Kurtuluş, Gümüş Ayı ve linçle sınavımız

Fatin Kanat, Emin Alper’in Kurtuluş filmi üzerine yazdı.

Emin Alper’in Kurtuluş filmi tartışmalı Berlin Film Festivalinden sonra vizyona girdi ve şu an pek çok sinema salonunda gösterimde. Gazze’de yürütülen soykırımla gündem olan Filistin meselesi ve İran’da Molla rejimin sivil halk gösterilerini kana bulamasıyla, Almanya başta olmak üzere AB ülkelerinin sessizliğini, ünlü Alman yönetmen Wim Wenders’in “politika yapmak biz sinemacıların işi değil” türünden açıklamasıyla da öne çıkan festival yönetiminin tutumunu protesto eden geri çekme ve çekilmelerle başlayan Berlinale sürecinde, filmi niye geri çekmediği de tartışılan Emin Alper’in gerek gösterimde, gerekse Gümüş Ayı ödülünü aldıktan sonra yaptığı konuşmalar da en az filmi kadar tartışıldı.

Alper, Festivalin odağına oturan Filistin ve Gazze meselesinde, filmin gösterimi sırasında yaptığı konuşmayla, Gazze’de yürütülen soykırıma karşı Batının utanç verici tutumunu ve isim vermeden festivalin jüri başkanı Wim Wenders’in yaklaşımını mahkum etti.

Ödül töreninde yaptığı konuşma çok daha büyük bir etki yarattı:

“Burada bize düşen onlara yalnız olmadıklarını hatırlatmak ve sessizliği bozmaktır… Gazze’deki Filistinliler yalnız değilsiniz… Zulüm altında acı çeken İran halkı, yalnız değilsiniz… Rojava’da ve Ortadoğu’da neredeyse bir asırdır hakları için mücadele eden Kürtler, yalnız değilsiniz… Ve son olarak kendi halkım, siz de yalnız değilsiniz… Son dört yıldır cezaevinde olan sevgili arkadaşım Çiğdem, yalnız değilsin… Tayfun, Can ve Mine siz de yalnız değilsiniz… Sekiz yıldır cezaevinde olan Osman Kavala, 9 yıldır cezaevinde olan Selahattin Demirtaş,ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, ve şu anda cezaevinde olan tüm belediye başkanları, yalnız değilsiniz… Yalnız değilsiniz, biz de yalnız olmayacağız…” (https://www.instagram.com/reel/DVCKdX1CDQo/)

Uluslararası festivallerde ilk defa bir Türk yönetmenin, Kürtlerin hak mücadelesine de yakın durduğunu vurguladığı bu önemli, çarpıcı konuşmasıyla, Alper, iktidara yakın çevreler ve ana akım medyada, özellikle Kürtlerden ve Rojava’dan bahsettiği için de yerden yere vuruldu. İktidar ve iktidara yakın çevrelerin Emin Alper’e duydukları hoşnutsuzluk şaşırtıcı değildi elbet. Daha önce Antalya Altın portakal Film festivalinde Kurak Günler filmiyle, en iyi yönetmen dahil, 9 dalda ödül kazanmış, Boğaziçi ve Gezi direnişlerine selam duran ödül konuşmasıyla da resmi linçe uğratılmış, Kültür Bakanlığı, filme verdiği desteği faiziyle geri almıştı.

Tepenin Ardı, Abluka, Kız Kardeşler, Kurak Günler gibi filmlerinden duruşunu ve temel yaklaşımını iyi bildiğimiz bir autheur yönetmen Emin Alper. Mekan seçimi, mekanla birlikte oluşturduğu mikro kozmosla, bizzat yazdığı, o kendine özgü üslupla derinleştirdiği karakterlerle biçimlendirdiği belirsiz bir yerele ve zamana dair bir anlatıyı evrensel bir düzeye çıkarma derdi önde olan bir yönetmen. Aynı zamanda, Kürt meselesi dahil, hak ve özgürlükler konusunda bakışı ve duruşu da net olan bir yönetmen.

