Translar bütün dünyada yoğun bir ayrımcılık ve nefretle karşılaşıyor. Ayrımcılık aslında ailede başlıyor; pek çok ebeveyn trans olduklarını ifade eden çocuklarını dışlıyor, “düzelmesi” için kötü davranma veya şiddet kullanma, cezalandırma yoluna gidiyor. Birçok trans aileden yeteri kadar ya da hiç destek görmediği için, hayatını çok zor koşullar altında, her gününü farklı bir mücadele vererek geçirmek zorunda kalabiliyor.
Transların atanmış cinsiyetleri ile gerçek cinsiyetleri arasındaki çelişki, günlük hayatta da karşılarına bir sorun yumağı olarak çıkıyor. Kimlik gösterilmesi gereken yerlerde kişinin cinsiyet kimliği sorgulanabiliyor, sağlık hizmeti alabilmek çoğu zaman başlı başına bir soruna dönüşebiliyor. Okulda, kampüste, kafede, lokantada, otelde, her yerde ayrımcılık ve nefret her zaman hazır bekliyor. Son on yılda Türkiye’de 55’den fazla trans nefret cinayeti kurbanı oldu.
2025 yılının önce “Aile Yılı”, sonra da “Aile 10 Yılı” ilan edilmesinin ardından, translar çeşitli devlet kurumlarının yoğun saldırısına maruz kalıyor. Trans karşıtı yasa taslakları yargı paketleriyle birlikte gündeme geliyor, ilgili meclis komisyonuna sunulmasalar bile fiilen sanki kabul edilmiş gibi uygulanıyorlar. Transların hormona erişim hakları kısıtlanıyor, beden uyum sürecine girmeleri çok ağır koşullara bağlanıyor, trans varoluşu kriminalize edilerek toplum nezdinde içinde bulunduğumuz derin sosyoekonomik krizin sorumlusu gibi gösteriliyor, aileye, topluma zarar vermekle suçlanıyor.
Bütün bunlara rağmen translar dünyanın her yerinde örgütleniyor, güçleniyor, toplumda daha görünür olarak “biz de varız” diyorlar. Bütün dünyada 31 Mart’ta kutlanan Trans Görünürlük Günü de bu dayanışmanın ve bir arada olmanın bir ifadesi. Dayanışma ve mücadele yaşatır!