Christine Buchholz, “Aufstehen gegen Rassismus” (Irkçılığa Karşı Ayağa Kalk) ittifak kampanyasının kurucu üyelerinden ve “Sozialismus von unten” (Aşağıdan Sosyalizm) örgütünün aktif bir üyesidir. Söyleşiyi Linkswende’den Manfred Ecker gerçekleştirdi. (Türkçeye Aşağıdan Sosyalizm üyesi Ziya Dinç çevirdi.)
AfD, Saksonya-Anhalt’ta düzenli olarak Nazi yürüyüşlerine katılıyor ve buna rağmen AfD’nin eyalet teşkilatları arasında en başarılı olanı – bu nasıl mümkün oluyor? Artık insanlar bilinçli olarak faşistlere mi oy veriyor?
AfD, çok erken bir dönemde Nazi çevreleriyle açık bir ittifak arayışına girdi ve burada neo-faşist Institut für Staatspolitik’in kurucusu Götz Kubitschek önemli bir rol oynadı. Parti, faşist sokak hareketiyle yakın bağları bulunan Ulrich Siegmund’u bir listebaşı aday olarak çıkardı. Siegmund, Martin Sellner ile birlikte Potsdam’daki gizli toplantıya katılanlardan biriydi. O toplantıda sözde “Remigration” [Tersine göç/Deportasyon], yani göçmen kökenli milyonlarca insanın sınır dışı edilmesi tartışıldı. Siegmund, medyadaki tartışmalarda bazen AfD’nin güler yüzlü yüzü olarak tanımlanıyor ve aynı zamanda ücretsiz kreş kontenjanları ve ücretsiz okul yemeği gibi sosyal talepleri de savunuyor. Siegmund bir yandan kendisini işçi dostu bir çizgide gösteriyor, zanaatkârlarla ve küçük işletme sahipleriyle birlikte görüntü veriyor ve onların çalışmalarının daha fazla takdiri hak ettiğini söylüyor. Kısa süre sonra Berlin’de bir mitingde ortaya çıkıyor ve AfD bir gün iktidara gelirse, siyasi muhalifleri dürüst bir işe yönlendireceği tehdidinde bulunuyor. Bu, toplama kamplarıyla ilgili bir tehdit ve Heinrich Himmler’e yapılan bir göndermedir, Nazi çevresi tarafından da bu şekilde anlaşılıyor. AfD, bu iki tutum arasında gidip gelme işini mükemmel bir şekilde beceriyor.
İnsanların bunun faşist bir tutum olduğunun bilincinde olup olmadığını söylemek zor, ancak en azından böylesi açık göndermeler artık birçok seçmen için AfD’ye oy vermenin önünde bir engel olmuyor.
Seçmenlerin bilinçli olarak faşistlere oy verip vermediği konusunda gerçekten şüphe edilebilir, ancak ırkçılık fazlasıyla açık. Yani ırkçı bir partiye oy vermeye hazırlar. Irkçılık Doğu Almanya’da neden bu kadar belirgin?
Öncelikle şunu söylemek gerekir: Irkçılık hem Doğu’da hem Batı’da bir sorun. Irkçı tutumlar Doğu’da daha yaygın, ancak Batı’da da hızla artıyor. Bunun daha yüksek oranda kabul görmesinin birkaç açıklama düzeyi var. Birincisi, DDR’de de ırkçılık vardı, sözleşmeli işçilere ve Polonyalılara yönelik olan ırkçılıklar. Bir Nazi çevresi de vardı.
Helmut Kohl, doksanlı yılların başında Doğu’daki halka çiçek açan, bahar gibi manzaralar, yani müreffeh bir gelecek vaat etti. Bunun yerine bir talan ve satış süreci geldi. Buna karşı protestolar ve grevler gerçekleşti. Kohl hükümeti buna “iltica seli” kampanyasıyla karşılık verdi. Der Spiegel dergisi “Tekne dolu” başlığını attı ve böylece öfke başka bir yöne kanalize edildi. Ardından faşistlerin büyük ölçüde güçlenmesi ve diğerlerinin yanı sıra Hoyerswerda ve Rostock-Lichtenhagen şehirlerinde yabancı işçilerin kaldığı yurtlara ve sığınmacılar için barınma merkezlerine yönelik saldırılar ve kundaklamalar yaşandı. Bununla birlikte Batı’da da, örneğin Mölln ve Solingen’de, çok sayıda saldırı gerçekleşti.
Her hâlükârda söylenmesi gereken şu: Yeniden birleşmenin üzerinden 35 yıl geçmesine rağmen Doğu’daki toplumsal durum hâlâ daha güvencesiz ve ücretler Batı’dakinden daha düşük. AfD, bu hayal kırıklığından ve gelecek korkularından kendi etnik-milliyetçi ve ırkçı pozisyonlarıyla siyasi çıkar sağlamaya çalışıyor.
Halkın, Batı’daki elitlerin kendisine karşı komplo kurduğunu düşünmesinde haklı olduğu söylenebilir mi? İnsanlar bu nedenle komplo teorilerine daha mı yatkın?
Hayır, komplo anlatıları Almanya’nın tamamında aşağı yukarı aynı ölçüde kökleşmiş durumda ve örneğin Güneybatı‘da özellikle güçlü. Ben daha ziyade yeniden birleşmenin ardından yaşanan gerçek talan deneyimlerinin ve eşitsiz yaşam koşullarının öfkeyi beslediğini söyleyebilirim. Yukarıdakilere sövüp saymak için gerçek bir temel var: Eşit olmayan ücret düzeyi. Aynı iş için yapılan ödeme, yaşam beklentisi ve emekli maaşları daha düşük. Ayrıca Schröder ve Fischer hükümetinin Agenda 2010 politikası Doğu’yu Batı’dan çok daha fazla etkiledi.