***

Karşıyakanın eleştirilerine, kara çalmalarına Emin Alper özelinde alışığız alışık olmaya da, mevcut iktidar lincine bizim cenahtan da hatırı sayılır bir katılım olduğunu gözlemek şaşırtıcı ve üzücü oldu biraz. Kürt temsilinin çarpık ele alınışından tutun, yüz yıllık Kürt meselesinin asıl faili olan devleti saklama ve aklama çabasına kadar varan bir eleştiri yağmuruna tanık olduk. Hatta bir Türkün Kürde, Kürtlere dair bir hikayeyi anlatmaya yeltenmesinin gereksizliği ve yanlışlığı, dahası had bilmezliği de dile getirildi.

Filmi izledikten sonra, bizim cenahtaki beklentinin yanlış kurulduğunu düşünüyorum. Filmin başka çağrışımları da olan “Kurtuluş” adından da başlayarak, Alper’in ödül konuşmasında da altını çizdiği bir asırlık, bedeli oldukça ağır olan hak mücadelesi ve arayışının hikayesini filmde görememek, derin bir hayal kırıklığı yaratmışa benziyor. Oysa film, “gerçek bir olaydan esinlenmiştir” notuyla başlıyor. Söz konusu gerçek olay, filmde, olduğu gibi geçmiyor elbet, ama film, temel özellikleriyle Mardin’in Zangırt (Bilge) köyünde yaşanan kadın, çoluk çocuk dahil, 47 kişinin öldürüldüğü o büyük katliamın, o katliama neden olan temel dürtülerin, temel motivasyonun neden, nasıl olduğunu tartışıyor; bu insanlıktan çıkma pratiğini, küçük bir köyde böylesi bir soykırıma dönüşebilen hali gözler önüne sermeyi önceliyor.

Bir asırlık inkar sürecinin en sancılı sonuçlarından biri olan, devletin Kürt muhalefetini bastırma, kontrol etmede önemli aparatlarından koruculuk kurumunun da öne çıktığı bir anlatı bu. Özellikle 90’lı yılların faili belli cinayetlerinde, kayıp hikayelerinde, JİTEM ile de özdeşleşen bir kurum. Koruculuğu kabul etmeyen 4 bin civarında köyün zorla boşaltıldığı, talan edildiği, yakıldığı, milyonlarca insanın bilinmez diyarlara göç etmeye zorlandığı ağır sonuçları olan büyük bir yıkım sürecinin de parçası olan bir kurumdan söz ediyoruz.

***

İHD, bir kaç kez farklı kurumlardan oluşturduğu heyetlerle Zangırt (Bilge) köyü katliamını araştırmış ve o dönem raporlarında olayın ayrıntılarına değinmiştir. Akşam 20.40 sıralarında, Şeyh lakaplı Hacı Mehmet Çelebi ve beraberindekilerin nişan evini basarak hedef gözetmeksizin önüne çıkan herkesi öldürme amacıyla  taradığını, tespit ettikleri yaralıları da kafalarına sıkarak katlettiklerini, bazı kişilerin katliamdan tesadüfen kurtulduğunu çok sayıda tanık dile getirmiştir. Kurtulan kişilerin tanıklığı sonucunda, PKK üzerine yıkılmaya çalışılan olayın iç yüzü açığa çıkmıştır.  Söz konusu köy ve çevresinde faal bir ziyaret mekanının bulunması, koruculuğu kabul etmedikleri için köylerini terk etmek zorunda kalanların tarla ve mülklerine el konulması, dinsel ve geleneksel motiflerle öne çıkarılan şeyhlik temsilinin koruculukla iç içe geçen belirleyici tahakküm pratiği gibi etkenler bu büyük katliama giden süreci biçimlendirmiştir. Aşağıya söz konusu raporlardan iki tanık örneği alıyorum. (Aşağıdaki linklerde raporların tamamı mevcut.)

