Yeni çözüm sürecinin asıl sınavı

Silahlı çatışmanın sona ermesi; silahlı güçlerin ve sivillerin ölümlerinin, yargısız infazların ve zorla kaybetmelerin son bulması anlamına gelir. Bu da demokratik siyaset alanının genişlemesi için önemli bir imkân yaratır.

Çerçeve yasanın Meclis’te kabul edilmesinin üzerinden bir hafta geçti. Her kesimden insanın dikkati artık yasanın nasıl uygulanacağına çevrilmiş durumda. Yasaya ilişkin tartışmalar sürüyor. Ancak görünen o ki Türkiye ve Kürt sorunu yepyeni bir döneme giriyor.

Bu sürecin Türkiye’nin iç dinamikleriyle kendiliğinden gelişen bir süreç olmadığı konusunda taraflar birçok kez açıklama yaptılar. Kürt meselesi, tarihin farklı dönemlerinde olduğu gibi bir kez daha küresel kriz ve bölgesel yeniden yapılanmanın ortasında siyasetin gündemine girdi. 2013-2015 dönemi dışında, Kürt sorununun çözümü Türkiye’nin normal siyasal koşullarında ve iç dinamikleriyle belirlenen bir gündem olmadı.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında olduğu gibi, Irak’ın işgaliyle başlayan süreçte de Kürt meselesi bölgesel gelişmelerle birlikte yeni bir anlam kazandı. Bugünkü yeni çözüm süreci de 7 Ekim 2023’te Hamas-İsrail savaşının başlaması, İsrail’in ABD desteğiyle bölgede yürüttüğü politikalar ve Suriye’de Esad rejiminin yıkılması sonrasında Ortadoğu’nun yeniden dizayn  edildiği bir kavşakta ortaya çıktı. PKK’nin paradigma değişikliğine yönelmesi ve silahlara veda etmesi de bu bölgesel tablodan bağımsız değerlendirilemez.

Bu noktada sürecin kapsamına ilişkin bazı rakamlar da tartışılıyor. DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, T24’te Murat Sabuncu ve Şirin Payzın’a verdiği cuma günkü söyleşide, yeni yasanın uygulanmaya başlanmasıyla ilk aşamada 3.800-3.900 PKK’linin yanı sıra 75 bin kovuşturma ve soruşturma dosyası ile 50 bin gizli soruşturma olmak üzere yaklaşık 125 bin dosyanın yararlanacağını, yasada kapsam dışında bırakılan kişi sayısının ise 900 civarında olduğunu ifade etti. Ancak bu rakamların iktidar kaynaklı bir bilgi mi yoksa kişisel tahmin mi olduğu söyleşiden net olarak anlaşılmıyor.

Gazeteci Ayşe Sayın da BBC Türkçe’de 1 Temmuz 2026’da yayımlanan haberinde, Cumhurbaşkanı Erdoğan başkanlığında Sapanca’da gerçekleştirilen AK Parti İstişare Toplantısı’nda bir AK Parti yetkilisinin hazırlanması planlanan yasadan yararlanacak PKK’li sayısının yaklaşık 5 bin olacağını söylediğini aktardı.

Bu sayıların hangisinin gerçeği yansıttığı, yasanın uygulama sonuçları ortaya çıktığında görülecek. Fakat rakamlardan daha önemli olan bir gerçek var: Yaklaşık iki yıldır ifade edilenler,  fiiline gerçekleşecek. Silahlara veda gerçekleşecek.  bir sürece dönüşüyor.

PKK’nin,  silahı siyasal çözüm aracı olmaktan çıkarmasıyla Türkiye toplumu, uzun yıllardır taşıdığı bölünme kaygısı geride kalacak. Bölünme korkusu büyük ölçüde sona erecek.

Milliyetçi ve statükocu çevrelerin, çerçeve yasanın Meclis’te görüşülmesi sırasında toplumdaki bölünme korkusunu köpürtme girişimlerinin oldukça cılız kalması, bu değişimin önemli göstergelerinden biri. Bölünme kaygısının yerini büyük ölçüde iktidarın samimiyetinin sorgulanması aldı. Toplumdaki hâkim tutum, “Hele bir yapsınlar da görelim” biçiminde özetlenebilecek temkinli iyimserlik, şartlı destek ve pasif izleyicilik.

Bu tutumun arkasında iki temel kaygı bulunuyor. Birincisi, iktidarın geçmişteki pratikleri ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yeniden seçilme hedefi doğrultusunda Kürt siyasal hareketini muhalefetten uzaklaştırarak Cumhur İttifakı’nın açık ya da örtülü bir parçası hâline getirme ihtimali. İkincisi ise iktidarın çatışmayı sona erdirme arayışına paralel olarak ana muhalefet partisine yönelik yargı operasyonları, tutuklamalar ve siyasal müdahaleler ile demokratik ve toplumsal muhalefetin hak alanının daraltılması.

Bu nedenle muhalefetin önemli bir bölümü silahsızlanma sürecini sorgularken, Kürtlerin temel hak taleplerine aynı ilgiyi göstermiyor. İktidara duyulan güvensizlik, süreci ertelemenin veya silahsızlanmanın durmasını beklemenin gerekçesine dönüşüyor.

