Almanya’nın siyasal tarihindeki bazı olaylar/figürler, yalnızca bir politikacının biyografisini değil, bir dönemin ideolojik dönüşümünü de açığa çıkarır. Alice Weidel böyle bir figürdür.
Bir tarafta Almanya için Alternatif’in (AfD) göç karşıtı, ulusalcı ve geleneksel aileyi öne çıkaran politikası; diğer tarafta bu partinin lideri olarak açıkça lezbiyen bir kadın: Sri Lanka doğumlu partneriyle yaşayan ve iki çocuğu birlikte büyüten Alice Weidel. Üstelik Weidel’in ailesinin geçmişinde Nazizm’le doğrudan bağlantılı bir figür vardır: baba tarafından dedesi Hans Weidel, Nazi Partisi ve SS üyesi olmuş, Nazi döneminde [Polonya’da, yani işgal bölgesinde] askeri hâkimlik yapmış ve Hitler tarafından üst düzey askeri yargıçlığa atanmıştır. Bütün bunlar ilk bakışta bir çelişkiler yığını gibi görünür. Fakat belki de asıl mesele tam tersidir: Weidel’in yükselişini mümkün kılan şey, bu çelişkilerin ortadan kalkması değil, yeni sağ tarafından politik bir avantaja dönüştürülebilmesidir.
2025 Almanya federal seçiminde AfD yüzde 20,8 oyla ikinci parti oldu; 2021’deki yüzde 10,4’lük sonucunu neredeyse ikiye katladı. Eylül 2026’da Saksonya-Anhalt’ta ise yaklaşık yüzde 44’e ulaşarak eyalet düzeyinde birinci parti haline geldi. Dolayısıyla artık yalnızca “aşırı sağ neden yükseliyor?” diye sormak yeterli değil. Daha rahatsız edici soru şudur:
Aşırı sağ, aşırı sağ olarak görünmeden nasıl normalin parçası haline geliyor?
Eski sağın değil, yeni sağın paradoksu
Eski aşırı sağ kendisini büyük ölçüde açık bir kimlik siyaseti üzerinden kuruyordu: ulus, ırk, aile, cinsiyet, gelenek. Yeni sağ ise aynı kavramları kullanmasına rağmen başka türlü çalışıyor. Artık “bizim dışımızdakilerin hepsi kötüdür” demek zorunda değil. Bunun yerine ayrımlar yapıyor:
İyi göçmen / kötü göçmen.
Entegre yabancı / entegrasyona direnilen yabancı.
Saygın eşcinsel / “ideolojik” queer.
Çalışkan yabancı / sosyal yardımlarla yaşayan yabancı.
Batılılaşmış Müslüman / “tehdit” olarak görülen Müslüman.
Bu nedenle Weidel’in kişisel hayatı AfD’nin göçmen ve LGBT politikalarını otomatik olarak çökertmiyor. Hatta parti açısından bir tür ideolojik kalkan işlevi görebiliyor.
“Biz eşcinsellere karşı olsaydık, liderimiz nasıl lezbiyen olabilirdi?”
“Biz yabancılara karşı olsaydık, liderimizin partneri nasıl göçmen kökenli olabilirdi?”
Bu soruların kendisi yeni sağın ideolojik başarısının bir parçasıdır. Çünkü burada artık açık bir dışlama yerine istisna üretme mekanizması çalışır. Weidel şöyle okunabilir:
Ben istisnayım. Benim durumum farklı.
Ve tam da bu “farklılık”, kuralı ortadan kaldırmak yerine kuralı güçlendirir.
İdeoloji çelişkiyi çözmez; çelişkiyle yaşamayı mümkün kılar
İdeoloji, yaygın bir anlayışa göre insanların dünyaya ilişkin tutarlı ve yanlış bir düşünce sistemine sahip olmalarıdır. Ama böyle değildir. İdeoloji, toplumsal çelişkileri yaşanabilir hale getiren bir fantezi düzenidir. Dolayısıyla “Weidel nasıl olup da lezbiyen olduğu halde LGBTİ+ haklarını sınırlayan bir partinin lideri olabilir?” sorusu bir noktada yanlış sorudur. Çünkü bu soru, öznenin politik görüşleriyle özel hayatı arasında mantıksal bir tutarlılık beklemektedir.