Osman Çelebi: Bilge köyü sakinlerinden Osman Çelebi ile yapılan görüşmede;

‘Yaklaşık 500 yıldan beri bu köyde yaşıyoruz. Bu olay, ne para ne arazi ne de başka bir çıkar yüzünden olmamıştır. Hem kızın hem damadın akrabasıyız. Olay günü evde Televizyon izliyordum. Saat 21:00 sıralarında silah sesleri duydum. Farklı silah sesleri gelmekteydi. Çok seri bir şekilde ateş ediliyordu. Dışarı çıktığımda katliamı gördüm. Bağırıp yardım istedim. Bu vahşet 5-6 dakikada gerçekleşti. Nişan, erkekler ve kadınların ayrı yerde bulunduğu şekilde yapılıyordu. Erkekler tarafına gittiğimde 20 kadar cesedi namaz sırasına dizilmiş şekilde yerde gördüm. İçlerinde yaralı olarak kurtulan var mı diye kontrol ettim. Yaralı olarak kurtulanları hastaneye yetiştirmek üzere bizzat arabalara taşıdım. Yaralıları hastaneye yetiştirmek istedik ancak köy yolu bozuk olduğundan uzun bir zaman aldı. Erkekler tarafında yaşanan katliam, kadınlar tarafında da yaşanmıştı. Olayı bizzat gören amcamla konuştum. Bana, “ilk ateş eden Şeyh lakaplı Hacı Mehmet Çelebi’dir. Erkekler tarafına gelerek, hepimizi taradı. Ben tesadüfen kurtuldum. Yaşayanların da kafasına sıktılar. Birisi isyan etti saldırganlara küfür etti onu da öldürdüler.” diye bilgi verdi. Katliamda kullanılan ve bulunan el bombaları ve boş kovanların hepsi yabancıdır. Korucu silahı değildir. Hiçbir sorun olmadığı halde bir plan sonucu bu olay yaşanmıştır. Bulunan silahlar PKK’nin silahları olarak biliniyor. Yakın zamanda PKK ile herhangi bir çatışma olmadı, diye biliyorum. Ben silahların ve bombaların koruculara ait olmadığını biliyorum. Olayda resmi korucu silahı kullanılmadı. Bomba da. Kullanılmak üzere hazırlandı. Ancak kullanılmadı. Bulunan bomba ve silahlar başka bir yerde bulundu. Silahlar bombalar yabancı olunca başkasının üzerine yıkacaktılar.Yine 1994 yılında 6 akrabamız öldürüldü. Bu olayda annem, amcam, halam ve çocuğu öldürüldü. Bu olayı yapanlar karakolun yanına ev kurdular ve korucu oldular. Biz o zaman korucu olmadık. 1994 yılında aynı evde babamı da öldürdüler.  1994’te katliamı yapanlar köyde ilk koruculuğu kabul eden Mehmet, Ömer, Sait, Süleyman ve Hatip Çelebi’dir. Bunlar 1994 yılındaki katliamdan 5-6 ay önce korucu olmuşlardı. 1994 yılında meydana gelen katliamdan hiçbir kanıt yoktu. Bizim tüm aile bireylerimiz il dışında İzmir, Bursa gibi yerlerdeydik. Aramızda namus davası ve arazi davası yoktur. Botaş kuyuları davalarında bu katiller ve biz karşı karşıyaydık. Bunlar bir başçavuşla anlaşmışlar ve işlerini yaptılar. Burada 4 tane balık tesisi vardır. 1 tanesi onlara aittir. Diğerleri bizim ailemize aittir. 1 tanesi benimdir. Tek amaçları köyün hâkimiyetini ele geçirmekti. Kardeşim, muhtar ve korucu başıdır. Amaçları bu duruma son vermek olabilir. Düğün onlar için fırsat olmuştur. Amaçları köyden kalkmamızdır.’ şeklinde beyanlarda bulundu.”

