Trump için Çin’de perde kapandı mı?

Trump, 2016’daki ilk başkanlık kampanyası sırasında ABD hegemonyasına yönelik Çin tehdidine dair alarm zillerini çalmıştı.

John Adams ve Alice Goodman tarafından yazılmış, Nixon in China (Nixon Çin’de) adında ünlü bir opera vardır. Bu opera, ABD Başkanı Richard Nixon’ın Şubat 1972’de Beijing’e gerçekleştirdiği tarihi ziyareti konu alır. Azılı bir anti-komünist olan Nixon, Çin Devrimi’nin lideri Mao Zedong’u Soğuk Savaş’ta taraf değiştirmeye ikna etmeye çalışmıştır. Demokrat Jimmy Carter tarafından da sürdürülen bu taktik, dengenin Sovyetler Birliği aleyhine değişmesine yardımcı olmuştur.

Belki bir gün, mevcut ABD başkanının geçen hafta Çin’e yaptığı ziyareti anlatan Trump in Beijing (Trump Beijing’de) adlı bir opera da yazılır. Ancak, Nixon’ın gezisi ABD’nin 20. yüzyılın sonunda tartışmasız kapitalist hegemon olmasını sağlayan jeopolitik bir değişimin tasarlanmasına yardımcı olmuşken, bu sefer hikaye çok farklıydı.

Aradan geçen yıllarda, ekonomik gücün küresel dağılımında devasa bir kayma yaşandı. 1972’de Amerika Birleşik Devletleri küresel imalat katma değerinin yüzde 25 ila 30’unu oluştururken, Çin yüzde dördünü oluşturuyordu. 2024’te ise ABD’nin payı yüzde on, Çin’inki ise yüzde 30’du.

İşin ironik tarafı, Ronald Reagan ve Bill Clinton gibi ABD başkanlarının Çin’in dünya pazarına entegrasyonunu teşvik etmiş olmalarıdır. Bunun, Çin devlet kapitalizminin kademeli olarak ABD’ye tabi liberal bir kapitalist topluma dönüşmesini sağlayacağına inanıyorlardı.

Aksine, Şi Jinping yönetimindeki Çin hızla ilerledi, ABD liderliğindeki “kurallara dayalı düzeni” reddettiğini teyit etti ve diğer pek çok ekonomiyi kendi ticaret ve yatırım ağına çekti. ABD’nin geriye kalan temel rekabet avantajı, Silikon Vadisi’nin yüksek teknoloji alanındaki hakimiyetiydi. Ancak Çinli firmalar geleceğin bazı sektörlerinde -örneğin elektrikli araçlarda- halihazırda lider konumdalar ve yapay zeka ile gelişmiş çipler gibi alanlarda da arayı kapatıyorlar.

Muhafazakar yorumcu Ross Douthat, New York Times’ta şöyle yazıyor: “Gerçek Soğuk Savaş ile yapılan karşılaştırmalar ne ölçüde geçerliyse, Çin, Sovyetler Birliği’nin hiçbir zaman olamadığı kadar güçlü bir maddi rakiptir ve şu ana kadar başarısız olan İran kumarımız, Amerikan sert güç pozisyonunu hiç olmadığı kadar tehlikeli bir durumda bırakmıştır.” 

Trump, 2016’daki ilk başkanlık kampanyası sırasında ABD hegemonyasına yönelik Çin tehdidine dair alarm zillerini çalmıştı. Ancak Şi, Çin’in üretimine hakim olduğu nadir toprak elementlerinin tedarikini kestikten sonra, Trump geçen yıl devasa gümrük vergisi artışlarından geri adım atmak zorunda kaldı. Ve ABD ile İsrail’in İran’ı mağlup edememesi, askeri teknolojideki drone devriminin Pentagon’un gücünü nasıl yıprattığını gözler önüne serdi.

Dolayısıyla, her zamanki zorba ve böbürlenen Trump yerine, Beijing’de çok daha mütevazı bir figür gördük. Singapur Ulusal Üniversitesi’nden Ja Ian Chong, Financial Times’a şunları söyledi: “Görünüm ve retorik açısından, Şi muhtemelen daha güçlü bir izlenim bıraktı… Trump, karşılıksız kalan tüm o övgüleriyle, Şi’den bir şeyler talep eden, adeta yalvaran biri gibi görünüyordu.”

Trump bir talepkâr olarak geldi. Şi’nin Boeing yolcu uçakları ve ABD soya fasulyesi satın almayı kabul etmesini istiyordu. Ancak somut taahhütler anlamında eline hiçbir şey geçmedi. Ayrıca Çin’in Hürmüz Boğazı’nı yeniden açması için İran’a baskı yapmasını umuyordu -ki bu durum tek başına ABD askeri gücünün gerilemesinin bir işaretidir.

Ama Şi, Trump’a yardım etmek için neden parmağını oynatsın ki? Felaketle sonuçlanan İran Savaşı, ABD’nin prestijini ve gücünü eritip bitiriyor. Ya da daha doğrusu, bunu neden bedavaya yapsın ki? Şi, bedelini açıkça ve kamuoyu önünde şu sözlerle dile getirdi: “Tayvan meselesi, Çin-ABD ilişkilerindeki en önemli konudur. Yanlış yönetilirse, iki ülke karşı karşıya gelebilir, hatta çatışma yaşanabilir ve bu da tüm Çin-ABD ilişkilerini son derece tehlikeli bir duruma sokabilir.”

Beijing, ABD destekli Tayvan adasını bünyesine katarak Çin’in yeniden birleşmesini tamamlamaya kararlı. Trump, Tayvan’a 14 milyar dolarlık silah satıp satmamayı düşündüğünü söylüyor. Nasıl karar verirse versin, Asya’daki askeri denge Washington aleyhine kayıyor. İran drone’ları ve füzeleri Orta Doğu’daki ABD üslerinin çoğunu saf dışı bıraktı.

Tayvan üzerinde çıkacak bir savaş durumunda, İran’dan çok daha büyük bir askeri güç olan Çin’in, Batı Pasifik’teki ABD üslerinin çoğuna aynısını yapabileceğinden pek şüphe yok gibi görünüyor. ABD kesinlikle tamamen oyun dışı kalmış değil, finansal olarak hakimiyetini sürdürüyor. Ancak kesinlikle darbe almış durumda.

socialistworker.co.uk’den Ali Ekber çevirdi

son yazıları

Düşüşteki Starmer, Brown’ın başarısız politikalarına sarılıyor
Birleşik Arap Emirlikleri'nin OPEC'ten ayrılmasının ardından sistemdeki çatlaklar genişliyor
Trump’ın ‘yağmacı hegemonyası’ yerini başka bir şeye bırakıyor

ilginizi çekebilir

TOPSHOT-MIDEAST-ISRAEL-PALESTINIAN-PRISONERS
İsrail'in suçlarını dile getiren herkes "kan iftirası" ile suçlanacak
NATOyaHayir-NATOkapatilsin-BulentErkmen
DİSK, KESK, TMMOB ve TTB: NATO’ya hayır!
24_7-Global-Sumud-Flotilla-Livestream-8-43-38-screenshot-e1779090533931
İşgal güçleri, Sumud Filosuna saldırdı