Dilan Karaman’a ilişkin hazırlanan komisyon raporu kamuoyuna sunulduğu andan itibaren çok sayıda soruyu beraberinde getirdi. Bugün gazetecilerin, kadınların ve Dilan’ın yakın arkadaşlarının başlattığı “rapor geri çekilsin” imza kampanyası ise bu soruların ne kadar haklı olduğunu açıkça gösteriyor.
Bu kampanya son derece temel bir talebi dile getiriyor:
Hakikat çarpıtılmasın. Fail korunmasın. Bir kadının yaşamına ve ölümüne ilişkin gerçekler politik dengelere kurban edilmesin.
Ne yazık ki ortaya çıkan rapor, tam da bu üç ilkenin ihlal edildiği bir metin olarak karşımızda duruyor.
Tanık anlatımlarına göre Dilan olay günü sabahı arkadaşlarını arayarak partnerinin kendisini “telefon fırlatarak uyandırdığını, saçlarını çektiğini, bıçakla saldırdığını ve ‘öldürmemek için bıçağı kırdım’ dediğini” aktarıyor. Aynı anlatımda failin “keşke kendini benim gözümün önünde öldürsen” dediği de yer alıyor. Bu ifadeler tek başına bile Dilan’ın içinde bulunduğu şiddet atmosferinin ne kadar ağır olduğunu göstermeye yeter aslında.
Ancak raporun bütününe bakıldığında bu şiddetin yarattığı güç ilişkileri giderek arka plana itiliyor. Bunun yerine metin, Dilan’ın yaşam öyküsünü uzun uzun anlatan ve açıklamayı giderek onun psikolojik geçmişine doğru kaydıran bir anlatı kurmaya başlıyor. Nitekim rapor, Dilan’ın “çocukluk ve ergenlik dönemlerinden itibaren ağır ve süreklilik arz eden travmatik yaşantılarla karşı karşıya kaldığını ve bunun ruhsal kırılganlıkları üzerinde belirleyici etkiler yarattığını” da vurgulayarak geniş bir psikososyal çerçeve çizmek için epey şartları zorluyor!
Kendilerini kadın özgürlük mücadelesinin ilkeleriyle tanımlayan kurumların oluşturduğu bir komisyonun; bir kadının ölümüne giden süreci araştırırken fail konforunu zedelememeye özen gösteren, tanık beyanlarını eksik ve çarpık biçimde aktaran, buna karşılık Dilan’ın mahremiyetini ayrıntı ayrıntı teşhir eden bir rapora imza atması yalnızca bir yöntem sorunu değil. Bu, açık bir ilkesel çelişkidir.
Çünkü mesele yalnızca bir raporun nasıl yazıldığı değil, mesele hakikatin nasıl kurulduğudur.
Kadınların maruz kaldığı şiddet söz konusu olduğunda yıllardır aynı tabloyla karşılaşıyoruz: güç ilişkileri görünmez kılınır, sorumluluk dağıtılır, mağdurun hayatı ise didik didik edilir. Şiddet bir sistem sorunu olmaktan çıkarılıp bireysel bir trajediye indirgenir. Böylece asıl sorulması gereken sorular geri plana itilir.
Raporun dili de tam olarak bu çizgide ilerliyor. Dilan’ın son saatlerine ilişkin bölümde, çok sayıda arkadaşını aradığı ancak “aranan kişilerin büyük bir kısmının fiilen yanına gitmediğinin anlaşıldığı” belirtiliyor. Bu tespit ilerleyen sayfalarda daha da genişletilerek Dilan’ın kaybının “yalnızca bir fail ya da kurumun değil, kolektif reflekslerimizin yetersizliğinin bir sonucu” olarak değerlendirilmesine kadar uzanıyor.
Tam da burada raporun kurduğu anlatının politik sonucu ortaya çıkıyor. Sorumluluk genişletildikçe somut sorumlular görünmez hale geliyor.
Raporun mobbing iddialarını ele aldığı bölümde kullanılan dil de benzer bir yaklaşım sergiliyor. Çalışma ortamında yaşananlara ilişkin anlatımlar aktarılırken “kadınlar hakkında aleni değerlendirme yapmanın ilkesel olarak doğru olmayacağı” belirtilerek sorumluların isimlerinin anılmaması tercih ediliyor. Böylece şiddetin ve baskının varlığı kabul edilirken, bu ilişkilerin faili olan aktörler görünmez kılınıyor.
Bir kadının yaşamına ve ölümüne dair hakikat araştırılırken, onun özel hayatının teşhir edilmesi; buna karşılık güç sahibi aktörlerin sorumluluğunun dağıtılması adalet duygusunu zedeleyen bir yöntemdir. Bu yaklaşım, yıllardır eleştirilen erkek egemen soruşturma pratiklerinin farklı bir biçimde yeniden üretilmesinden başka bir şey değildir.
Bu rapor erkek egemen düzenin yalnızca erkekler tarafından yeniden üretilmeyeceğinin bir ispatıdır.
Bazen kurumlar, bazen soruşturma yöntemleri, bazen de politik konfor bu düzenin devamını sağlar. Kadın temsiliyeti tek başına adil bir yaklaşımın garantisi değildir. Eğer hakikat güç ilişkilerine göre eğilip bükülüyorsa, o temsil yalnızca bir görüntüden ibaret kalır.
Faili rahatlatan, mağduru açıklamak zorunda bırakan ve sorumluluğu dağıtan bir rapor; hangi iyi niyetle hazırlanmış olursa olsun adalet duygusunu zedeler.
Bu nedenle bugün başlatılan imza kampanyası yalnızca bir raporun geri çekilmesini talep etmiyor. Aynı zamanda kadın mücadelesi adına konuşan kurumların hangi ilkelere bağlı olduğunu da sorguluyor.
Çünkü mesele yalnızca bir raporun teknik eksiklikleri değildir.
Mesele, bir kadının ölümüne giden sürecin nasıl anlatıldığı, mesele hakikatin kimin lehine kurulduğu!
Hakikat yarım bırakıldığında adalet de yarım kalır.
Ve yarım bırakılan her hakikat, eninde sonunda failin lehine çalışır.
Bu nedenle Dilan için başlatılan “rapor geri çekilsin” çağrısı yalnızca etik bir talep değil, aynı zamanda politik bir sorumluluktur.
Mesele, kadın mücadelesinin adalet iddiasının gerçekten ne kadar ciddiye alındığıdır. Ve bu iddia en çok da böylesi kritik anlarda sınanır.
Sonay Başaran