İsmini vermek istemeyen bir tanık:    

‘Yılını tam hatırlamadığım dönemin Mazıdağı ilçe kaymakamı köylülerden Musa Acer ve muhtar olan Mele Davut Altay’ı makamına çağırır. Çağırdığı kişilere “köyünüzden İbrahim Çelebi korucu olmak için bizden silah istiyor” der. Bunun üzerine Musa Acer ve Mele Davut kaymakama köyde husumet olduğunu bir tarafa silah verirseniz köyün huzuru kalmaz, derler. Kaymakam, İbrahim Çelebi’ye iş istiyorsan sana Mazıdağı’nda iş vereyim, der. Ama İbrahim Çelebi bu teklifi kabul etmez. Bu aşamadan sonra bütün Çelebi ailesi silah alır ve korucu olurlar. Korucu olduktan sonra onların dışında koruculuğu kabul etmeyen diğer bütün aileler köylerini terk eder ve böylece köyde yalnız Çelebi ailesi kalır. Çelebi ailesi silah almadan önce iddialara göre PKK ile işbirliği içindedir. Daha önce PKK militanları ile birlikte yaptıkları sığınakları silah aldıktan sonra bu sığınaklara baskın yapar 3–4 PKK militanını öldürürler. Bu olay üzerine aynı köyde 1994 yılında 7 kişi öldürülür. Bu eylemi PKK yaptığını söylenerek onlara mal edilir. Bugün yaşanan bu katliamdan sonra 1994 yılında yaşanan ölümlerin aslında bu katliamı yapanlar tarafından yapıldığını şimdi söylüyorlar ve dillendiriyorlar.

Sultan Şehmuz Ziyaretinin hisseleri dört köye aittir. Bu köylerden bir tanesi Bilge (Zangırt) Köyüdür. 25 yıl süreyle Sultan Şehmuz Ziyaretinde Bilge (Zangırt) köyüne düşen payı sadece Hacı Mehmet Çelebi almıştır. Aslında gelen gelir köyde bulunan üç sülaleye eşit şekilde pay edilmesi gerekirken, sadece bu geliri Hacı Mehmet Çelebi almıştır. Bu gelirin miktarı nedir diye sorduğumuzda, bir yıldır Vakıflar Genel Müdürlüğünün bünyesine geçen Sultan Şehmuz Ziyareti 2009 yılında ihale bedeli olarak 1.500.000,00 TL’dir. Bu da bize şu gösteriyor bu para dört köye pay edildiğinde Bilge (Zangırt) köyüne yaklaşık 375.000,00 TL civarında para düşüyor. 25 yıl boyunca Sultan Şehmuz ziyaret yerinden elde edilen geliri, sadece Hacı Mehmet Çelebi almıştır.

Yine bu köyün yakınında BOTAŞ petrol boru hattı geçmektedir. Bu petrol boru hattından geçtiğimiz yıllardan petrol çalınmıştır. Bu hırsızlık olayı adliye intikal etmiştir. Bu katliamda ölen Hacı Cemil Çelebi’nin 3 trilyona yakın parası olduğu iddia edilmektedir. Bence bu köyde ki herkesin banka hesapları sorgulanmalıdır. Çünkü bu köyde bu geliri elde edebilecek bir ticaret ya da arazi yoktur. Kişilerin malvarlığı ve banka hesapları ve nereden buldukları ciddi olarak araştırılmalıdır. Ben tüm köylüleri tanırım. Köylülerin bu katliamı yapacak planlamaya ve kapasiteye sahip olduklarını düşünmüyorum. Bu katliamın arkasında açığa çıkmayan kişilerin ve nedenlerin olduğunu düşünmekteyim.”

Olaydan iki saat sonra köye gelen jandarma ekibi, katliamdan tesadüfen sağ kurtulan kişilerin tanıklığı sonucunda olayın azmettirici faili olan “Şeyh” lakaplı Hacı Mehmet Çelebi ile birlikte 11 kişiyi gözaltına alır. Gaziantep Cezaevinde bir süre tutulan failler daha sonra Çorum’a nakledilirler. Şeyh Hacı Mehmet, ilk aşamada suçlamaları reddeder ve olayı PKK’nin üzerine yıkmaya çalışır. Hatta olayda kullandıkları silahlar da korucu olarak kendilerinde zimmetli olanlar değil, PKK ile karşılıklı çatışmalarda ele geçirilen, ancak kayda geçirilmeyen silahlardır. Sağ kalmış tanıkların ifadeleri sonucunda katliamı kabul eden sanıklar, bu kez cinayeti kirletilen “namus”ları uğruna işlediklerini ileri sürerler. Mahkeme, iki cinayet için “namus” dayanağını esas teşkil edecek belirtileri dikkate alarak “tahrik” nedeniyle indirim uygulamış olsa da faillere 44’er kez ağırlaştırılmış müebbet cezası verir. Şeyh Hacı Mehmet, bir süre sonra cezaevinde intihar eder. 2009 tarihli İHD Raporu olayın görünen ve ifade edilenlerden daha fazla nedenlere dayandığını ortaya koyar. Rapordan bir bölüm:

