Geçtiğimiz haftalarda İstanbul’da art arda yaşanan üç olay, sanatçının duruşu meselesini yeniden gündeme taşıdı. 30 Mayıs’ta Atatürk Olimpiyat Stadyumu’nda sahne alan Kanye West, antisemitik açıklamaları yüzünden İngiltere, Fransa, İsviçre ve Polonya’da konserleri iptal edilirken, İstanbul’da 118 bin kişiyle dünya rekoru kırdı; bu durum, sanat dünyasındaki ırkçı-şiddet destekçisi figürlere yönelik boykot ve yaptırım tartışmasını yeniden alevlendirdi. Aynı günlerde, eski sevgilisine şiddet uyguladığı gerekçesiyle hapis cezası kesinleşen oyuncu Ozan Güven, Kadıköy’de gittiği bir mekânda, “Failler dışarı” sloganları atan kadınlar tarafından dışarı çıkarıldı. Bu iki olay, kamuoyunda failleri aklamamak ve ifşa etmek etrafında yeni bir tartışma başlattı: hukuki süreçlerin çoğunlukla cezasızlıkla sonuçlandığı bir düzende, ünlü erkek faillerin ellerindeki sosyal gücü kendilerini aklamak için kullanmaları ve bunun camia içinde normalleşmesi, sıkça karşılaştığımız bir durum.
Bu vakalar, sanatçının söylemine, duruşuna ve üretimine daha yakından bakmamızı zorunlu kılıyor. Her boyutta şiddetin rasyonelleştirilmeye çalışıldığı bugünün dünyasında, sanatçının sözünü ve gücünü ezilenden, barıştan ve eşitlikten yana kurması, salt bir tercih değil, tarihi bir sorumluluk. Çünkü görünürlük ve itibar, başlı başına bir toplumsal güç ve bu gücün nasıl kullanıldığı, her zaman bir taraf tutmak anlamına geliyor – sessizlik dahi.
Bu gücün şiddeti nasıl meşrulaştırmaya hizmet edebileceğinin en çarpıcı örneği, Gwyneth Paltrow’un geçtiğimiz hafta yayımlanan reklam filmiydi. Oyuncu, İsrail’in Herzliya kentinde yükselen “51 Park” adlı lüks rezidans projesini tanıttı; New York’ta çekilen reklamda projeyi dünyanın en “ikonik” lokasyonlarıyla kıyasladı. Ancak Herzliya, 1948’de Siyonist milisler tarafından boşaltılan Filistin köyü El-Haram’ın üzerine kurulu; proje de işgal altındaki bölgelerde faaliyet gösteren bir gayrimenkul şirketi tarafından geliştiriliyor. Gazze’de süren yıkımın ortasında yayımlanan reklam, sosyal medyada büyük bir tepkiyle karşılandı; Paltrow soykırımı aklamakla suçlandı. Burada sanatçının “apolitik” bir reklam yüzü olma tercihi bile, fiilen işgalin normalleştirilmesine hizmet eden bir duruş anlamına geliyor.
Tam tersi bir örnek ise 17 Mayıs’ta İstanbul’daki Patti Smith konserinde yaşandı: konser sırasında bir izleyicinin açtığı Filistin bayrağına özel güvenlik müdahale etti, valilik emri olduğunu öne sürerek bayrağı almaya çalıştı; itiraz eden bir başka izleyiciyi de yaka paça dışarı çıkardı. Ancak izleyicilerin direnişi sonucu güvenlik özür diledi ve gece boyunca hem Filistin hem LGBTİ+ bayrakları açık kaldı. Yarım asırdır şarkılarıyla halkların gücünü öven Smith’in sahnesinde yaşanan bu küçük zafer, kurumsal baskıların ancak örgütlü ve kararlı bir kitlesel tepkiyle geri püskürtülebileceğini gösteriyor.
Javier Bardem, Mark Ruffalo ve Roger Waters gibi isimlerin yıllardır sürdürdüğü soykırım karşıtı, Filistin’le dayanışma temelli kamusal duruşu da sanatçının elindeki toplumsal sermayenin iktidarı aklamak için değil, ezilenden yana bir araç olarak da kullanılabileceğini gösteriyor. Bu, sanatçının “tarafsız” bir figür olamayacağının kanıtı; her duruş, mutlaka bir tarafı güçlendiriyor.
Türkiye’de de benzer bir gerilim, Şebnem Ferah’ın altı yıl aradan sonra verdiği konser öncesinde yaşandı: sanatçının, vefatının ardından Sırrı Süreyya Önder için yapılan bir anma paylaşımını beğenmesi, bazı kesimlerce siyasi bir duruş olarak okundu ve hızla bir boykot kampanyasına dönüştü. Bu küçük dijital jestin bile böylesine büyük bir tepkiyi tetikleyebilmesi, kutuplaşmış kamusal alanda sanatçının en ufak hareketinin de siyasi bir anlam taşıdığını gösteriyor.
Bütün bu örnekler, aslında tek bir gerçeği farklı yönlerden aydınlatıyor: sanatçının sessizliği ya da “apolitiklik” iddiası, mevcut iktidar ilişkilerini güçlendiren bir duruş. Ozan Güven’in mekândan çıkarılması da hukukun yetersiz kaldığı yerde sıradan insanların – burada kadınların – örgütlü tepkisinin nasıl bir hesap sorma biçimine dönüştüğünü gösteriyor. Aynı kararlılık, Patti Smith’in sahnesindeki izleyicilerde de görüldü.
Savaşın, soykırımın ve toplumsal cinsiyet şiddetinin meşrulaştırılmaya çalışıldığı bugünün dünyasında, sanatçının duruşu kadar, o duruşu izleyen, alkışlayan ya da reddeden kitlelerin tutumu da belirleyici. Patti Smith’in seyircisi bu hattı tek başına savunmadı; Kadıköy’deki kadınlar da örgütlü bir tepkiyle hareket etti. Bize düşen de bireysel infazla sessiz onaylama arasında sıkışıp kalmamak: boykot çağrılarını dağınık tepkilerden örgütlü bir dayanışma hattına dönüştürmek, sanat ve kültür alanındaki failleri ve onları aklayanları teşhir eden kampanyaları büyütmek, kültür emekçileriyle ezilenler arasındaki bağı güçlendirmek. Sanatçıyı hesaba çağırmak da ezilenlerin yanında saf tutan sanatçıyı korumak da ancak örgütlü bir dayanışmayla mümkün.