Bir kadının kavgaları ve dönüşümleri

Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri, sınıfın, cinsiyetin ve cinsel kimliğin birbirinden koparılamadığını hem teorik hem de derinden kişisel bir düzlemde ortaya koyan nadir eserlerden biri.

Edouard Louis’nin aynı adlı romanından, Ayberk Erkay’ın çevirisi, Kemal Aydoğan’ın yönetmenliği ve Onur Ünsal’ın tek kişilik performansıyla sahnelenen Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri oyunu, İstanbul Moda Sahnesi prodüksiyonu olarak sahneleniyor. Genç bir yazar olarak Louis’nin etkileyici ve politik biyografik metninden birebir uyarlanan oyun, Onur Ünsal’ın hayranlık uyandıran oyunculuk performansı ve oyun tasarımıyla, izleyicilere soluksuz bir deneyim sunuyor. 

Aynı yazarın Babamı Kim Öldürdü isimli biyografik romanından uyarlanan oyunun ardından bu kez, Louis’nin annesinin ve onun yansımasında kendimizin ve annelerimizin hayatlarına bakıyoruz. Sınıfsal ve heteronormatif koşulların hem annesinin annelik-kadınlık hem de yazarın kendi eşcinsellik var oluşu kesişiminde çok etkili bir şekilde anlatıldığı metnin, anlatmakla kalmayıp bire bir canlandırmayla seyirciyi ortak ettiği bu anlatı, izleyen herkesin kendisinin ya da annesinin hayatından çok benzer noktalar bulacağı bir ortaklık zemini yaratıyor. Louis’nin şu cümlesi, bugünden geçmişe, annesinin hikayesine bakışını anlatma motivasyonunu çok iyi anlatıyor:

 “(…) olduğum kişi hiçbir zaman bir erkek olmadı ve beni ona en çok yaklaştıran da işte bu hasarlı gerçeklik. Onun kim olduğunu ve yaşadıklarını anlamayı belki de bu sayede burada, varlığımın bu yok-mekânında başarabilirim.”

Metnin ilk önemli tavrı, oyunu “bir oğulun annesine dönük saygı duruşu” kişiselliğinden çıkarıp politik söyleme vurgu yapmayı tercih etmesi. Bu noktada “Annemin Kavgaları ve Dönüşümleri” demek yerine “Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri” demesi, bu tavrın en önemli göstergesi. Bu tercih, eşcinsel bir oğlun ataerkil dile karşı bilinçli bir reddi. Heteronormatif ailenin dili, kadını her şeyden önce “anne” ve “eş” olarak tanımlar; Louis bu dili bozar. Anneyi bir akrabalık kategorisine hapsetmek yerine, onu toplumsal bir özne olarak görür ve gösterir.

“Her şey bir fotoğrafla başladı.” cümlesiyle açılan oyun, bir anlamda ev içine hapsolmuş bir kadının bir zamanlar genç ve mutlu olduğunun fark edilmesiyle başlıyor. İki evlilik, beş çocuk, yoksulluk, ev içi psikolojik şiddet ve aşağılanma, hayallerin ve mutluluğun üzeri örtük bir şekilde suç sayıldığı yirmi yıllık bir hayat kesiti, toplumsal cinsiyet rollerinin ve ev içi emeğin uzun soluklu sömürüsü yazarın kendi sıkışmışlığı ile ortaklıklar kurarak anlatılıyor. Bu noktada, anlatıcının / yazarın kadının kendisi değil, oğlu olması, anlatıyı çok daha etkili kılıyor. 

Louis, Kuzey Fransa’nın yoksul işçi mahallelerinde, eşcinselliğin “hastalık” ya da “utanç” sayıldığı bir ortamda büyümüştür. Bu ortam, ona hem sınıfsal hem de cinsel bir baskı uygulamıştır; o ikili baskı, annesine bakışını şekillendiren temel deneyimdir. Moda Sahnesi’nin prova notlarında da aktarıldığı üzere, annesinin zengin olma hayallerine ortak olan, babasından gizli bir ittifak kuran küçük Eddy’nin bu gizli sevinci, queer bir evladın annesiyle kurduğu özgün bir dayanışmanın da ifadesidir.