“Bu katliam bir daha göstermiştir ki koruculuk sistemi kardeşi kardeşe kırdıran bir sistemdir ve derhal lağvedilmelidir. Bu olay basit bir rant kavgası ve paylaşımı sonucu meydana gelmemiştir. Olay, bizzat devletin verdiği silah ve sağladığı güç nedeniyle ile korucular tarafından işlenmiştir. Meydana gelen katliam töre, namus vb. gerekçelerle açıklanamaz. Bu katliamın arkasında gerçek nedenlerin ortaya çıkarılması gerekmektedir. Koruculuk ile bu katliam arasındaki bağlantı güçlü olduğundan, köyde daha öncede meydana gelen benzeri ölüm ve yaralama olayları da bu kapsamda değerlendirilmelidir. Özellikle de köyde koruculuk kabul edildikten sonra, ölüm, yaralama, baskı, rant elde etme, ve zorla göçertilme, mala el koyma, komşu köylülere zarar verme artmıştır. Çelebi ailesinin koruculuğu kabul ettiği tarihten günümüze kadar ve yine Çelebi ailesinin bağlantısı olduğu sivil ve resmi kişilerin banka hesap hareketleri incelenmelidir.

İçişleri Bakanlığının verilerine göre 5314 köy korucusunun yasa dışı suçlara bulaştığı ve 2700’e yakın korucu hakkında yasal işlem soruşturma açıldığı tespit edilmesine rağmen Koruculuk sisteminin yarattığı tahribat sürekli görmezden gelinmiştir.

GKK ile JİTEM arasındaki karanlık ilişkiler açığa çıkarılmalıdır. Kürt sorunun şiddet politikasının devamında önemli bir araç olarak geçici köy koruculuğu kullanılmıştır. Devlet en pis işlerini koruculara yaptırmıştır. Bozulan psikolojilerinin düzeltilmesi amacıyla rehabilite edilmesi gerekiyor. Ayrıca tarım, orman gibi farklı kurum ve alanlarda istihdam edilmeleri, dışlanmışlık duygusunun ortadan kaldırılması amacıyla STK’lar, yerel yönetimler, kaymakamlıklar ortak çalışmalar yapmalıdır. Üretimden koparılan bu insanlar tekrardan topluma yararlı birer birey olarak kazandırılmalı, ama her şeyden önce Kürt sorunu demokratik yöntemlerle acilen çözülmelidir.”

***

Sanatçı ve Özgür Yaratım

Evet, sanatçının eserini özgürce yaratması, içerik ve görsel olarak gönlünce biçimlendirmesi önemli elbet. Ama izleyicinin, özelikle köklü bir sorunun mağduriyetimi yaşamış olanların, eserle kurduğu ilişki, eseri alımlaması, sanatçının öngöremediği ya da dikkate almadığı bir yerden de işlemeye, çalışmaya başlayabilir.

Hemen herkes, izlediği filmle kendi kültürel şekillenişi, kendi yaşam deneyimi üzerinden bir ilişki kurar. Sonuçta izlediği filme dair yaptığı okuma, yönetmenin hiç aklına getirmediği bir boyut da içerebilir.

