Hormon Hakkım Kolektifi neden kuruldu?
Hormon Hakkım Kolektifi, transların hormona erişimine dönük müdahalelerin artık tekil aksaklıklar gibi açıklanamayacak bir düzeye gelmesiyle kuruldu. Bir süredir farklı şehirlerde benzer deneyimler üst üste birikiyordu: reçeteye erişememe, sürecin belirsizleştirilmesi, doktorların geri çekilmesi, hastanelerin fiilen kapı kapatması, insanların kendi tedavi süreçleri üzerinde söz sahibi olamaz hale gelmesi. Belli oldu ki burada münferit bir idari sorun değil, transların sağlık hakkını hedef alan daha geniş bir siyasal yönelim var.
Kolektif tam da bu yüzden kuruldu. Çünkü transların yaşadığı hak ihlalleri çoğu zaman dağınık, görünmez ve kişisel mağduriyetler olarak ele alınıyor. Oysa mesele son derece politik. Biz hormona erişimin bir “istisna”, “ayrıcalık” ya da “özel talep” değil; doğrudan sağlık hakkının ve bedensel özerkliğin parçası olduğunu söylemek için bir araya geldik. Bir yandan bilgi üretmek, bir yandan yaşananları görünür kılmak, bir yandan da bu saldırıya karşı ortak bir savunma hattı örmek istiyoruz.
Hormon kısıtlaması ne zaman başladı ve böyle bir şey neden yapılıyor?
Bu sürecin bir günde başlamadığını söylemek lazım. Önce erişimi zorlaştıran teknik ve idari hamleler geldi. Ardından denetimi artıran, süreci daraltan, hekimleri geri çeken ve transları daha da güvencesiz bırakan yeni uygulamalar ortaya çıktı. Yani bir anda önümüze düşmüş tek bir karar değil; adım adım örülmüş, katmanlı bir kısıtlama rejimiyle karşı karşıyayız.
Peki neden yapılıyor? Çünkü transların bedeni, kimliği ve yaşamı bu ülkede giderek daha fazla bir ideolojik müdahale alanı haline getiriliyor. İktidar uzun süredir LGBTİ+’ları toplumsal krizlerin, ahlaki paniklerin ve otoriter yeniden yapılanmanın malzemesi olarak kullanıyor. Hormon kısıtlaması da bunun sağlık alanındaki karşılığı. Yani burada sağlık politikası görünümünde yürüyen şey, aslında kimin makbul yurttaş, kimin makbul beden, kimin korunmaya değer hayat sayılacağına dair siyasal bir tasarruf.
Başka bir deyişle: bu süreç transların sağlığını korumak için değil, transları denetlemek, yıldırmak ve mümkünse kamusal hayattan geri çekmek için işletiliyor.
Transların hormona erişememesi ne gibi sonuçlar doğuruyor?
Öncelikle şunu çok net söylemek gerekiyor: hormon desteği translar için keyfi bir tercih değil. Birçok trans için bu, kendi bedeniyle daha uyumlu, daha güvenli, daha yaşanabilir bir hayat kurabilmenin parçası. Dolayısıyla erişimin kesilmesi ya da belirsizleştirilmesi, yalnızca bir tedavi sürecini aksatmıyor; doğrudan hayatın kendisini sarsıyor.
Bunun fiziksel sonuçları var. Düzenli ilerlemesi gereken bir sürecin kesintiye uğraması bedende ciddi etkiler yaratabiliyor. Bunun ruhsal sonuçları var. Zaten yoğun ayrımcılık, yoksulluk, güvencesizlik ve yalnızlaştırma altında yaşayan translar için hormona erişimin engellenmesi çok derin bir çaresizlik, kaygı ve yıkım duygusu yaratabiliyor. Bunun sosyal sonuçları var. İnsanlar eğitimden, işten, sosyal yaşamdan, ilişkilerinden daha fazla çekilmek zorunda kalabiliyor. Bir de çok önemli bir nokta var: Devlet güvenli sağlık hizmetini erişilemez hale getirdiğinde, insanları güvencesiz ve kayıt dışı yollara itmiş oluyor. Yani yalnızca hizmet sunmamakla kalmıyor; daha riskli bir alan yaratıyor. Bu yüzden hormona erişim meselesi sadece sağlık sistemi içi bir sorun değil, doğrudan yaşam hakkı meselesi.