Oysa ideoloji böyle çalışmaz. Özne çelişkiyi ortadan kaldırmaz; çelişkiyle yaşayabilmesini sağlayacak bir anlatı kurar. Weidel’in konumunun bilinçdışı formülü kabaca şöyle kurulabilir:
“Benim özgürlüğüm başka, toplumun düzeni başka.”
Ben istediğim kişiyle yaşayabilirim. Ama toplumun nasıl yaşaması gerektiğine ilişkin daha muhafazakâr, daha dışlayıcı bir norm savunabilirim. Bireysel özgürlük ile toplumsal muhafazakârlık burada birbirinin karşıtı olmaktan çıkar. Hatta birbirini besleyebilir. Weidel’in biyografisi bu açıdan yalnızca bir “çelişki” değildir. Bir siyasal araçtır.
Reuters’ın Weidel üzerine profilinde de onun kişisel yaşamının AfD’nin geleneksel muhafazakâr görüntüsüyle çeliştiği, fakat aynı zamanda partinin daha geniş ve ana akım seçmenlere ulaşmasına yardımcı olabilecek alışılmadık bir figür olduğu vurgulanıyordu. Yeni sağın önemli özelliklerinden biri budur.
Kendisini artık her zaman özgürlük düşmanı olarak sunmaz. Tam tersine, kendisini özgürlüğün savunucusu olarak gösterir:
Özgürlükçü piyasa.
Özgürlükçü birey.
İfade özgürlüğü.
Devletin bireyin hayatına müdahale etmemesi.
Fakat bu özgürlük söylemi kolektif düzeye taşındığında başka bir şeye dönüşür:
“Ben istediğim gibi yaşayabilirim; fakat toplumun normlarını değiştirmeye kalkma.”
Böylece yeni sağın özgürlük anlayışı, bireysel ve kolektif özgürlüğü birbirinden ayırır. Weidel’in hayatı bu nedenle son derece kullanışlıdır. Onun kişisel yaşamı, AfD’nin “biz eski tip aşırı sağ değiliz” mesajının kanıtı olarak kullanılabilir. Bu açıdan Weidel yalnızca AfD’nin lideri değildir. AfD’nin kendisini nasıl görmek istediğinin imgesidir.
Nazi geçmişinden “normalleşmiş” sağa
Weidel’in dedesinin Nazi geçmişi de burada farklı bir anlam kazanır. Hans Weidel’in geçmişi Alice Weidel’e ahlaki veya hukuki bir sorumluluk yüklemez. Bir insan dedesinin suçlarından sorumlu tutulamaz. Politik açıdan mesele suçluluk değildir.
Mesele tarihsel hafızanın nasıl yeniden düzenlendiğidir.
Yeni sağın Nazi geçmişiyle ilişkisi çoğu zaman doğrudan bir Nazi nostaljisi biçimini almak zorunda değildir. Daha incelikli bir şey yeterlidir:
“Geçmiş geçmişte kaldı.”
“Artık sürekli suçluluk duymamalıyız.”
“Almanların da kendi tarihleriyle gurur duyma hakkı var.”
“Bütün ulusal kimliği Nazi geçmişi üzerinden açıklamak yanlış.”
Burada tarih inkâr edilmek zorunda değildir. Tarihin bugünü belirleme gücü azaltılır. Bu, eski Nazi söyleminden farklıdır. Ama tam da bu nedenle daha karmaşıktır. Çünkü geçmişi inkâr etmeksizin geçmişin politik sonuçlarını etkisizleştirmek mümkündür.