Bizim örneğimizde, bakışından ve duruşundan kuşku duymadığımız bir yönetmen ve eseri söz konusu. Niyeti, Yüz yıllık inkara ve imhaya dayalı bir sistemin dayanağı ve parçası olmuş bir kurumu ve o kuruma hayat veren karakterlerin dönüşümünü, insani vasıflarını adım adım yitirişini, işledikleri büyük bir katliam üzerinden anlatmak. Dinsel ritüel ve geleneklerin, mistik, fantastik ögelerin, namus söyleminin, çıkar ve rant amaçlı kullanımı bir yana, varlıklarını tercihlerinden ötürü de tehdit altında gören, bu yüzden giderek saldırganlaşan ve başkaları üzerinde tahakküm kuran, devletle ortak olmaktan da güç bulan bir grubun öyküsü bu. Burada hak mücadelesinde var olmaya çalışan bir Kürt temsili söz konusu değil elbette.

Filmin senaryosu hazırlanırken, hatta film çekilirken Kürt meselesi bağlamında öngörülemeyen hızda gelişmeler yaşandı. Rojava kuşatma altına alındı. Kürtler dünya çapında ses getiren eylemlerle ve kendi aralarında önceden görülmemiş bir motivasyonla bir dayanışma ve mücadele cephesi ördüler. Bu sürecin hassasiyeti, Emin Alper gibi bir yönetmenin elinden çıkmış bir esere karşı olan beklentiyi de yükseltti ve onun asıl meramını gözden kaçırdı.

Evet, Rojava’da dize getirilmiş IŞİD militanlarının önemli bir bölümünün “Kürt” olduğunu, koruculuk kurumunun da “Kürt”lerden müteşekkil olduğunu, 90’lı yılların en önemli kötülük aparatlarından birinin “Hizbul Kontra” adıyla anılan Hizbulllah yapılanmasının da “Kürt”lerden oluştuğunu unutmadan, yönetmenin önemsediği ve bir ürüne dönüştürdüğü, örgütlü kötülüğün devlet bağlantılı, “Kürt” kılıklı yerel temsiline odaklanan, aldığı büyük ödülle de evrensel kabul gören meramına ve emeğine saygı duymak gerekiyor.

Şu anda da Dünya, özellikle Ortadoğu, baş döndürücü gelişmelerle karşı karşıya. 3. Dünya savaşına giden süreç adım adım örülüyor. Emin Alper, kendisine sorulan, ödül konuşmasını şimdi yapsanız neler eklerdiniz, sorusuna,  “dünyada kısa bir zaman dilimi içinde olumsuz anlamda o kadar çok şey oluyor ki, konuştuklarımı değiştirmezdim ama o konuşmaya bazı tümceler daha eklerdim” cevabını veriyor. 

Joshua Oppenheimer’ın Act of killing (Öldürme Eylemi-2012) filmi, Endonezya’da 1965 yılında bir milyondan fazla insanın “komünist” oldukları gerekçesiyle soykırıma uğratılışını, yaptıklarıyla Endonezya’da hala “kahraman” olarak anılan cellatlarının üzerinden anlatır. CİA tarafından desteklenen Suharto diktatörlüğünün 30 yıllık sürecinin önünü açan bu soykırımı ve detaylarını,  dünyada örneği az bulunan bir yöntemle derdini anlatmaya çalışan bu aykırı belgeselle öğreniriz. Binden fazla insanı öldürdüğünü büyük bir hazla anlatan Anwar Kongo isimli cellat ve benzerleri üzerinden Oppenheimer, Sönmez’in aktardığı gibi, kötülüğün sıradanlığı üzerine yazılmış metinlere çarpıcı bir görsel metin ekler.

“Bir ülkeyi kanlı geçmişiyle yüzleşmeye zorlamak bir filmin gücünü aşabilir; ama “Öldürme Eylemi” bunu yapabilecek, hatta bizi insanlık denen kavramla da yüzleştirecek potansiyele sahip. Filmde bu dehşetengiz kıyımın kolonyalist perde arkasına, CIA destekli kitlesel kıyımlar tarihi içinde (hem sergilenen vahşetin boyutu hem de kurbanların sayısı bakımından) özel yere sahip olan bu olayın politik analizine girmemiş olması ilk elde bir zaaf gibi görünebilir. Ama her şeyi bir filmden bekleme hatasına düşmemek gerekir. Ayrıca filmin gücü bambaşka bir yerde yatıyor; kötülüğün sıradanlığını perdede bu denli çıplak gösteren başka bir film bulmak zor.