Die Linke (Sol Parti) bu öfkeyi karşılamak için ne yapıyor?
Die Linke bir yandan toplumsal sorunları gündeme getiriyor, ancak Merz hükümetine veya Saksonya-Anhalt eyalet hükümetine karşı yeterince sert bir tutum almıyor. Saksonya-Anhalt’taki listebaşı aday Eva von Angern, AfD’yi dışarıda tutmak için bir CDU hükümetini destekleyeceğini söylüyor. Oysa CDU-SPD-FDP eyalet hükümeti de, CDU-SPD federal hükümeti de bu sefaletin nedenlerinden biri. Böyle bir yanaşma, her hâlükârda Die Linke’yi zayıflatıyor. Saksonya-Anhalt’ta Die Linke daha önce SPD öncülüğündeki bir azınlık hükümetine hoşgörü göstermişti. Thüringen ve Saksonya’da ise CDU öncülüğündeki azınlık hükümetlerini desteklemek üzere dönemsel anlaşmalar yapılıyor. Berlin’de Die Linke’nin dahil olduğu son hükümet, büyük konut şirketlerinin kamulaştırılmasını hayata geçirmedi. Ayrıca özelleştirmelerde ve sınırdışı etme işlemlerinde de yer aldı.
Bu tür deneyimler nedeniyle Die Linke, birçok insan tarafından inandırıcı bir düzen karşıtı parti olarak görülmüyor. Daha aktivist olduğu ve Leipzig’de olduğu gibi direniş örgütlediği bazı yerlerde ise daha fazla oy alıyor.
AfD’yi güçlendiren bir politikayı savunan partilerle işbirliği yapmak açıkça yanlış yol. Eğer burada soldan inandırıcı bir karşı pozisyon ortaya konulmazsa, kendisini mevcut politikaya alternatif olarak sunabilen AfD’ye insanları terk etmiş olursunuz.
Almanya’nın Ukrayna ve Filistin’deki savaşlara müdahil olması AfD’nin başarılarında nasıl bir rol oynuyor?
AfD içerisinde, Avrupa’daki diğer aşırı sağ partilerde olduğu gibi Rusya yanlısı çizgi giderek daha fazla ağırlık kazandı. Her ne kadar parti içinde herkes aynı çizgide olmasa da. Die Linke, Ukrayna’ya silah sevkiyatı konusunda oldukça temkinli bir tutum sergiliyor ve bu da AfD’ye kendisini bir barış partisi olarak sunma imkânı veriyor. Oysa bu grotesk bir durum, çünkü AfD aynı zamanda Alman ordusunun, Bundeswehr’in, kitlesel biçimde silahlandırılmasını savunuyor. İsrail-Filistin meselesinde İsrail’in yanında yer alıyor. Ayrıca İslam karşıtı pozisyonları kararlı bir şekilde savunuyor ve Filistin yanlısı aktivizmi kriminalize ediyor.
AfD küresel bir olgunun parçası. Trump’tan AB politikalarına kadar, sağcı partiler ırkçı, sosyal politika karşıtı ve iklim düşmanı politikalar sayesinde rüzgârı arkalarına alıyor. Biz solcular buna nasıl karşı koyabiliriz?
Direnişi uluslararası düzeyde birbirine bağlamak son derece önemli. Ayrıca direnişin halk içinde ne kadar güçlü biçimde kök salabildiği de büyük bir fark yaratıyor. Erfurt’taki AfD parti kongresine karşı gerçekleştirilen kitlesel abluka, yerel halkın mobilize edilmesi ve kitlesel biçimde katılım göstermesi sayesinde öne çıktı.
Bunun yanı sıra solun, uluslararası düzeyde de, tıpkı bizim burada olduğu gibi, toplumsal bir perspektif sunabilmesi gerekiyor. Hükümetler uluslararası rekabete, işçi sınıfı üzerindeki baskıyı artırarak, sağlık sisteminde ve emekli maaşlarında kesintiler yaparak tepki veriyor. Ancak henüz genel ve koordineli bir direniş yok.
Bu nedenle her şeyden önce bu protestoyu inşa etmek önemli. Dün, 5 Eylül’de Berlin’de bir çocuk doktoru tarafından başlatılan ve hükümetin sağlık sistemine yönelik saldırılarına karşı çıkan bir miting gerçekleştirildi. 26 Eylül’de birçok kentte protestolar düzenlenecek. Bunlar Deutscher Gewerkschaftsbund (Alman Sendikalar Birliği) DGB tarafından çağrısı yapılan protestolar. Mobilizasyon hâlâ tereddütlü ilerliyor, ancak bunu büyütmek çok önemli, böylece toplumsal bir perspektif – ırkçılık ve dışlama üzerine kurulmayan sol bir perspektif – ortaya çıkabilir.
Sağın yükselişinin yalnızca seçimler düzeyinde üstesinden gelinemez. Sokaklarda gerçek bir direnişe ihtiyaç var. Bu direniş, onların elini güçlendiren meseleleri birbirine bağlamalı. Buna silahlanmaya karşı direniş de dahil. Şimdi silahlanmaya aktarılması planlanan yüz milyarlarca Euro, toplumsal bütçeler üzerinde muazzam bir baskı oluşturuyor. Bugün deneyimlediğimiz krizler ve Ukrayna’da, Filistin’de ve İran’a karşı yaşanan savaşların tamamı, kapitalizmin krizinin ürünleridir. Bu nedenle bu protestolarda aynı zamanda insanları kazanmak zorunda olduğumuz antikapitalist bir perspektif de sunmalıyız. Antikapitalist sol ancak bu mücadelelerin içinde büyüyebilir.