Hormon kısıtlaması antidemokratik özü nedeniyle aslında bütün toplumu ilgilendiriyor. Bu alanda müttefikleriniz kim ve demokrasi güçlerine bir çağrınız var mı?
Evet, bu yalnızca transların meselesi değil. Çünkü devlet bir gruba “senin bedenin üzerinde senin kadar söz hakkın yok” demeye başladığında, orada hepimiz açısından tehlikeli bir eşik aşılmış olur. Sağlık hakkına ideolojik ölçütlerle müdahale edildiğinde mesele sadece translara ne olduğu değildir; toplumun geri kalanına da devletin hangi araçlarla hükmetmeye çalıştığı görünür hale gelir.
Bugün transların hormona erişimi hedef alınıyor. Yarın başka bir grubun başka bir hakkı aynı yöntemlerle hedef alınabilir. O yüzden burada savunulan şey yalnızca transların hakkı değil; kamusal sağlık hakkı, bedensel özerklik, eşit yurttaşlık ve demokratik yaşamın asgari zemini.
Müttefiklerimiz elbette trans örgütleri, LGBTİ+ örgütleri, feminist hareket, insan hakları savunucuları, sağlık emekçileri, meslek örgütleri ve bu ülkede otoriterliğe karşı söz üreten herkes. Ama burada daha geniş bir çağrı yapmak gerekiyor: transların uğradığı hak gaspları “dar bir kimlik meselesi” gibi görülmemeli. Çünkü iktidar tam da böyle çalışıyor; önce bir grubu yalnızlaştırıyor, sonra onun hakkını genel sessizlik içinde buduyor. Buna karşı yapılması gereken şey, transların sağlık hakkını ortak demokratik mücadelenin asli parçası olarak görmek.
Sessizlik burada tarafsızlık değil. Sessizlik, bu saldırının genişlemesine alan açıyor. Dayanışma ise yalnızca transları korumuyor; toplumun tamamının nefes alanını savunuyor.
Aile Yılı ile hormon yasakları arasında nasıl bir bağlantı var?
Bence burada son derece doğrudan bir bağlantı var. “Aile Yılı” söylemi yalnızca aileyi teşvik eden masum bir sosyal politika dili değil; iktidarın toplumu hangi normlar üzerinden yeniden kurmak istediğini gösteren ideolojik bir çerçeve. Burada aile, toplumsal bakımın çoğul biçimlerini tanıyan bir yer olarak değil; makbul cinsiyet rejiminin, makbul yurttaşlığın ve makbul hayatın taşıyıcısı olarak kuruluyor.
Bu yüzden mesele sadece “aileyi koruma” söylemi değil. Asıl mesele, cisheteroseksüel çekirdek aileyi toplumsal düzenin merkezi haline getirip onun dışında kalan varoluşları denetlemek, bastırmak ve gayrimeşru göstermek. Transların hormona erişiminin hedef alınması da bu siyasetin sağlık alanındaki uzantısı. Çünkü hormon desteği, transların kendi bedenleri ve yaşamları üzerinde söz kurabilmesinin araçlarından biri. İktidar ise tam tersine, bedenleri özerkleştiren değil, disipline eden bir rejim kurmaya çalışıyor.
Dolayısıyla “Aile Yılı” ile hormon yasakları arasındaki ilişki rastlantısal değil; aynı politik aklın ürünü. Bir taraftan aile kutsanıyor, öte taraftan bu normun dışında kalan bedenler ve hayatlar denetim altına alınmak isteniyor. Bir taraftan “toplumsal değerleri koruma” söylemi üretiliyor, öte taraftan transların sağlık hakkına doğrudan müdahale ediliyor. Yani burada aile söylemi, yalnızca kültürel bir propaganda değil; sağlık politikalarını, hukuk rejimini ve kamusal alanı yeniden düzenlemenin ideolojik zemini olarak işliyor.
O yüzden hormon yasaklarına karşı çıkmak, yalnızca bir sağlık hakkını savunmak değil; iktidarın toplumu tek tip aile, tek tip cinsiyet ve tek tip yaşam etrafında örgütleme girişimine itiraz etmektir.