“Ben Nazi değilim, ama…”
Yeni sağın gücü burada yatıyor. Bugün Almanya’da kendisini açıkça Nazi olarak tanımlayan bir hareketin geniş toplumsal meşruiyet kazanması zordur. Fakat bundan aşırı sağın imkânsız olduğu sonucu çıkmaz. Tam tersine: Aşırı sağ Nazizm sonrası koşullara uyarlanır.
“Ben Nazi değilim; yalnızca sınırların korunmasını istiyorum.”
“Ben yabancı düşmanı değilim; yalnızca kontrolsüz göçe karşıyım.”
“Ben LGBTİ+ düşmanı değilim; yalnızca çocukların ideolojik olarak yönlendirilmesine karşıyım.”
“Ben ırkçı değilim; yalnızca kültürümüzün korunmasını istiyorum.”
Buradaki “yalnızca” kelimesi önemlidir. Çünkü ideolojik dönüşüm çoğu zaman açık bir kopuşla değil, eski bir politik arzunun daha kabul edilebilir bir dille yeniden paketlenmesiyle gerçekleşir.
Göçmen artık insan değil, fantazmatik bir nesnedir
Weidel’in göçmen kökenli partneri bu açıdan özellikle ilginçtir. Göçmen karşıtı ideoloji “göçmen”i gerçek bir insan olarak değil, fantazmatik bir nesne olarak üretir. “Göçmen” milyonlarca farklı insanı anlatan sosyolojik bir kategori olmaktan çıkar; toplumsal huzursuzluğun üzerine yansıtıldığı bir figüre dönüşür. Weidel’in partneri ise tekil, gerçek bir kişidir. Dolayısıyla ideoloji şu ayrımı yapabilir: “Benim partnerim böyle değil.” Ve hemen ardından: “Ama genel olarak göç kontrol edilmelidir.”
Gerçek insan ile fantazmatik “göçmen” birbirinden ayrılır. İdeolojinin ihtiyacı olan şey mantıksal tutarlılık değildir. İstisnaları yönetebilme kapasitesidir.
“İyi göçmen” ve uygunluk testi
Yeni sağın daha sofistike tarafı burada ortaya çıkar. Eski ırkçılık: “Yabancı kötüdür.” Yeni sağ: “Elbette iyi yabancılar var.”İlk bakışta bu bir ilerleme gibi görünür. Fakat hemen ardından şu soru gelir: İyi yabancı kim? Çalışan. Vergi veren. Suç işlemeyen. “Bize uyum sağlayan.” Kültürel olarak sorun çıkarmayan. Böylece evrensel yurttaşlık fikrinin yerine uygunluk testi geçer. Bir insanın hak sahibi olması için yalnızca yurttaş olması yetmez; “iyi” olduğunu kanıtlaması gerekir. Yeni sağın önemli dönüşümlerinden biri budur: Dışlama artık kategorik olmak zorunda değildir; seçici olabilir.
Weidel’in biyografisi: istisna değil, siyasal teknoloji
Bu yüzden Weidel’in lezbiyen olması, göçmen kökenli bir partnerinin bulunması ve iki çocuk büyütmesi AfD’nin “çelişkisi” olarak görülebilir. Ama daha ileri bir okuma şudur: Bunların tümü AfD’nin kendisini yeniden sunma biçiminin parçaları haline gelebilir.
Weidel’in biyografisi partiye şu cümleyi söyleme imkânı verir: “Bakın, biz sizin sandığınız gibi değiliz.” Bu cümle yeni sağın normalleşme stratejisinin merkezindedir. Çünkü aşırı sağın iktidara gelmesi için önce aşırı sağ olarak görünmemesi gerekir. Daha doğrusu: Aşırı sağlığını yeni bir normalin parçası haline getirmesi gerekir.
Burada Weidel’i fazla kişiselleştirmemek gerekiyor. Asıl soru “Weidel nasıl böyle biri olabildi?” değil. Asıl soru: “Böyle bir siyasal figür hangi toplumsal koşullarda ikna edici hale geldi?”