Belki en yakın örneğini yine (2013) Berlin Film Festivali’nde, Forum bölümünde gösterilen hibrid-belgesellerden birinde izledik. Salomé Lamas‘ın yönettiği Portekiz yapımı “No Man’sLand“de (Terra de ninguém), film boyunca bir sandalyeye oturmuş Angola, Mozambik, El Slavador, Bask bölgesi gibi yerlerde paralı asker olarak işlediği cinayetleri anlatan bir kiralık katilin marifetlerini dinliyoruz.” (https://bianet.org/yazi/kotulugun-siradanligi-cellatlarin-kibri-144380)

Altyazı dergisinden Gözde Onaran’ın Oppenheimer ile yaptığı söyleşi de oldukça öğretici. Oppenheimer 2001 yılında, Endonezya’ya büyük bir mücadele geçmişi olan bir işçi sendikasının hikayesini belgelemek için gider. Ancak görüştüğü insanların hala o yıllar önceki soykırımın etkisinde olduğunu fark eder. Katiller ellerini kollarını sallayarak ortalıkta gezinmeye devam etmektedirler. Görüştüğü işçilerden birinin teyzesini öldüren katil karşı komşudur örneğin.

“…Üstelik katiller, yani ordu, polis ve köyün yetkilileri, benim belgeselini yapmayı düşündüğüm bu işçileri hâlâ takip ediyordu. Adları listeliydi hatta benim gidişimden birkaç sene öncesine kadar kimliklerinin üstünde özel bir işaret varmış: Devlet tarafından “pis” sayılıyorlarmış, hatta istedikleri kişilerle evlenmelerine, ortaokula gitmelerine, bazı işlere girmelerine izin yokmuş.

Biz tüm bunları, onları tehlikeye atmadan nasıl anlatabileceğimizi konuşmaya başladık. Çok iyi hatırlıyorum o ânı; içlerinden biri, bu işi yapmanın tek yolunun katilleri çekmek olduğunu söyledi. “Kendilerinden ve yaptıklarından çok gurur duyuyorlar. Özellikle öldürmekten bahsederken iyice kurumlanıyorlar; bu durum korku rejimini diğer her şeyden daha iyi anlatacaktır” dedi. Ben de öyle yaptım. Sokağın karşısındaki katille başladım. Böylece, sendika örgütlenmesi hakkında olacağını sandığımız film, kırk senelik bir sessizliği bozmaya ve bu terör rejimini ifşa etmeye yönelik çok daha büyük bir projeye dönüştü. Bu çapta politik ve tarihî önemi olan bir işi üstlenmek, sessizliği bozmak, soykırımı göklere çıkaran, teröre dayanan, binlerce cesedin üstünde yükselen bir rejimi ifşa etmekti görevim.” (Gözde Onaran,https://altyazi.net/soylesiler/joshua-oppenheimer-ile-oldurme-eylemi-uzerine/)

Soykırımlar, büyük katliamlar ve tutulamayan yaslar coğrafyası olan bu topraklarda da, örneğin, doksanlarda 17 bini aşkın sivil insanın katledildiği JİTEM damgalı süreçte, “devlet için kurşun sıkmış kahramanlar”ın cezasızlıkla ödüllendirilmiş fazlasıyla hikayesi mevcut. Asıl organizatörlerin görünmediği, yargılanmadığı, ama gerek itiraflarla, gerek göğüslerini gere gere yaptıklarını anlatan tetikçi sayısı da az değil. Bazı eylemlerinden ötürü kimi korucular soruşturulmuş, cezalandırılmış (Kürtten sayıldıklarından olsa gerek) ama zoraki açılmış ve zaman aşımlarıyla sonuçlandırılmış kimi davalara karşın cezalandırılan bir asker, bir polis,  bir devlet görevlisi yok.