Bu dayanışma rastlantısal değildir. Bir işçi sınıfı evinde hem eşcinsel bir çocuk hem de bir kadın, aynı tahakkümün farklı biçimlerine maruz kalır. Baba figürü hem erkeğin egemenliğini hem de heteronormativitenin kurallarını dayatır. Louis ve annesi Monique, bu çifte baskı altında birbirlerini bulurlar: biri kadınlığı, diğeri eşcinselliği yüzünden dışlanmış iki insan olarak. Yazarın annesine duyduğu derin sempati ve vicdan borcu, yalnızca bir oğulun annesine sevgisi değil; aynı ezme düzeninin iki farklı kurbanı arasındaki siyasi bir yakınlaşmadır. Oyunda, “sınıf firarisi”ne dönüşen oğulun, anneyi aşağılamaktan başka seçeneği olmadığını düşünen babanın ve sınıflar arası farklılıkları daha da belirginleştiren yapıların; utanmanın, utandırılmanın ve sınıf şiddetinin öyküsü okunur. Louis’nin eşcinselliği soyut bir kimlik meselesi değil, maddi koşullar tarafından biçimlendirilmiş ve o koşullarla hesaplaşan bir varoluş biçimidir. Queer olmak, o mahallede bedene yazılmış bir suçtu; tıpkı kadın olmak gibi.

Kemal Aydoğan, “Ev içi emeğin görünür olmasını istiyorum” diyerek sahneye kameralar kurduklarını ve her gün yapılan ev işlerini belgesel estetiğiyle yakın çekime aldıklarını belirtiyor. Sahne dekoru tercihi ve tüm ev içi performansın oyun boyunca birebir canlandırılması, bir sahneleme tercihinden öte doğrudan siyasi bir müdahale olarak okunabilir. İki saatlik oyun boyunca Onur Ünsal, hamur açıyor, yerleri süpürüyor, çamaşır topluyor ve asıyor, örgü örüyor, sofra hazırlayıp bulaşık yıkıyor. Tüm bu ev içi emeğin, sonsuz bir döngüde tekrar ediyor oluşu, kanıksanmış gündelik hayat eylemlerinin adaletsizliğini ve zamanı yok eden öldürücülüğünü, hiçbir söze gerek kalmadan çok iyi anlatıyor.

Sahnede ilk görülen nesne bir elektrik süpürgesi. Evdeki herkes sabah evden çıkabilir; evde kalan annedir, anne evde kalır. Anne Monique’in temizlediği ev, pişirdiği yemek, büyüttüğü beş çocuk, ki bunların tamamı sermaye birikiminin sessiz altyapısını oluşturur; ama ücretlendirilmez, görünmez kılınır ve “sevgi” ile “annelik” diliyle örtülür. BM’nin 2025 raporuna göre kadınlar, tüm ücretsiz bakım çalışmalarının yüzde 76,2’sini üstlenmektedir. Monique’in hikâyesi bu istatistiğin insan yüzüdür.

Yönetmen Aydoğan’a göre dekorun örtülerle kaplı olması yalnızca bir sahneleme değil, “bir hafızanın, bir geçmişin, bir ihtimalin varlığını işaret eden önemli bir eşik. Ev, Monique için hem yaşam alanı hem hapishanedir. Louis’nin kendi sözleriyle: “Annem bu hapishanede mahkûmdu.” 

Oyun, çaresiz bir kurban karakterin kabul edilmesi zorunlu kaderini didaktik ve dramatik bir çerçevede sunmuyor. Monique, yirmi yıllık ev içi mahkumluğunu, “Artık Yeter!” diyerek sonlandırıyor ve tüm sınıfsal ve toplumsal cinsiyet rolü zincirlerini kırmayı, yaşamayı tercih ediyor. Bu yönüyle oyun, politik olarak, kabul edilmez olana karşı itirazı ve dönüşümün mümkünlüğünü de gösteriyor.

Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri, sınıfın, cinsiyetin ve cinsel kimliğin birbirinden koparılamadığını hem teorik hem de derinden kişisel bir düzlemde ortaya koyan nadir eserlerden biri. Bir queer yazarın, ataerkil işçi sınıfı evinde ezilmiş annesine borcu olarak kaleme aldığı bu metin; ev içi emeği, yoksulluğu ve kadın bedenine yazılmış şiddeti tek tek adlandırır. Moda Sahnesi, bu adlandırmayı sahneye taşırken seyirciye bir hikâye izletmekle yetinmiyor; ona, bakmayı seçmediği bir gerçeği gösteriyor. O gerçek hâlâ burada, aramızda ve değişmez değil.

son yazıları

Aile boyu film festivali: 45. İFF
Dizi: Radyoaktif acil durum
İstanbul’un Kuzey Ormanlarına yeşil aklama

ilginizi çekebilir

000_1546C4
Dünya olayı olarak Gazze
Marksizm2026_Brosur_iki renk_BASKI-1
Marksizm 2026: Savaşa, iklim krizine ve aşırı sağa karşı küresel direnişi inşa edelim
roni
Marksist olmanın müthiş heyecanı