2025’te AfD’nin yüzde 20,8’e ulaşması ve 2026’da Saksonya-Anhalt’ta yaklaşık yüzde 44 oy alması, bunun artık marjinal bir protesto hareketi olmadığını gösteriyor. Yeni sağ ekonomik güvensizliği, göç korkusunu, kültürel değişimi, devlet kurumlarına duyulan öfkeyi ve temsil krizini tek bir anlatıda birleştirebiliyor. Ve bunu yaparken seçmene yalnızca bir düşman vermiyor. Bir haz biçimi de veriyor.
“Artık susmayacağız.” “Artık özür dilemeyeceğiz.” “Artık bize ne düşüneceğimizi söyleyemeyeceksiniz.” Bu nedenle yeni sağ yalnızca korku üzerinden değil, yasaklanmış bir hakikati söyleme hazzı üzerinden de çalışıyor. İdeoloji yalnızca inanılan bir şey değildir. İçinde haz alınan bir şeydir.
“Firewall” (Yangın Duvarı)’ın paradoksu
Almanya’nın ana akım partileri uzun süre AfD’yi siyasal olarak karantinada tutmaya çalıştı. “Brandmauer” yani firewall siyaseti bunun ifadesiydi. Fakat bu stratejinin paradoksu şudur: Bir partiyi sürekli olarak “sistemin dışında” ilan etmek, bir süre sonra o partinin seçmeninde şu duyguyu yaratabilir: “Bizi temsil eden partiye karşı bütün sistem birleşmiş durumda.”
Böylece dışlanma, AfD’nin anti-establishment [Müesses nizama karşı] kimliğini güçlendirebilir. 2026 Saksonya-Anhalt seçimindeki yüzde 44’e yakın sonuç, bu sınırın ne kadar zorlandığını gösterdi. Ana akım partiler AfD ile işbirliğini hâlâ reddederken, parti artık eyalet yönetimini belirleyebilecek büyüklüğe ulaşmış durumda. Dolayısıyla “AfD’yi dışarıda tutmak” ile “AfD’nin neden güçlendiğini anlamak” birbirinin yerine geçemez.
Yeni sağın temel başarısı: Çelişkiyi çözmemek
Weidel’in paradoksu bize sonunda daha genel bir şeyi gösteriyor. Yeni sağın ideolojik gücü, kendi çelişkilerini çözmesinde değil, çelişkileri farklı düzlemlere dağıtmasında yatıyor.
Lezbiyen bir lider olabilir. Göçmen kökenli bir partneri olabilir. İki çocuk evlat edinmiş olabilir. Küresel finans çevrelerinden gelebilir. Çin’de yaşamış olabilir. Şimdi de İsviçre’de yaşıyor olabilir. Ve aynı anda ulusalcı olabilir. Göç karşıtı olabilir. Geleneksel aileyi savunabilir. Avrupa bütünleşmesine karşı çıkabilir. Bunların hepsini bir arada taşıyabilir. Çünkü yeni sağ artık homojen bir kimlik siyaseti değildir. Kendisini farklı kimlikleri seçerek, bazılarını kabul edip bazılarını dışlayarak kurar. Bu nedenle Weidel’in biyografisi yeni sağın çelişkisini göstermiyor yalnızca. Yeni sağın nasıl çalıştığını gösteriyor.
Alice Weidel’e bakarken yapılabilecek en kolay hata, onun hayatındaki çelişkileri sıralayıp “Bu kadın kendi söylediklerine inanmıyor” sonucuna varmaktır. Belki de mesele onun yeterince tutarlı olmaması değildir. Mesele, tam da bu tutarsızlıkların bugünkü ideolojinin çalışabilmesini sağlamasıdır. Nazi büyükbabanın gölgesinden, lezbiyen bir liderin “modern” yüzüne; göçmen partnerden göç karşıtı siyasete; bireysel özgürlükten kolektif muhafazakârlığa uzanan çizgide gördüğümüz şey, basit bir ikiyüzlülük değildir. Burada yeni sağın kendine özgü bir siyasal formu ortaya çıkmaktadır: “Ben istisnayım; ama istisnam kuralı çürütmez.”İşte yeni sağın sırrı belki de tam burada. Eski sağ toplumu homojenleştirmek istiyordu. Yeni sağ ise farklılıkları hiyerarşik olarak düzenliyor.