Filme dönersek, bin bir zorlukla çekilen, pek çok özelliği ile uluslararası bir beğeni düzeyi tutturan,  böylesi filmlere sahip çıkmak, filmi bol seyirciyle ödüllendirmek önemli ve yapmamız gereken bir şey. Bu yazıda,  filmin öne çıkan görsel estetiğini, kurulu anlatıyı güçlendiren mekansal tercihle birlikte başarılı olan rejiyi, parlayan oyunculuklarını, grup içindeki iktidar çekişmesinin, farklı algı ve dürtülerin, katliamdaki belirleyici rolünü tartışmaktan çok, filme yöneltilen olumsuzlayıcı ve dışlayıcı dilin olası nedenleri üzerinde durduk. 

Evet, Emin Alper, Kurtuluş filmiyle Kürdün hak mücadelesine karşı bir film yapmış değil. Tam tersine, O mücadelenin karşısında konumlanan cephenin en zayıf ama kendi halkı açısından en belalı kesimine başarılı bir şekilde ayna tutuyor. Eleştirme, hatta ağır eleştiri yapma, olmamış bu, bir şeye benzememiş deme hakkımız var elbet ama normalde omuz omuza olmamız gereken bir yönetmeni, yerden yere vurmamıza, sen bu konuda film yapamazsın, sen bunları anlatamazsın, deme hakkımız yok.

Fatin Kanat

Kaynakça

Raporlar:

https://www.ihd.org.tr/bilge-zangirt-koyunde-04052009-tarihinde-korucular-tarafindan-gerceklestirilen-katliamla-ilgili-arastirma-inceleme-raporu/

https://www.ihd.org.tr/mardinin-mazidagi-ilcesi-zangirt-bilge-koyunde-yasanan-katliama-iliskin-arastirma-inceleme-raporu/

https://www.ihd.org.tr/bilge-koyu-katliamindan-silahlari-veren-devlet-sorumludur/

Yönetmen ve oyuncu ekibiyle söyleşi:

https://www.youtube.com/watch?v=O7ptqS_WwA0 (Yönetmen ve film ekibiyle söyleşi –T24)

https://www.youtube.com/watch?v=Z_fDQdQopVQ (Emin Alper eleştirileri yanıtlıyor –Spot Basın)

Gazeteler:

^ “Mardin Mazıdağı ilçesi Bilge köyünde düğün saldırısı: 45 ölü”. posta gazetesi. 2 Şubat 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 7 Ağustos 2015.

^ “Bilge köyü katliamı davasında şok rapor”Milliyet. 19 Ekim 2012. Erişim tarihi: 21 Ekim 2012.[ölü/kırık bağlantı]

^ “Saldırganlar silahlarıyla yakalandı”NTV. 4 Mayıs 2009. 10 Nisan 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 4 Nisan 2022.

^ “İşte Mardin katliamının gerçek nedeni”Milliyet (gazete). 5 Mayıs 2009. 4 Nisan 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 4 Nisan 2022.

^ “Şıh Mehmet Mardin katliamını anlattı”Hürriyet (gazete). 2 Eylül 2009. 4 Nisan 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 4 Nisan 2022.

^ “Bilge Köyü katliamcısından tüyler ürperten ifade”Hürriyet (gazete). 20 Kasım 2012. 19 Haziran 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 4 Nisan 2022.

^ “Bilge Köyü katliamı sanığı cezaevinde intihar etti”Habertürk (gazete). 5 Ocak 2011. 11 Ocak 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 4 Nisan 2022.

sinematik.tv

son yazıları

Rejim değişikliği, İran’da Kürtler ve Türkiye’de çözüm süreci
Hakikati dağıtan rapor
Almanya'da öğrenciler savaşa karşı protesto yürüyüşü düzenledi

ilginizi çekebilir

kadikoyde-dunya-baris-gunu-mitingi-savassiz-somurusuz-bir-dunya (1)
Rejim değişikliği, İran’da Kürtler ve Türkiye’de çözüm süreci
dilan-karaman-raporu-politik-yalnizlik
Hakikati dağıtan rapor
photo_5860693385084079542_x
Almanya'da öğrenciler savaşa karşı protesto yürüyüşü düzenledi