Oysa “önce demokrasi, sonra silahsızlanma” biçimindeki yaklaşım, iki süreci birbirinin alternatifi hâline getiriyor. Oysa negatif barışın, yani silahlı çatışmanın sona ermesinin sağlanması, daha güçlü bir demokrasi ve insan hakları mücadelesinin önünü açabilir. Silahlı çatışmanın sona ermesi; silahlı güçlerin ve sivillerin ölümlerinin, yargısız infazların ve zorla kaybetmelerin son bulması anlamına gelir. Bu da demokratik siyaset alanının genişlemesi için önemli bir imkân yaratır.

Daha önemlisi, çatışmanın kalıcı olarak sona ermesiyle Kürt meselesinin yalnızca bir güvenlik sorunu olarak ele alınmasının önüne geçilebilir. Böylece sivil, siyasal ve sosyoekonomik hakların geliştirilmesi, demokratik kurumların güçlendirilmesi ve geçmişle yüzleşmenin hukuki ve kurumsal zemininin oluşturulması mümkün hâle gelebilir.

Silahsızlanmanın ötesinde bir sorumluluk

Bu gelişmeler kendiliğinden olumlu sonuçlar doğurmaz. Kalıcı barışın kurulması ve Kürt sorununun çözüm mücadelesinin geliştirilmesi için çerçeve yasanın yaratacağı kısmi iyileşmelerin hayata geçirilmesi gerekir. Bu nedenle süreç, bu ülkede insanca yaşamak isteyen herkesin meselesi olmalıdır.

Yasanın gereklerini yerine getirme ve sürecin geleceğini belirleme konusunda birinci derecede sorumluluk, kuşkusuz siyasi iktidar ile silahlı mücadeleyi sona erdirme ve kendisini feshetme kararı alan PKK ve Abdullah Öcalan’dadır.

 Çatışma döneminin yaralarını sarmak, toplumsal ve siyasal hayatı normalleştirmek, geçmişle yüzleşmek ve kalıcı barışın koşullarını oluşturmak bakımından silahsızlanmanın doğrudan tarafları dışındaki siyasal yapılar ile sivil toplumun da önemli görevleri bulunuyor.

Çerçeve yasanın yürürlüğe girmesinden sonra bu sorumlulukların daha net tanımlanması gerekiyor. Bunu dört başlık altında düşünmek mümkün: devlet ve örgüt; iktidar bloku; siyasal partiler ve toplumsal muhalefet; sivil toplum ve akademi.

Silahlı çatışmanın sona erdirilmesi sürecinin hukuki bir zemine taşınması iki temel koşula bağlı. Birincisi, sürecin gerektirdiği ölçüde demokratik şeffaflığın sağlanması. İkincisi ise bundan sonraki aşamaların TBMM’de mümkün olan en demokratik ve katılımcı yöntemlerle yürütülmesi. Çerçeve yasanın hazırlanma ve kabul edilme sürecindeki eksikliklerin bundan sonraki aşamalarda tekrarlanmaması gerekiyor.

Silahsızlanmanın Birleşmiş Milletler’in DDR — silahsızlanma, terhis ve topluma yeniden kazandırma — kriterleri gözetilerek yürütülmesi de önem taşıyor. Kamuoyunda, tarafların bu konuda yeterli hassasiyeti göstermediğine ilişkin bir kanaat bulunuyor. Çatışma çözümü ve hak temelli çalışmalar yürüten sivil toplum örgütleri ile demokratik muhalif güçlerin görevi, sürecin yaratabileceği riskleri görerek bunların giderilmesi için somut öneriler geliştirmek olmalı.

Burada sivil toplumun ve muhalif siyasal aktörlerin rolü belirleyicidir. Onların görevi yalnızca iktidarın attığı adımları izlemek veya eleştirmek değil; sürecin demokratikleşmesi, şeffaflaşması ve toplumun bütün kesimlerinin katılımına açılması için somut bir siyasal ve toplumsal mücadele yürütmektir.

İlk bölümde ortaya çıkan temel gerçek tam da burada önem kazanıyor: Silahların siyasal araç olmaktan çıkması, Türkiye’deki bütün sorunların çözüldüğü anlamına gelmiyor. Tersine, yeni bir mücadele alanı açıyor. Bu alan, Kürt sorununun güvenlik ekseninden çıkarılarak demokratik haklar, eşit yurttaşlık, hukuk, adalet ve toplumsal barış ekseninde ele alınmasıdır.

Dolayısıyla yeni dönemin asıl sınavı yalnızca silahsızlanmanın gerçekleşip gerçekleşmeyeceği değil, silahsızlanmanın demokratikleşmeye ve kalıcı barışa dönüştürülüp dönüştürülemeyeceğidir. Bunun başarılması, yalnızca iktidarın değil, muhalefetin, sivil toplumun ve toplumun tamamının sorumluluğundadır.

son yazıları

Silahlı mücadelenin sonu ve demokratikleşme sorunumuz
21 Aylık yeni çözüm sürecine ayna tutulmalı
NATO zirvesi dış politikanın iç siyasete dönüştüğü gösteri

ilginizi çekebilir

demirtas-yuksekdag-mizarakli
(Seçtiklerimiz) Barışa giden uzun yolda Camuscu cesaret, kahraman ve mücadele sorumluluğu
Collage_Protest-1024x723
Hindistan: Hamamböcekleri yürümeyi öğrendi
tbmmde-cerceve-yasa-oylamasi-kim-evet-kim-hayir-dedi-1
İktidarın aynasında siyaset yapmak