Kimin kabul edilebilir olduğunu, kimin entegre sayılacağını, kimin “iyi göçmen”, kimin “tehdit”, kimin “normal eşcinsel”, kimin “ideolojik queer” olduğunu belirliyor. Ve bunu yaparken kendisini artık dışlayıcı olarak değil, “gerçek özgürlüğün savunucusu” olarak sunabiliyor. Bu yüzden Weidel’’n yükselişini yalnızca Almanya’nın aşırı sağa kayışı olarak okumak eksik kalır. Daha önemli olan şudur:
Aşırı sağ artık kendisini aşırı sağ olarak sunmaya ihtiyaç duymadığı bir siyasal evreye girmiştir. Ve belki de yeni sağın en büyük başarısı, tam da budur:
Kendisini normalleştirirken, normalin ne olduğunu yeniden tanımlamak.
Peki sol nerede durabilir?
Asıl mesele burada başlıyor.
Çünkü yeni sağın yükselişini yalnızca “faşizmin geri dönüşü” olarak okumak, sol açısından politik olarak yetersiz kalabilir. Çünkü eğer seçmenin sağa yönelmesinin nedeni yalnızca ırkçılık olsaydı, cevap basit olurdu: Daha fazla antifaşizm. Fakat mesele bundan daha karmaşık. İnsanlar aynı anda ekonomik güvencesizlik, konut krizi, sağlık hizmetlerinin gerilemesi, ücretlerin baskılanması, göçün yarattığı gerçek altyapı sorunları, devletin kapasitesizliği ve kültürel dönüşüm karşısında yaşanan yön kaybı gibi farklı deneyimler yaşıyor. Yeni sağ bunların hepsini tek bir nedene bağlayabiliyor: “Sorunun nedeni onlar.”
Solun en büyük problemi ise çoğu zaman bu deneyimlere ortak bir politik form verememesi. Bunun yerine parçalı bir ahlaki dil ortaya çıkıyor:
“Göçmenlere karşı ayrımcılık yapmayın.”
“Cinsiyetçi olmayın.”
“Irkçı olmayın.”
“Queer haklarını savunun.”
Doğru olmak ile politik olarak hegemonik olmak aynı şey değildir.
Sol sağın aynası olmamalı
Solun en büyük hatası, sağın kurduğu antagonizmayı kabul edip yalnızca taraf değiştirmek olur. Sağ: “Göçmenler yüzünden sorun var.” Sol: “Hayır, göçmenler sorun değil.”
Bu tartışma sağın kurduğu zeminde oynanmaktadır. Çünkü her iki durumda da siyasal merkez “göç” olmaya devam eder. Oysa solun sorusu başka olmalıdır:
Neden bir toplumda konut, ücret, sağlık, eğitim ve kamusal hizmetler üzerindeki çatışma göçmene karşı bir çatışma olarak yaşanıyor?
İşte burada antagonizmanın yeri değişir. Göçmen ile yerli emekçi karşı karşıya getirilmek yerine: Emek ile sermaye, yurttaş ile piyasa, toplum ile özelleştirme, kamusal ihtiyaç ile kâr mantığı arasındaki antagonizma yeniden görünür hale getirilebilir. Bu, klasik sınıf siyasetine mekanik bir dönüş değildir. Çünkü bugünün sınıfı 19. yüzyılın homojen işçi sınıfı değildir. Ama sınıf antagonizması ortadan kalkmış da değildir. Yalnızca tanınmaz hale gelmiştir.
Solun yeni bir evrenselliğe ihtiyacı var
Yeni sağ farklılıkları hiyerarşik olarak düzenliyor:
“İyi göçmen.”
