklaşık 100 kişinin cenaze töreninde, yas tutanlar üç ailenin üyelerinin naaşlarını taşıyor. (Yousef Zaanoun/Activestills)

Ancak film sadece askerlerin tanıklıklarından ibaret değil. Kamerayı geceleyin Tel Aviv’e ve sakinlerine de çevirdik ve Filistinlilerin sadece 60 kilometre ötede katledildiği bir ortamda sıradan hayatın devam ettiği bu fanus şehri sorguladık. Gazze’deki savaşın yönetildiği şehre bakışımız aracılığıyla, bu kadar yaygın kayıtsızlığı mümkün kılan uyum mekanizmalarını gözlemlemeye çalıştık.

Bunu yaparken, kendimizi büyükbabalarımızın ve büyükannelerimizin neslinin sorduğu soruları sorarken bulduk; dünyanın dört bir yanındaki insanların başka yerlerdeki vahşet ve soykırımları öğrendikten sonra sorduğu sorular: Bir insan grubu, diğer bir insan grubunun tamamen insanlıktan çıkarılmasına nasıl rıza gösterebilir? Ve soykırımcı bir sistem içeriden nasıl görünür?

Önümüzdeki yıllarda (belki de Netanyahu sonrası bir dönemde, böyle bir dönem gelirse) İsrail’in liberal kesiminin bir kısmı, Gazze’deki suçlarla arasına mesafe koymaya ve bunları aşırı sağcı hükümete mal etmeye çalışabilir. Şüphesiz ki, bu hükümet, 7 Ekim’de Hamas’ın gerçekleştirdiği vahşi katliamların ardından çoğunluğu sivil olmak üzere 73.000’den fazla insanın ölümünden birincil derecede sorumludur. Ancak bu katliamların önemli bir kısmı, İsrail’in liberal kesiminin kalbinden gelen askerler tarafından gerçekleştirilmiştir: ordunun en prestijli birliklerinde görev yapan istihbarat ve Hava Kuvvetleri subayları.

Hava Kuvvetleri pilotları, sadece emirleri yerine getirdiklerini, bir dizi koordinat aldıklarını, bombayı bıraktıklarını ve neyi vurduklarını bilmeden eve döndüklerini iddia edebilirler. Piyade askerleri ise, kısmen savaşın belirsizliği nedeniyle kimi vurduklarını her zaman bilmediklerini söyleyerek kendilerini savunacaklardır. Bu askeri kesimlerin savunmaları tartışmalı görünse de, istihbarat personelinin neler bildiğini inkâr etmek mümkün değildir.

İstihbarat personeli “Suçlu ilan ettikleri” evlerin ailelerle dolu olduğunu kendi gözleriyle gördüler ve kulaklarıyla işittiler. Geniş çaplı “NAZA onaylarının” herhangi bir önemli askeri değere sahip hedeflerle bağlantılı olmadığını biliyorlardı. Yine de, neredeyse hiçbir itiraz veya direniş göstermeden, ölüm makinesinin bir parçası oldular.

Film, “Gazze’de masum yok” (ya da istihbarat terminolojisiyle ifade etmek gerekirse, “Gazze’de NAZA yok”) düşüncesine dayanan bir öldürme sisteminin nasıl göründüğünü gösteriyor. Bu nedenle film, inkarcıları, şüphe tohumları ekenleri ve Tel Aviv’in 60 kilometre güneyinde neler olup bittiğini bilmekle bilmemek arasındaki alacakaranlık bölgesinde yaşamaktan halen rahatsızlık duymayanları muhtemelen zayıflatacaktır.

Film bu akşam Venedik’te prömiyer yapacak ve kısa süre sonra dünya çapında dağıtılmadan önce New York’a gelecek. Ancak film aynı zamanda içe dönük, İsrail toplumuna yönelik bir eleştiri niteliği taşıyor. Tamamen gece çekilen film, yaratıldığı ve içinde yaşadığımız o derin karanlığı yansıtıyor. Ama karanlıkta yaşananlarla dürüst bir şekilde yüzleşmeden, hiçbirimiz aydınlığı göremeyeceğiz.

Yuval Abraham – Rachel Szor

(+972 Dergisi’nden Ali Ekber çevirdi)

son yazıları

Kaos GL Derneği: “Sincan Cezaevi’ne gönderilen arkadaşlarımızın hayatlarından ve can güvenliklerinden derin bir endişe duyuyoruz”
Kadın cinayetleri üzerine bir dizi: Mezarlık
Önlük, haklar ve örgütlü mücadele

ilginizi çekebilir

kaos-glnin-instagram-hesabi-da-erisime-engellendi
Kaos GL Derneği: “Sincan Cezaevi’ne gönderilen arkadaşlarımızın hayatlarından ve can güvenliklerinden derin bir endişe duyuyoruz”
AAAABadtz0Axt5ij8hf8vDAFl-xzv1zJQTPWCnyUYJ6mrNQNbXgyc6XbharJqqgYthXoiCy2EWLBUOdX1ZVHuvtP9rdKl5iYD2lrtO_p
Kadın cinayetleri üzerine bir dizi: Mezarlık
onlukjpg-cY-TjJBhbE29SVLYS-qpAg
Önlük, haklar ve örgütlü mücadele