“İyi kadın.”
“İyi eşcinsel.”
“İyi Müslüman.”
“İyi vatandaş.”
Sol buna karşılık yalnızca daha fazla farklılık tanıması gerektiğini düşünürse, istemeden aynı oyunun içinde kalabilir. Çünkü mesele herkesin kimliğinin ayrı ayrı tanınması değildir. Daha radikal bir soru sormak gerekir:
Kimsenin iyi olduğunu kanıtlamak zorunda olmadığı bir toplum mümkün mü?
Göçmenin “iyi göçmen” olması gerekmeyen, eşcinselin “normal eşcinsel” olması gerekmeyen, kadının “başarılı kadın” olması gerekmeyen, yoksulun “çalışkan yoksul” olduğunu kanıtlamak zorunda olmadığı bir evrensellik. Solun yeniden sahiplenmesi gereken şey tam da bu olabilir:
Kimliklerin toplamı değil, herkes için eşit bir siyasal zemin.
Sol, “hoşgörü”den daha fazlasını söylemeli
Burada önemli bir ayrım var. Liberal merkez şöyle der: “Farklılıklarımıza rağmen birbirimize hoşgörü gösterelim.” Yeni sağ buna şöyle cevap verir: “Hayır. Bu farklılıklar yüzünden toplum parçalandı.” Sol ise üçüncü bir şey söyleyebilir: “Mesele birbirimize hoşgörü göstermemiz değil; birlikte nasıl bir toplum kuracağımızdır.” Bu küçük bir retorik fark değildir. Politikanın öznesini değiştirir. Hoşgörü, farklı bireyleri mevcut düzen içinde yan yana bırakır. Evrensel siyaset ise düzenin kendisini tartışmaya açar.
Solun kaybettiği şey yalnızca oy değil, “gelecek” fikridir
Yeni sağın başarısını yalnızca göç veya kültür savaşlarıyla açıklamak eksik olur. Yeni sağ seçmene bir gelecek tahayyülü sunuyor. Karanlık bir gelecek olabilir ama yine de bir gelecek:
“Ülkemizi geri alacağız.”
“Sınırları kapatacağız.”
“Eski düzeni yeniden kuracağız.”
“Kontrolü geri alacağız.”
Bunların hepsi gerici fantezilerdir; fakat gelecek hakkında konuşurlar.
Sol ise uzun zamandır çoğu zaman mevcut düzenin savunucusu gibi görünmektedir:
Demokrasiyi koruyalım.
Kazanılmış hakları koruyalım.
Mevcut kurumları koruyalım.
İklim krizini yönetelim.
Mevcut Avrupa düzenini koruyalım.
Bunların hiçbiri önemsiz değildir. Ama siyasal olarak yeterli değildir.
Çünkü savunma siyaseti arzu üretemez.
Yeni solun yapması gereken: Sağdan “öfkeyi” geri almak
Burada solun sağdan öğrenmesi gereken şey sağın politikaları değildir. Duygulanım siyaseti.
Yeni sağ öfkeyi meşrulaştırıyor. Sol ise çoğu zaman öfkeden korkuyor. Sağ: “Sistem size yalan söylüyor.” Sol: “Bu söylemin ayrımcı sonuçlarına dikkat edelim.” Sağ: “Sizin hayatınızı kimse önemsemiyor.” Sol: “Bu söylemin yanlış genellemeler içerdiğini belirtelim.”
Böyle olduğunda sağ, seçmenin yaşadığı gerçek deneyimin politik tercümanına dönüşüyor. Sol ise deneyimin ahlak hocası gibi görünmeye başlıyor. Bu nedenle solun yapması gereken:
Öfkeyi bastırmak değil, öfkenin nesnesini değiştirmek.
“Göçmenlere öfke” yerine: “Neden ev sahibi olmak imkânsız hale geldi?”
“Yabancılara öfke” yerine: “Neden ücretler çalışana güvenli bir hayat sağlayamıyor?”
Böylece sağın “onlar yüzünden” dediği yerde sol: “Hayır. Sorun daha yapısal ve ortak”diyebilir.
Solun göç konusunda da daha zor bir pozisyona ihtiyacı var
Bu, “sınırlar önemsizdir” demek değildir. Tam tersine, sol göç meselesinin gerçek toplumsal sonuçlarını kabul etmelidir. Konut kapasitesi sınırlıdır. Okulların kapasitesi sınırlıdır. Sağlık sistemi sınırlıdır. Yerel yönetimlerin kaynakları sınırlıdır. Emek piyasasında sömürü mekanizmaları vardır. Bunları söylemek otomatik olarak sağcı olmak değildir. Asıl mesele bunların siyasal sonucunu nereye bağladığınızdır. Sağ: “Göçmenler yüzünden.” Sol: “Bu kaynakları neden kıt hale getiren bir ekonomik ve siyasal düzen var?” Bu ikinci soru göç sorununu inkâr etmez. Ama göçmeni sorunun öznesi olmaktan çıkarır. Bu çok önemli. Çünkü sol göçün gerçek maliyetlerini konuşmayı reddettiğinde, sağ bu maliyetleri kendi anlatısına dâhil eder. Ve böylece gerçeklik sağın tekelinde kalır.
Sağcı fantezi şudur: “Aslında toplumumuz uyumlu, güvenli ve zengindi. Sonra yabancılar, elitler, queerler, Brüksel, küreselciler gelip düzenimizi bozdu.” Sol bu fanteziye: “Hayır, göçmenler aslında topluma katkı sağlıyor” diyerek cevap verirse, fantezinin içinde kalır. Daha radikal cevap: “Hayır. Zaten hiçbir zaman kaybedilmiş bir saf toplum yoktu.” Toplum hiçbir zaman tam ve uyumlu değildi. Bir “altın çağ” yoktu. Çelişki toplumun dışından gelmedi. Çelişki toplumun kendisindeydi. Sağ, toplumsal antagonizmayı dışarıya yansıtır:
“Onlar yüzünden.”
Solun yapması gereken ise antagonizmayı yeniden toplumun içine yerleştirmektir:
“Biz zaten çelişkili bir toplumuz; mesele bu çelişkinin kimin lehine çözüleceğidir.”
Weidel’in bize bıraktığı asıl soru
Alice Weidel’in biyografisine yeniden dönersek: Lezbiyen. Göçmen partnerli. Çocuk evlat edinmiş. Küresel finans dünyasından geliyor. Çin’de yaşamış. Şimdi de İsviçre’de yaşıyor. Ve buna rağmen ulusalcı, göç karşıtı, muhafazakâr bir partinin lideri. Bu artık yalnızca “ne kadar ironik” diye geçiştirilebilecek bir durum değildir. Weidel bize yeni sağın nasıl çalıştığını gösteriyor:
Kimlikleri yok etmiyor; seçiyor.
Farklılıkları reddetmiyor; hiyerarşikleştiriyor.
Özgürlüğü reddetmiyor; onu bireyselleştiriyor.
Geçmişi inkâr etmiyor; onun bugünkü siyasal anlamını dönüştürüyor.
Ve en önemlisi:
Çelişkiyi çözmüyor; çelişkiden siyasal enerji üretiyor.
Solun buna vereceği cevap ise daha fazla “doğruluk” olmamalı. Daha güçlü bir siyasal arzu olmalı. Daha güçlü bir evrensellik. Daha güçlü bir gelecek fikri.
Ve belki en önemlisi: İnsanlara kim olduklarını açıklayan değil, birlikte ne yapabileceklerini gösteren bir siyaset.
Çünkü yeni sağın gerçek rakibi başka bir kimlik siyaseti değildir. Yeni sağın gerçek rakibi, insanları birbirlerinden korkutarak yönetmeye ihtiyaç duymayan bir evrensel siyaset fikridir.
